
20090627
20090518
üçgenin tabanını yok sayan pythagoras
Oliver Kontny, Üçgenin Tabanını Yok Sayan Pythagoras
Doğu Batı dergisi sayı:20
“…Papalık kurumu, yani Ortaçağ Avrupa’sını hegemonyasına alan Roma Katolik Kilisesi, …Papa Leo, 451 yılında İzmit yakınlarında düzenlenen Chalcedon Konseyi‘nde bir yandan klasik Roma hukukuna, bir yandan da Havari Petrus’un kutsal ehlini Roma psikoposuna devrettiğini iddia eden sahte bir evrağa dayanarak Bizans İmparatorluğu’na karşıt bir iktidar odağı oluştururken…” [ s.122 ]
“…Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette oryantalist bakış açısının merkezî bir boyutu, meselâ Hegel‘in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korkunun, Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yy’da oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğini pekiştirmeyi amaçlayan bir rivâyettir.” [ s.123 ]
“…Tours ve Potiers‘de Arapları Frankların yenmesi [ 1 ] , dönemin komutanı Karl Martel‘in sülâlesinin, Meroving hânedânına karşı konumunu güçlendirmiş, torunu Karl’ın (ünlü Charlemagne ya da “Şarlman” -F.) Bizans’ı arka plana iten önemli bir imparator olmasına yol açan etkenlerdendir. Ama bunun Avrupa’yı kılpayı dehşet ve felaketten kurtaran belirleyici bir ân olduğu düşüncesi, 18. yy İngiliz tarihçisi Gibbon‘a aittir [ 2 ]. Biz buna, milliyetçilik ve emperyalizm çağına ait ‘icat edilen gelenekler’ (“invented traditions” -Eric Hobsbawm‘dan -F.) diyebiliriz.” [ s.123 ]
Notlar:
1 Bu savaş ve sonrasında (gerçi daha önce de -718’den başlayarak- küçük çaplı çarpışma ve isyanlar vardı ama…) müslüman Endülüs’ün tekrar Avrupalılarca ele geçirilmesine Frenkler Reconquista, Araplar El İstirdâd ya da Feth-i Tekerrür der (ki aslında bu ikincisine dair yabancı bir atıf bulamadım. <<Araplar El İstirdad’ı, Osmanlılar ise belki de Frenkçe’den yaptıkları birebir çeviriyle Feth-i Tekerrür’ü kullanıyorlardı demek ki>> sonucuna vardım ama çok fena sallıyor da olabilirim). Emevî halifeliği idaresindeki Arap ve Berberî kavimlerin tüm İber yarımadası’nı ele geçirmeleri yaklaşık 45 yıl almıştı; Avrupalı güçlerin son müslüman Endülüs devletini de ortadan kaldırmaları ise 1492’de olacaktır, yani “feth-i tekerrür” neredeyse 800 yıl sürmüştür. Bu kadar uzun bir süreye yayılan tarihî olayların tümüne tek bir isim vermek, dahası bunu tek bir amacı olan bilinçli bir çabada homojenleştirmek çok tipik bir Şarkiyatçı refleks sayılabilir. Halbuki bu süre içinde ne yapılan savaşlar, ne de oluşan iktidar odakları bu türden bir homojenliği kaldıracak keskin ayrımlara sahipti. Sadece müslümanlar hristiyanlarla savaşmakla kalmıyor, her iki grup da kendi aralarındaki güç çekişmeleriyle uğraşıyordu.
Benzer bir ideolojik kolaycılık, Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın kuruluş aşamasında yarattığı Helen mitosunda ve dolayısıyla Megali İdea’da görülebilir. Yunanlılar antik Atina’nın mirasçısı ve devamı gibi davranmaya çalışmışlardı; Osmanlı nihayet kovulan bir işgalci, aradan geçen 2000 yıl ise olsa olsa küçük bir ayrıntıydı. Bir kısmı bu acayipliğe hâlâ sarılmış bırakmıyor gerçi ama, yalnız değiller nasılsa: bedenleri Orta Asya’dan buraya göçeli 16 asır olmasına rağmen beyinleri Ergenekon dağlarında takılıp kalan bir gürûh Ege’nin bu tarafında karşı kıyıdaki düşman yoldaşlarına diş bilemiyor mu?
2 Edward Gibbon zamanının en ünlü popüler tarihçisiydi. Özellikle “The History of the Decline and Fall of the Roman Empire” isimli hacimli eseri ona büyük ün ve “İngiliz Voltaire”, “Çağımızın Tacitus‘u” gibi övgüler kazandırmıştı. Ama yukarıda anlattığım gibi, 800 yıllık bir döneme basitçe “Reconquista” deme benzeri aşırı genellemelere de meyilliydi. Roma’nın son 500 yılını “Decline and Fall” (Gerileyiş ve Çöküş) olarak adlandırıvermesi de sonradan çok eleştiri konusu olacaktır. Benzer eleştiriler Osmanlı İmparatorluğu için yapılan “Kuruluş, Yükseliş, Fetret, Duraklama, Gerileme” gibi dönemlendirmelere de bir zamandır artık sık sık getiriliyor; bunları tamamen saçma sayan İlber Ortaylı‘yı sayabiliriz misâlen.
> Edward Gibbon, Fall of the Roman Empire in the West kitabının tümü ► Christian Classics Library
Hamiş: Bu yazı benim orada burada okuduklarımı kırpıp yapıştırdığım bir nevî depo olarak kullandığım Kebikeç blogumdan. Oraya alıntıladığım bazı yazılara yorum eklemeden duramadığımı fark ettim ve bu yorum eklediklerimi buraya da aktarmanın doğru olabileceğini düşündüm. O tarafta yorum sayfası diye bir şey yok çünkü ve Kebikeç’i küçük bir kişisel sözlük/ansiklopedi gibi düşündüğümden, eklemeyi de düşünmüyorum; ama gelebilecek yorumlardan, ek bilgilerden kendimi (ve okuyanları) mahrum bırakmak da istemiyorum. Hâsılı, işte böyle: bir deneyeyim, lüzumsuz bir hareket olduğuna kanî olursam silmesi kolay.
> Devamını oku..20090504
sevgili laikçi kardeşim,
Gazetelere birlikte bakıyor, topraktan silahlar fışkırdığını okuyoruz. Ben endişeyle geriliyorum; seninse bir alaycı gülümseme yerleşmiş suratına. “Gömdükleri gibi çıkarırlar elbette” diyorsun ve dipçikle kafası ezilen bir çocuğu seyredip “onu oraya gönderen” PKK’ya küfrediyorsun. “Yanlış bir… mânâsız bir inanca kilitlemişler kendilerini bilinçsizce” de diyorsun arada. Sonra: “inançla işi olmamalı akıllı bir adamın, hele bu çağda, bilginin çağında”. Bu noktada seninle tartışmamız bitiyor, sevgili aydın kardeşim. Bu aşamayacağımız bir engel; başka düzlemlerde ikâmetteyiz artık. İnanç, ucunun vardığı yer hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadığın yolların kavşağında, bunların birinden yürümeye karar verdiğin, bir seçim yaptığın anda doğar. Zaten o kavşakta durup etrafı da seyredemezsin, zaman arkandan seni iteler. İnanç, dolayısıyla, iradenin bir ürünüdür. İnanç, dolayısıyla, iddia ettiğin gibi bilinçsizlik değil, bilincin kendisidir. Bu bilincin yanılmayacağı anlamına gelmez elbet; öyle şey olur mu? Daha çok, onun sınırlarına işaret eder diyelim. İnanç, dediğim gibi senin Hakikat’i kavrama istidâdının yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, tüm yönlerine hakim olmadığın şeyler hakkında vardığın her kanı aslen inancın birer adımı ise, bu, yaşamda zaten inançtan başka bir şey olmadığı anlamına da gelir. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” mi demişti Eflâtun? Hayır, Sokrat olmalı. Mühim değil: kim dediyse, bunu elbet mütevazılığından söylemedi --filozofun mütevazısı nerde görülmüş? Mütevazılığından değildi. Bildiği bir şey vardı. Bildiği bir şey vardı.
Şüphe’nin tek kesin bilgi olduğu bir zamanda ideoloji ve inanç yaşamın her zerresine sızmış demektir. Belki bunların bir kısmı Hakikat’e de isabet ediyordur. Kim bilir? O kadar çok konuşuyoruz ki. Kalbine dolan bir berraklıkla hissedersin bazen: “gerçekler”, hep beraber zikrettiğimiz, sonra reddedip bayrağını başkasına devrettiğimiz bu lâf yığınları arasında bir yerlerde duruyor olmalıdır mutlaka. Sanki. Ama gördüğünde onu tanıyacak göz kimde var?
İnanç bilincin kendisidir dedik. İnanç da bilinç gibi özgürdür de diyelim. Ama bu özgürlük ona zorla dayatılmıştır. Özgür olmaya mecburdur. Hem de kolundan bacağından başka özgürlüklerin edimlerine zincirlenmiştir. Bu da özgürlük sayılmaz, diyebilirsin. Senin söylediğin mânâda özgürlük ama, ölümdür ancak. Bunu gerçekten istiyor musun? Tanrı özgürdür. Ve bu yüzden, ölüdür. Seni ölümden sonrasında beklemesi de bu yüzdendir. Ölüm bir mekân değişimidir yalnızca ve biz şimdilik burada başbaşayız, birlikte yalnızız. Tanrı yoktur. Yahut vardır, ama sınırsız özgürlüğünde hapsolmuştur. Sen şimdi sınırlı da olsa cüz’î özgürlüğünle hareket edebiliyorsan bu tam da zincirlerine tutunarak yolunu bulabildiğinden değil mi? Tanrı bu zincirlerden mahrum: kendi yarattığı evrene iliş(e)meyişi bundan değil mi? Biz teker teker öleceğiz ve belki de her birimizin ölümü O’na zincirlerinden birini iade edecek. Kıyamet, bu iadenin tamamlandığı gündür. O gün Tanrı tüm zincirlerine kavuşacak ve sınırsız olmayan, ama bir mânâsı olan tek özgürlüğü, işte ancak o zaman yakalayacak… Ama şimdi bunları geçelim, sevgili laikçi kardeşim. Burada iş benim avucumdan kaymaya başlıyor, zihnim bu sonsuzluğa erişemiyor.
Hoş, sen de o kadar ileri gitmedin ya; gitsen de sorsan: “Nedir sonsuzluk?”, ben de aynı yere erişir ve cevap verirdim: “Sonsuzluk, sadece yaratılmamış zamandır, yaratılmamış zaman tamamen!”
Knut Hamsun, Son Mutluluk, s.19
Evet bunları geçelim. Hem mecâzlara yöneldikçe insan, bunların müteşâbihliğinde kendini hapsedebiliyor; daha iyi anlamak için eteklerinden yakalayıp maddeye bağladığımız anlamlar maddenin basit doğasıyla zedelenip büsbütün yoldan çıkabiliyorlar. Biz burada, şimdide kalalım ve düşünelim: “PKK teröristtir, bu nedenle de onunla konuşulmamalı, hele masaya hiç oturulmamalıdır” diyorsun. Bence de PKK terörist. Ama devletimiz de öyle değil mi? Şimdi rahatlıkla lanetlediğin bu terörü doğuran, önce kendi devletimizin terörü değil mi? Sana tarih anlatmayacağım. Sürüyle kitabı var, git onları oku; sürüyle anlatanı var, git onları bir dinle. Sana tarih anlatmayacağım, çünkü zaten sen de biliyorsun bunları; ama işte bu zikrettiğin zırvalara inanmayı seçiyorsun. Bu bir seçim meselesi. Dedim sana. Bu bir seçim meselesi tamamen ve ben “onlar”ın tarafını seçiyorum. Benim, oturduğum rahat koltuktan bunu ilân etmemin onlara hiçbir faydası yoktur belki. Belkisi ne, yoktur. Ama bunun faydayla ne ilgisi var?
Seçmekle ilgisini bu işin, başka olaylarda da görüyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde beni telefonla arayıp yüce bir insancılllıkla neredeyse ağlayan, benim umursamaz yanıtlarıma şaşırıp köpüren de sen değil miydin? Beni yobaz mobaz ama nihayetinde “insan sevgisiyle dolu” biri diye bilirdin belki; belki hayalkırıklığına bile uğradın. Bunu anlamıyor değilim. Bir insanın öyle dramatik şekilde ölmesinde sevinilecek bir taraf yok elbette; ben de öyle yapmadım zaten; ama üzgünüm, o dağda yaşadıklarını kendi içimde simüle edince duyduğum korku ve acımadan başka bir sevgi ve merhameti de üretemedim. Ben ne bir meleğim, sevgili milliyetçi kardeşim, ne de bir aziz. Ben basit bir insanım. Senden daha iyi bir insan bile değilim ve Mevlânâ bu topraklarda öleli çoktan 700 seneyi geçti: onun aksine benim son derece kısıtlı bir havsalam, ondan daha da kısıtlı bir sevgi ve anlayış rezervim var. Bu rezervi akıllıca, hayır akıllıca değil, ahlâklıca kullanmak zorundayım. Dipçikle çocuk kafası ezenin de hikayesinde seni ağlatacak denli derin ve hüzünlü bir insanî drama vardır elbet. Sanat bunun örnekleriyle dolu. Ama sanat ahlâksızdır; belki gerekli bir ahlâksızlık, ama ahlâksızlık sonuçta: Sanat’ın ahlâksızlığı hafifmeşrepliğinden değil, asıl bu ütopik beklentisinden, insanları yapamayacakları şeyleri yapamadıkları için suçlamasından gelir. Çünkü ahlâk hiçbir zaman mutlak olamayacakken, insanları öyleymiş gibi yargılamak yapabileceğin en acımasız şey değil mi sence de? Gerçek yaşamın kavşaklarında dururken biz ve zaman arkamızdan iterken, sevgi ve merhametini kimden yana kullanacağını seçmek zorundasın bir yerde. Sen nasıl Kürtlere ve “diğerleri”ne bu insancıllığını yöneltmemeyi ama Muhsin’e yöneltmeyi seçtiysen, sevgili laikçi kardeşim, ben de kendi seçtiklerime yöneltmek zorundayım. İsa bir kez gerildi çarmıha çünkü yalnızca bir İsa vardı. Onun hesaplayamadığı şey, eklemlerinden akan kanının herkesin susuzluğunu dindirecek kadar çok olmadığıydı. Pek edebî bir derinlik yok bu seçimde belki, ve merhametimizin darlığına ne kadar yerinsek az, ama elimizdeki kadarını kullanmanın en doğru yolu bu kadar basit sanki.
--
Hamiş: Dağınıklığından, hiçbir iz takip etmemesinden belli oluyordur zaten ya, çok hızlıca, alelacele yazılmış bir şey bu. Aklımdakileri hemen not etmek, sonra dönüp saçmalıkları ayıklamak için taslak olarak kaydetmiştim. Kaç gün geçti, geri dönüp düzeltmeye, yahut tamamiyle silip atmaya dermanım olmayacağını anladım. Bu haliyle yayınlıyorum, ne hali varsa görsün.
> Devamını oku..20090424
arabesk
B. için
Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz.
Asaf
Ne dersin? diyorum Ş’ye: O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım! Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi! Diğerlerinin içinde çözünecek ve artık tanınmaz olacaklar, artık ona ait olmayacaklar. Şimdi nasıl onun yüzünü anımsayamıyorsam artık, ona yazdıklarımı da ayırt edemeyeceğim bir zaman sonra; seslerden bir ses, anlardan bir an yalnızca. Sözlerimiz tükeniyor, zaman nasıl suyunu çekiyorsa, suratlarımızdaki etler nasıl toprağa karışıp kaynağına dönüyorsa, yazdıklarımla vücûd verdiğim bu yalanı da yazılar içre gömeceğim ki ait olmadığı gövdelere kanser olmaktansa, sağlıklıca çürüsün. Ne dersin?
Belli ki söyleyecekleri hazır [ söyleyecekleri hep hazırdır ], ama sinirinden dudaklarını ısırıyor ve birkaç saniye susuyor konuşmadan önce. Söylediklerimi arabesk bulduğunu biliyorum [ bu hep böyle ] ama bu kadarı da fazla: ipini koparmış bir it değil benimki, onu ben saldım; evet, ipini kendi ellerimle çözdüm onun.
Bir şey demem gerekip gerekmediğinden bile emin değilim aslında, diyor Ş, bir nefes alıyor. Aslında farkındasın zaten durumun. Raftan, yazılıp doldurulmuşlarından bir defteri alıyor ve açıp okumaya başlıyor:
Ne yaparsan yap, günün sonunda şu yatağa hep yalnız uzanacaksın; uykuya dalmak için akuzmatik seslere senin ihtiyacın olacak ve gün ışıyıp uyandığında da yanında birini bulacak değilsin. Yalnız kalkacaksın o yataktan hep ve yastıkta gördüğün bütün saçlar yalnız sana ait olacak. Evden yalnız çıkacak ve yalnız döneceksin o eve; yolda seninle kimse yürüyor olmayacak, kimse dönüşünü bekliyor olmayacak. Sen birilerini ne denli sevsen de, kendinle ne kadar mücadele etsen de, bu cenkden galip çıksan bile, sevgini dünyevîlikten ne kadar kurtarmış olsan, bir ufak vefâya karşılık her şeyi affetme isteğiyle yanıp tutuşsan bile; kimse bunları görmeyecek, duymayacak, bilmeyecek, bilmek istemeyecek ve sen ancak kendi kendine anlatacaksın bunları... çünkü yalnız olacak, ve öyle kalacaksın.
Hissetmiyor musun? Karanlık elle tutulur hale geliyor gittikçe, ama bu sana korku değil bir güç veriyor daha çok. “Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön!” . Duymuyor musun?
Bu nedir Allahaşkına? diyor sinirli sinirli, bunları yazarken utandığını biliyorum: sen de nefret ediyorsun kendi arabeskliğinden. Bir de şimdi bunları ve daha fazlasını yazılara gömeceğim diyorsun! Ne gömmesi: yapacağın tek şey bunları çoğaltmak olacak, farkında değilsin. Benim saydığım Faruk bu değil!
- Saydığın değil ama sevdiğin Faruk tam da bu,
diyorum.
“Çelişki dolu olmasam, dengesizliklerimle seni şaşırtamasam, yine böyle sever miydin sanki beni?”
Duraksayıp,
- Belki.
diyor.
“Ama her şeyin de bir sınırı var! Nefret ettiğin her özelliği zorla kendine yükleyerek bir tür Dostoyevski kahramanına dönüştüğünü filan mı hayal ediyorsun? Kendini çirkin bir Prens Mişkin mi sanıyorsun? Ne bir azizsin sen, ne de bir budala. Hem, çirkin de sayılmazsın, neden bundaki ısrarın? Neden çirkinlikle bozdun kafayı?”
Senin için konuşmak kolay, Ş. hanım; senin omuzlarına kıvrılarak dökülen kuzgunî saçların, etkileyiciliklerini bildiğin için kapaklarını çok az kırparak hep daha fazla sergilediğin firûze gözlerin var. Seninkiler de yeşil, diyorsun bana ve onları aslında ah ne kadar da hoş bulduğunu anlatıyorsun uzun uzun. Senden önce bir başkası daha söylemişti bunları ve anısı acıtıyor beni; hoş, bilmiyor da değilsin ya: bahsin sonunu getirmemen de zaten bundan. Diyorum size: gaddarlığın bu kadarına çocuklarla kadınlarda rast gelinir ancak.
Senin için kolay, Ş. hanım! Sen güzelliğe prim vermezsin, gerçekten umursamazsın güzelliği; ama bu lâkaytlığının, ona zaten hep sahip olmuş olmaktan gelmediğine inandırabilir misin beni?
Ne dersen de! diyorum sana: O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım! Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi. Ne dersen de.
> Devamını oku..20090423
köyyeri: bayrak
Bir Garp Mukallidi Züppenin Köy Notları II
Aralık ‘08
Lig maçlarını seyretmek için köy kahvesine gidiyorum akşamları. Sanki para kazanmaktan ziyade çay içmeye bahane olsun diye alelacele kurulmuş küçük bir oda. Duvarda sararmış bir kağıtta “Burada sigara içme günü yarındır” yazıyor. Espiriyi ancak ikinci gün çakabiliyorum; fotoğrafını da çeksem mi diye düşünüyorum ama makinem bu mütevazı yerde ortalığa çıkarmak için fazla büyük ve zengin görünümlü. Sonra “acaba bu kağıt, sigara dumanından mı böyle sarardı?” diye dalga geçerken içimden, beni hayrete düşüren bir şey oluyor: İnsanlar tüttürmek istediklerinde dışarı çıkıyorlar gerçekten. Buna Ali amcamın bile uyduğunu görünce bir kere daha şaşırıyorum. Buradan sanki Türkiye'nin değişen yapısına dair sosyal tespitler de çıkacak, öyle hissediyorum, ama hakemin Trabzonspor aleyhine verdiği her kararda küfrü basan herifin teki arkamda mütemâdiyen söylenirken düşünmem çok zor. Gerçi bu da bahane değil ha; solcu adam dediğin sosyal tespitini gerekirse taştan çıkarmalı. Ben niye yapamıyorum emin değilim. Bir arkadaşım “müslüman entelektüel mi olunurmuş? ya birini seçeceksin, ya diğerini”, diye çıkışmıştı bana zamanında; belki de haklıydı.
Şimdi bir sobanın çevresinde birikip maç seyrettiğimiz bu oda eskiden bir bakkaldı, iyice hatırımda. Koca göbekli suratsız sahibi satılan malları kimbilir ancak kaç ayda bir yeniler, tek müşterileri biz çocuklar olduğumuz halde tarafımıza en ufak güleryüz de göstermezdi; ama hemen iki dükkan yandaki bakkalın aksine akrabamız değildi ve böylece daha küçükken çat-patlar, daha büyükken de “dal” sigaralar (yani tek tek) alabiliyorduk. Hazır gelmişken, bitmeyen sinek belâsı için annelerimizin ısmarladığı spreyleri de buradan ediniveriyorduk. Bundan hoşnut olmuyordu annelerimiz gerçi: yıllardır rafta beklemekten etkilerini yitirmiş oluyordu ilaçlar. Sineklere sıkıyordunuz ama en fazla sarhoş ediyordu onları bu; birkaç saat duvarlara çarpa çarpa uçtuktan sonra normal hayatlarına devam ediyorlardı. Bu mendebur bakkalın adını hiç öğrenemedim. Akrabalar fısıldayarak Gobel derlerdi onun için. Bunun adamın ismi olmadığını ben, bir gün yüksek sesle zikredince yediğim tokattan çıkardım. Meğer Rumca’da “piç” demekmiş.
Köy kahvesinin yanında hâlâ o eskiden bir akrabamızın çalıştırdığı bakkal var. Ekmekler daima bayat, çikolataların çoğunun markasını tanımıyorum ve dolaptan Cola Turka yerine Coca Cola alırsam tedirginlikle etrafı kolaçan ediyorum, ayıplayan gözlerle bakan var mı diye. Küçükken herkes gibi kara lastik yerine beyaz spor ayakkabılarla dolaştığım için "şehir çocuğu" diye alay edilirdi benimle burada; şimdiyse etraf acayip şortlar ve rengarenk spor ayakkabılarla salınan garip oğlanlarla dolu. Çoğunu tanımıyorum. Tanışmaya da niyetim yok: ekmek almaya geldim buraya, arkadaş edinmeye değil.
Ama köyün küçük meydanındaki asıl ilginç şey ne kahve, ne de abimin babamın anısına yaptırdığı büyük çirkin çeşme. Bu ikisinin arasında köklendiği yerden ben diyeyim 20, siz abartın 100 metre göğe yükselen bir bayrak direğinin ucunda nazlı nazlı dalgalanan bayrağımızın koca gölgesi düşüyor suratıma burada. Söylendiğine göre yakın ilçeler arasında daha büyüğü yokmuş. Hayatı boyunca hiçbir işte dikiş tutturamamış, “sadece sarhoş olmayı iyi beceren” M.’nin köye hediyesi. Son yıllarda, niyesi meçhul, çaresi bir türlü bulunamayan şiddetli bir vatan-millet-bayrak sevdasına tutulmuş M. Hem de kara sevda. Her mitingde en önlerde yürüyor, göğsünü parçalayarak bayrak aşkını haykırıyor, arada çok heyecanlandığı zamanlar çevresine zarar vermeye kadar götürüyormuş işi. Polisler birkaç kez merkeze almış almasına, ama bayrağa duyduğu sevgiyi öyle duygulu anlatıyormuş ki, gözyaşlarını zor tutarak uğurluyorlarmış M’yi karakoldan. Sonra miting mevsimi geçince, tutmuş bu direği diktirmiş binbir masraf yaparak. Yerel gazete ve televizyonları, polisleri, jandarmayı, yüksek rütbeli bir komutanı çağırmış, köy halkını da toplamış meydana, yine duygulu bir konuşmayla alkışlar içinde açmış hizmete bayrağı. Ama malî açıdan masrafı bitmek bilmiyormuş bayrağın. Kanunu bile varmış, jandarma bir bayrağı soluk gördü mü gelip “kim bu bayrağın sorumlusu?” diye sorar, “bir daha gördüğümüzde kıpkırmızı parlasın bu bayrak” der gidermiş. Son değişim de 200 küsur lira tutmuş. İndirdiğini de atamazsın, katlayıp öperek bir dolaba kaldıracaksın, bir sürü yer kaplar. Elimde ekmekler, kafamı kaldırmış bir beş dakikadır bu bayrağı seyrediyorum. “İşsiz adama da bu ağır bir darbe” diye geçiriyorum içimden, “ama vatanı kurtaranların çektikleriyle karşılaştırırsak bu, öyle küçük bir fedakârlık ki!”.
20090417
köyyeri: düğün ve cenaze
Bir Garp Mukallidi Züppenin Köy Notları I
Aralık ‘08
Hava çok soğuk. Yazları bazen aylarca damla düşmez buralara; ama şimdi kış ve ne azalan, ne azan, tekdüze, biteviye bir çise var. Evde sürekli yanan tek sobanın olduğu odada, pencereden köye doğru bakıyorum. Bu odadan dışarı çıktın mı donmamak için on saniyen var: çıkıyor, aceleyle alacağını alıp yapacağını yapıyor, sonra vargücünle buraya geri koşuyorsun. Elinde bir uğraş da olmayınca bu bile oyun geliyor insana; yağmura söylenerek dolaşan ev ahâlisinin aksine hiçbir şey demiyor, yalnız pencereden köye doğru bakıyorum. Doğrusu ben şimdi bu iklimden çok derin mânâlar çıkarabilir, edebiyat cinim o gün yanımdaysa, kimbilir, bunları çok güzel cümlelere bile dökebilirim; ama ne faydası olacak bunun? Kimseye okutmayacak olsan, kendine yazıyor bile olsan yine kendini karşına alıyor, ona anlatıyorsun demektir; halbuki şimdi yağmura bakar ve kendisinden yeşerdiğimiz toprağa geri dönüşümüzü düşünürken Faruk Ahmet'le filan uğraşacak halim hiç yok. O'nun tek derdi insanlara kendini sevdirmek ve onlara bir şey söylemek ve onları dinlemek. Tam bir ahmak. Bense yalnız olmak, ve köyü seyretmek istiyorum sadece; insanların da, Faruk Ahmet'in de canı cehenneme.
Toprağı düşünmem boşa değil: amcamı gömdük bugün. Cenaze için alelacele uçakla vardım Samsun’a. Hep yaz kuraklarında geldiğimiz için sapsarı görmeye alışık olduğum tepelerin yaşamla parıldayan yeşil hallerine şaşkınlık ve sevinçle bakıyorum. Yeni yapılan baraj su da tutmuş, balkondan baktığınızda vadinin gittikçe siyahlaşan koyu yeşili yerine, masmavi bir gölcük görüyorsunuz artık. Bu manzara da en güzel merhum amcamın evinden seyrediliyor. Düzenli, sistemli, kendi alanına kapanan ve orayı koruyan, dik yürüyen, “Alamanya görmüş” bir adamdı amcam. Köyde fırın yakmayıp bakkaldan “şehir ekmeği” alan bir o vardı. Bu hallerinden dolayı, biraz da alaycı bir ifadeyle, “yarım ağa” lâkâbını vermişler ona. Anneme bakılırsa gururumu, kibrimi, inatçılık ve huysuzluğumu da ben, ondan almışım; yuvarlak uçlu burnumla beraber. Olabilir, ama ne demiş güzide bir şairimiz:
Life planned out before my birth, nothing could I say
Had no chance to see myself, molded day by day
Amcam son nefesine yaklaşırken birdenbire votka isteyivermiş. Yanlış duyduk herhalde, demişler, ama hayır, adam ısrarla votka istiyor; tüm hayatı boyunca bildiğimiz ortalama Anadolu dindarlığı içinde yaşayıp gitmiş bu muhafazakâr insanın son nefesinde votka diye tutturmasından ağızları beş karış açılan akrabalarına bakmış sonra amcam ve yahu, korkmayın, koklayacağım sadece demiş. Su içen kuzenimin elinden şişeyi almak için uzanan halamı da azarlamış yatağında, çocuğun elinden rakısını almayın diyerek. Huysuz muysuz; bu adamı şimdi ben, nasıl sevmeyeyim?
Şimdi hava çok soğuk, ve yağmurun durmaya niyeti yok gibi; ama bir hafta sonra aynı pencereden dışarı bakacak, her yıl daha bir cafcaflı hale gelen köy düğünlerinin birinden yükselen havai fişeklerin sadece yıldızların ışığıyla aydınlanan gökyüzünde patlamasını izleyeceğim. Amcamın ölüm döşeğinde kafayı içkiyle bozmuş olmasından çok daha garip geliyor bana bu ifrat; ama köylerde dinlediğiniz garip hikayelerle çabucak silinen bir önyargıdan ibaret bu his sanırım. Sanki buranın insansız geniş alanları, hem göğün hem yerin boşluğu, şehirde birbirlerinin üstüne yığılarak kendilerini paradoksal bir atâlete mahkum eden insanların üretebileceğinden çok daha fazla yaratıcılığa ve ihtimale yer açıyor, et yığınlarından uzakta, zihninizle başbaşa kalabilmenize imkân tanıyor. İbrahim de Muhammed de boşuna kaçmadı yüksek mağaralara. Belki tamamen yanıldılar, belki yalnızca bir ilüzyondu gördükleri; ama kaçmalarındaki haklılığa kim ne diyebilir?
Pencereden yağmuru seyretmeyi bırakıp odaya dönüyorum. Kurban bayramındayız, herkeste onun telaşı var. İbrahim öleli binlerce yıl oldu ve bebekliğimden beri süregelen sebze yiyememe hastalığım olmasa vejetarjen olurdum belki. Tüm bu düşündüklerimin bir yerlerinde fena halde yanıldığımı hissediyor, ne var ki bulup da çıkaramıyorum. Ama bu da ne benim için, ne insanlık için yeni.
> Devamını oku..20090407
mim

İlkokul sonları olmalı ve hiç misafirimiz eksik olmuyor evden. Ailem dersanecilikle uğraştığından her yıl mutlaka yeni bir genç öğretmen başka bir şehirden bizimkine geliyor ve bir ev bulana, ilçeye alışana dek benim odamda yatıp kalkıyor. Oda dediğim de iki çekyat, ve benim okuduğum, dönüp dönüp yine okuduğum ansiklopedilerin içine tıkıştırıldığı çirkin, yüksek bir kitaplık. Misafirimizin olmadığı nadir zamanlarda hemen kapıyı kilitliyor ve bu ansiklopedileri okuyorum saatlerce; sonradan öğrendiğime göre annemler benim ders çalıştığımı zannediyorlar bu yüzden ve üniversitede geçen korkunç başarısız 8 yılın etkisini ancak silebildiği, çalışkan bir çocuk olduğuma dair çok yanlış bir kanı ediniyorlar. Hiç misafirimiz eksik olmuyor evden ve daima karşımdaki çekyata uzanıyor bunlar: yalnızlığa daha o zamanlardan duyduğum bitmez tükenmez arzu burada beni üzebilir, sinirlendirebilirdi belki; ama şeyleri algılamamı yavaşlatan, garip bir uyuşukluğa sahibim ve bu beni tamamen indifferent kılıyor insanlara karşı. Bu tepkisizlik çok sonraları hem annemden hem de en yakın arkadaşımdan "ruhsuz" olduğumu düşündüklerine dair şeyler duymama yol açacak, ama henüz çok küçüğüm ve sadece yalnız kalıp ansiklopedi okuyacağım saatleri bekliyorum sabırla.
Bu misafirlerden kısa boylu, sarışın, ve yuvarlak gözlüklerini devamlı heyecanla düzelterek garip bir mutlulukla sizi dinleyen bir tanesini iyi anımsıyorum. Bu fazlasıyla duygusal kadın kimbilir nerelerden kalkıp bu işi bularak evimize gelmiş, karşı çekyatta geçirdiği bir iki aydan sonra da, kimbilir neden, çekip gitmişti. Türkçe öğretmeniydi. Her akşam yatma vakti geldiğinde kapıyı ardından sessizce kapatarak odaya giriyor ve "hadi Farukcum, vakti geldi" diyordu. Bu işareti alınca, yanlışlıkla kendime yenilip onu seyredeceğimden korkarak gözlerimi sımsıkı yumuyor, o soyunup yatağa uzandıktan sonra "tamam canım" demedikçe de açmıyorum asla.
Yine kilitlemiş bulunduğum bir gün kapıyı tıklatıyor bu küçük kadın; gönülsüzce açıyor ve konuşmam gerekeceği korkusuyla sıkılıyorum. Elimde ya Fabbri ya Gelişim ansiklopedisi var, emin değilim, ama astronomiyle ilgili bir bölüm açık. Kitabı alıp inceleyen kadının dudaklarını büzdüğünü ve bana açık sayfalardaki resimlerle ilgili bir şeyler sorduğunu anımsıyorum. Benim de, onun da konuyla ilgili olduğunu sanmaktan gelen bir heyecanla, Jüpiter'in uyduları hakkında uzun uzun bir şeyler anlattığımı. Heyecanıma şaşmış bir ifadeyle gözlüklerini düzelterek yüzüme doğru eğiliyor ve "sen akıllı bir çocuksun Farukcum" diyor bana, "ama sadece bunları okursan yalnız bilgin artar, ruhun yine böyle hırçın kalır, büyüyemezsin". Sonra valizini karıştırarak ince bir kitap çıkarıyor, elime tutuşturup "bunu oku" diyor, "bir hafta sonra ne düşündüğün üstüne konuşalım". Kitabı okumam bir hafta değil, yalnız üç gün sürüyor ama kadın bundan bile önce, kitabı da ardında bırakarak, valizini toplayıp gidiyor.
...
Sevgili Atilla Aktuna beni kitap yazmak istesen, ne yazmak isterdin? sorusuyla mimleyince bu anım geldi aklıma. Okuduğum ilk edebî kitap olan bu kısa ama alabildiğine zarif kitap, Dostoyevski'nin de ilk kitabı olan İnsancıklar, üstünden belki de işte 15-16 yıl geçti, beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. Sezai Sarıoğlu'ndan duymuştum; Cemal Süreya demiş: "Şu tarihte Dostoyevski okudum ilk; o gün bu gündür huzurum yok". Benim durumum da farklı değil. Suç ve Ceza'dan, nedense, o kadar etkilenmedim; ama Yeraltından Notlar'ı bitirdiğimde beynimin hiç tatmadığım bir hisle zonkladığını, Karamazovlar'ı ise yatağımda hayranlık ve zevkten kıvranarak, bırakmaya cesaret edemeden soluksuz okuduğumu dünmüş gibi hatırlıyorum. Şimdi bu aynı mim'in muhatabı olmuş insanların cevaplarını okur ve yıllardır edebiyattan uzak kalmış bir okuyucu olarak bu zengin listeleri kıskanır, imrenirken, kimin gibi yazmak isterdim sorusuna cevabımın Dostoyevski olmadığını fark ederek şaşırıyorum. Sanırım Dosto'yu o denli yüksek bir yere yerleştiriyorum ki, fanteziden bile olsa yazdıklarının sahibi olarak kendimi hayal edemiyor, bunu bir tür şirk, büyük bir günah addediyorum.
Yine de Dostoyevski bir yana, soruya verebileceğim çok kesin ve benim için rakipsiz bir isim var yanıt olarak; o da, Knut Hamsun. Niyesini nasılını yazarak şimdi uzatmayacağım, hem zaten iki aydır bir türlü son bir iki satırını da tamamlayıp yayınlayamadığım bir ölüm yıldönümü yazısı da Taslaklar klasöründe bekliyor, o bitince okuyan okur; ama Bukowski ya da Gorki yahut Stendhal, olmadı Nabokov veya Dreiser gibi bir başka sevdiğim birçok yazar olmasına rağmen Hamsun bir şekilde hepsinden önde duruyor gönlümde. Şimdilik ufukta bile görünmüyor, ama onun yalın kuvvetinin yirmide birine ulaşabilsem, kendimi mutlu addederdim.
...
Bu, işin nasıl yazmak istediğimle ilgili kısmıydı. Bir de ne yazmak istediğim kısmı var ki, madem fantezi kuruyoruz, ona da çok kesin bir cevap vereceğim: Mümkün olsa, Frank Herbert'ın efsanevî bilimkurgu altılaması Dune'u yeniden ele alır, onu dil fazlalıklarından ve kimi zaman beklenmedik sığlığa ve tahmin edilebilirliğe sürükleyen ırkî stereotipleştirmelerinden temizlerdim. Dune'un, büyük potansiyelini ziyan ettiğini, Herbert'ın kötü bir yazarlığı olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama daha kişisel bir dille, daha insancıl bir düzeyden anlatılmış bir Dune, hem ele aldığı temaları, hem de farazî evren kuruşundaki olağanüstü yaratıcılığıyla benim kutsal kitabım olurdu. Ya da şöyle formülleştireyim: Knut Hamsun'un kaleminden çıkma bir Dune'u yazmak isterdim; özellikle kader/gelecek/mesih konuları bağlamında İbn Arabi'nin hem dil hem de düşünce bakımından kural tanımaz zihnî kudreti ve heyecanından da bir şeyler çalarak.
Mütevazı olacağımı iddia etmemiştim.
...
Çok fazla olmadıklarını bilmeme rağmen burayı takip edenler kimler, ayrıca kim çoktan bu mim'in hedefi oldu, haberim yok. O yüzden topu kime atmalı, emin olamıyorum. Yine de şansımı Eleştirel Günlük, Zeynep ve Biyolokum'dan yana kullanayım.
20090321
nübüvvet mührü

kapitalizm, sen de olmasan...
Sol koltukaltım civarında, sırtıma doğru bir yerlerde, bir doğum lekemin olduğunu anımsıyorum çok eskiden. Evimizin arka bahçesinde kovalayıp durduğum iki-üç beyaz tavuk, ve bir de yan komşumuzu her ziyarete gittiğimizde elime almaya bile cesaret edemeden saatlerce seyrettiğim küçük bir at heykeli ile beraber, uzanabildiğim en eski görüntü bu lekeye ait. Neredeyse mükemmelen yuvarlak bir dairenin içinde Arapça'yı andıran kargacık burgacık mavimsi çizgilerin oynaştığı bu garip biçimli lekeyi annem her seferinde ciddiyetle inceler, peygamberlerde de bu "damga"lardan bulunduğunu iddia ederdi. Komik geliyordu bu durum bana; aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki 1400 yıl geç doğduğum için bu fırsatı kaçırdığıma dair espriler yapıp duruyordum.
Tam tarihini hatırlayamıyorum artık, ama tam da kendiliğinden sahip olduğum varsayılan Tanrı inancımı yitirdiğim ortaokul zamanı civarlarında, bu damga birdenbire yok oluverdi. Annem şaşkınlıkla sırtıma bakıyor, bir anlam veremiyordu bu işe: Tamam, buluğ çağına giriyorsun, vücudun büyüyor, ondan oldu diyeceğim, diyordu, ama bunun yavaş yavaş olması gerekmez mi? Dün oradaydı sanki, bak bugün yok! Sesinde hiçbir seferinde değişmeyen bir hayretle kolumu oraya buraya büküyor, damganın yok olmadığını, yalnızca yer değiştirdiğini umuyordu sanki. Ama damga yoktu işte artık: Tanrı gidince, o da gitmişti. Aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki çok günah işlediğim için bu makâmımdan azledildiğime dair espriler yapmaya başladım.
Çok sonraları bambaşka bir biçimde Tanrı inancımı tekrar kazandığımda da dönmedi bu mühür geriye. Prophecy is a one-time offer. Aileme hâlâ benim Allah'ın sevgili bir kulu olduğum esprileri yapmamı engellemiyor bu gerçi. "Benim cennetteki yerim hazır zaten", diyorum onlara, "ama korkmayın, size de şefaat edeceğim!" O eskidendi, diyor ablam, mührünü kaybetmeden önce düşünecektin onu! Böyle zamanlarda, kutlu kişiliğime dair diğer kanıtları öne sürmek zorunda kalıyorum: "Bir kere", diyorum, "21 Mart, Nevruz doğumlu olmam rastlantı mı sanıyorsunuz? Ne günün geceye, ne gecenin güne galip gelebildiği, doğanın atâletinden silkinip uyanmağa başladığı bu kutlu günde doğmuş olmam rastlantı mı? Belirgin özelliği liderlik olan Koç burcunun ilk gününde doğmuş olmam da mı mânâsız peki?" Soyadımın da Koç olmasından, plakası 21 olan Diyarbakır'da doğmuş olmama kadar, daha ufak çaplı bir sürü başka kanıtlar da sıralayabilirim; ama ilk saatine yukarıda gördüğünüz mail inbox'ı ile başladığım şu günde, nübüvvet de, benim gelişimi sabırsızlıkla, kıpır kıpır bekleyen 77 huri de pek bir mânâsız görünüyor gözüme.
20090318
behemoth

16 Mart'ta, yani Rachel'ın ölümünün 6. yıldönümünde yayınlamam gerekiyordu ama tembelliğimden, işte ancak 2 gün sonra, aceleyle kotarılmış bir yazıyla idare ediyorum...
15 Seninle birlikte yarattığım Bahamut'a bak, sığırlar gibi ot yiyor.Eyüp elbette Tanrı'ya inanıyor, neredeyse hiç şüphesi yok; ama çevresine baktığında kötülüğe rast geliyor gözleri devamlı, ve nedensiz acılar masumların sırtında, onları eziyor. Kalbi bunu kabullenemiyor Eyüp'ün, tamamen kalbinin mantığına bıraksa kendini, O'nu inkâr etmeye varması gerekecek, ama o Tanrı'nın var olduğunu biliyor. Peki şimdi ne olacak, bu işin içinden nasıl çıkacak?
16 Bak, ne güç var belinde, karnının kasları ne güçlü!
17 Kuyruğunu sedir ağacı gibi sallıyor, sımsıkıdır uyluk lifleri.
18 Kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibidir.
19 Tanrı'nın yapıtları arasında ilk sırayı alır, yalnız yaratıcısı ona kılıçla yaklaşır.
20 Tepeler ürünlerini ona getirir, bütün yabanıl hayvanlar yanında oynaşır.
21 Hünnap çalıları altında, kamışlarla örtülü bir bataklıkta yatar.
22 Hünnaplar onu gölgelerinde saklar, vadideki söğütler kuşatır.
23 Irmak coşsa bile o ürkmez, güvenlik içindedir, Şeria Irmağı boğazına dayansa bile.
24 Gözleri açıkken kim onu tutabilir, kim kancayla burnunu delebilir?
[ Eski Ahit, Eyüp 40 ]
Eyüp'ün kendisiyle doğrudan konuşan Tanrı'sı var; biz ise, işte bu kuru toprak üzerinde, birbirimizle başbaşayız. Tanrısı Eyüp'le konuşuyor ve ona güçlü kuvvetli Bahamut'u örnek gösteriyor. Bahamut güçlü; kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibi Bahamut'un, ama işte denizlerin hakimi Leviathan gibi vahşi değil yine de, et değil ot yiyor ve kuyruğunu sedir ağacı gibi sallamakla yetiniyor yalnızca. Bir efsaneye göre dünya zamanını tüketip yolun sonuna geldiğimizde, Leviathan ve Bahamut bir kavgaya tutuşacak, sonunda da birbirlerini öldürecekler. Deniz canavarının güzel ve parlak pulları var sırtında, bunlar hayatta kalmayı başaranlara birer baraka olacak ve barakalarında otururken Bahamut'un lezzetli etini yiyecekler. Ama dünyanın sonuna daha var, ve işte Bahamut kamışların üzerine uzanıp kuyruğunu sallayarak bekliyor henüz.
...
Şeria ırmağı cesetler ve feryatlarla Bahamut'un boğazına dek dayanmış durumda şimdi. İsrailoğulları ile birlikte Eski Ahit'in Bahamut'u da döndü kutsal topraklara ve bu sefer kemikleri gerçekten tunç borulardan ve kaburgaları gerçekten demir çubuklardan yapılma. Ama artık ot değil, beton ve kanla besleniyor.
...
Rachel Corrie, ISM (International Solidarity Movement) gönüllüsü olarak Refah'ta bulunan bir Amerikalıydı. O mahaldeki tek doktor olan Samir Nasrallah'ın evinin İsrail güçlerince yıkılmasını önlemek amacıyla gösteri yaparken, bir IDF (Israeli "Defence" Force) buldozeri tarafından iki kere ezilerek öldürüldü (16 Mart 2003). Öldüğünde 24 yaşındaydı. Aşağıda, ölümünden iki gün önce kendisiyle yapılan bir röportaj var:
Rachel'ın ölümünden sonra Channel 4 tarafından çekilen bir belgesel (The Killing Zone) de, Rachel'ı anmak için olay yerine giden grubun başına gelenleri gösteriyor ve tüm bir mahalleden geriye kalan tek evin (malum doktorun evi) sakinlerini ziyaret ediyor:
> Edward Said'in konuyla ilişkili bir yazısı: Rachel Corrie'nin Anlamı
> Rachel'ın Filistin'den ailesine yazdığı mektuplar: Rachel's Words
> Caterpillar firmasına karşı: CAT Destroys Homes > Devamını oku..
20090315
terbiyesiz herifler
Şuraya tüm renklerden arınmış, tertemiz, bembeyaz [ erkek adam renkli blog yapmaz ], gelin gibi blog yapmışız, entel dantel takılıyoruz, adamların derdine bak. Hadi 5posta'nın zaten adında meymenet yok, madafaka desen ahlâksız derbederin teki, sana ne oluyor Vulgar abi? İnsanlar efendi efendi mimcilik oynarken benim millî olmam böyle mi olacaktı? Kusura bakmayın, ben oynamıyorum. Aşağıya koyduğum eğlendirirken öğreten videonun ise konuyla hiçbir ilgisi tabii ki yok; Brigitte'in video blogger olması bir tesadüf yalnızca.










