20090906

babam

Yaklaşık 9 yıl önce, ben üniversite sınavına hazırlanırken, daha doğrusu pek bir şey yapmayıp yalnızca sınavın üzerimden akıp gitmesini o ünlü kayıtsızlığımla beklerken, anî bir kalp kriziyle öldü babam. Daha önce hiç sıkıntısı olmamıştı bu türden. O yüzden evde yalnız otururken ben, birden kapıda belirip “ölüyorum oğlum” diyerek kanepeye uzandığında o kadar da ciddiye almadım durumu. Kravatını gevşettim, çoraplarını çıkardım, yatağına uzanmasına yardım edip içeri televizyon izlemeye geri döndüm. Sıkıntısının azalmadığını görünce misafirlikteki annemleri aradım. Geldiler. O istemiyor, bir şeyim yok, tamam geçti, diyordu ama ne olur ne olmaz yahu diye ablamannemabimyengem onu hastaneye götürdü tabii. Ben evde kaldım. Yarım saat sonra komşumuz N. teyze yanıma geldi. Bir şey yokmuş gibi davranmağa çalıştı, “herhalde birazdan gelirler” deyip durdu. Anladım. Zaten ağlamamak için zor tutuyordu kendini belli ki, malum haberi benden saklama görevi onu iyice zorlamasın diye hayatta yapmadığım bir şeyi yapıp bir test kitabını çözmeye koyuldum. Telefon çaldı sonra. Babanız vefat etmiş, başınız sağolsun. Öyle mi, benim henüz haberim yok, daha hastaneden veya annemlerden kesin bir haber almadım, ama ben de öyle olduğunu tahmin ediyorum, teşekkür ederim, dedim. Adam pot kırdığını anlayıp kekeledi. Adamcağızı zor duruma düşürdüğüm için kendime kızdım, içten bir üzüntüyle, durumu kurtarmak için, adamı teselli için birkaç kere daha teşekkür ettim. Ne kadar naziksiniz, hem ilk arayan da sizsiniz, hahaha! Adam daha da bozuldu. Belki sondaki kahkahayı atmamalıydım.

Neyse. Biraz sonra bir ambulansın tekerlek sesleri doldurdu mahalleyi. Ablamın ağlayarak benim adımı bağıran sesini duydum. Daha on dakika önce, ablamın arabadan iner inmez ağlayarak benim adımı bağıracağını tahmin ettiğimi anımsadım sonra: tahminimin çıkmıştı işte. Olayları önceden tahmin edebilmek mühim bir haslet; belki de bu sayede normalden daha sarsıntısız, daha güvenli bir hayat süreceğim diye düşünüp sevindiğimi anımsıyorum. Misafirlerin de çok geçe kalmadan geleceğini akıl etmiş bulunduğumdan etrafı zaten toplamıştım, salona ait olmayan tek şey elimdeki test kitabıydı, test kitabını da kaldırıp aşağı indim. Ablamı teselli edeyim, dedim ama birileri hemen koluna girip yukarı çıkardılar. Beni de tutup zorla ambulansın içine soktular: babamın, yüzünü açıkta bırakan beyaz çarşaflara dolanmış cesedine bakmam için. Annem ağlayarak yanaklarını okşuyordu sanırım, hatırlayamıyorum tam. Sıkıldım. Cesedle ne işim olur? Cesede niye bakmak isteyeyim? Israrlara pes edip elimi suratına filan sürmedim, hayır acıyla yüzümü de buruşturmadım; yalnızca, bu durumda yapılması gereken herhalde budur, diye düşünüp annemi eve çıkardım.

Eşdostanıdık benim hiç ağlamamamı çok beğendi. Ablamannemyengem evin farklı köşelerinde, başlarında beşeraltışar kişi bir yandan her yerlerine kolonya sürer, felç olmuş gibi bir surat ifadesiyle gözyaşlarını bir an önce döküp kurtulmağa çalışır da onu bile tam başaramazken; abim kendini kaybetmiş bir şekilde oradan oraya koşturup bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeğe çalışıp bunu da beceremezken benim tüm telefonlara sesimi en ufak bile çatlatmadan sopsoğukuzak ama nazik cevaplar yetiştirmemi takdir ettiler. Misafirleri buyur edip paltolarını arka odaya özenle taşıdım (portmanto yetmemişti). Hoşgeldiniz, sağolun, hepimizin, hepimizin. Nereye oturacaklarını gösterdim. Sahibi olduğumuz dersanedeki sekreterlere kimlerin aranıp haberdâr edilmesi gerektiğini hatırlattım. Bunlar da artı puan topladı benim haneme. Ne kadar olgun olduğumu konuştu insanlar. Kimya hocası “senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten” dedi. Masadakiler kafalarını sallayarak katıldılar bu fikre. Bak 13 yaş küçük ağabeyinden, ama ondan ne kadar daha olgun değil mi, evet, hem çok da akıllı, bu kadar tembel olmasa da biraz çalışsa derece bile yapar diyorlar, hm hm, tabii tabii, babası da en çok onu severdi zaten, hep söylerdi değil mi…

Senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten. “Senin gibi”. Bu lâfı hep duydum; hâlâ da kesilmiyor arkası. Adetâ açık bir kitap gibi okur beni insanlar. Ne durumda ne yapacağımı ben bilmem, ama onlar bilir. Zevk yelpazem orta malı. Faruk mu? Kesin sever şunu. Öyle mi yapmış, halbuki hiç beklemezdik ondan bunu… Bu sıradanlığım ve tahmin edilebilirliğim canımı sıkıyordu önceleri, ama sonra kabullendim. Sırf bunu kırmak için inadına, hem de kendi arzularım hilâfına yaptığım ters hareketler de lisede kaldı. Buluğ çağı janjanlı bir çağ, sunduğu olanakları bazı bazı özlemiyor da değilim, ama yine de insan büyümeyi bilmeli, değil mi?

Bunları neden yazdım, inanın bilmiyorum. Çok daha basit ve kısa bir post olacaktı halbuki. Köyde babamın kütüphanesinden arta kalan kitapları karıştırırken üniversite mezuniyet yıllığını buldum alt raflardan birinde, onu anlatacaktim sadece. 1974-1975 Eğitim Yılı Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Istanbul-İzmir-Konya-Kayseri-Erzurum Ortak Yıllığı. En arkalarda bir yerde kocaman fotosunu da koymuşlar babamın. “Albüm Tertip Komitesi Başkanı” yazıyor. Ben hiç bilmiyordum, yıllığın dediğine göre dört yıl okulun izci takımı başkanlığını yapmış, üstelik futbol ve basketbol takımlarında da yer almış. Hep böyle sosyal adamdı zaten rahmetli. Bu yönden hiç ona çekmemişim. Ama yazdığı bir şiiri de geçirmişler yıllığa: Ey beyaz köyüm, karlı köyüm, hür yayla! / Bir gün ki, oruçluydu yamaç, dam, tarla / Yoldaydım uzaktan okunurken ezânın / İftar ettim bir dağ tepesinde karla. Eee, demek ki bu üstün yazı yeteneğimi, bu pek şiirli dilimi ben, işte babamdan almışım! Şu dünyada her şey genetik.

Geçelim. Aynı yıllıkta meşhur Ali Bulaç da var. Tabii o Istanbul mezunları kısmında. “Çağın zalim, rezil ve sefil olduğuna inanıyorum. Biz çağ üstüyüz. Çağ bize muhtaç ve bizi geriden takip etmek zorundadır” demiş Ali burada, ve eklemiş: “Çağdaş değilim!”.


Bak, Aliciğim, onda tamamen hemfikîriz.

> Devamını oku..

20090829

yabancı harf yasağının yetersizliğine dair ufak bir maruzat

Madem Kürt Açılımı denen illet gemi azıya almış vaziyette, açım açım açılıyoruz, küçük bir maruzâtım var. Biliyorsunuz kabaca bir dikdörtgen şeklindeki bereketli topraklarımızın, batıda yer kalmadığı için mecburen güneydoğusuna düşen illerinde devletimiz haklı olarak, Türk alfabesine ait olmayan x, q, w gibi Kürd harflerinin kullanımını yasaklamışdı. Kim akıl ettiyse bravo, üç maaş ikramiye verilsin arkadaşa, ama eksik yine de: bu yasaklamanın haklı olduğuna inanıyorsak (ki yoktur herhalde inanmayan) bu tavrın doğal olarak varması gereken yere gelmeli, tüm yabancı kelimeleri yasaklamalıyız, yalnız harfleri değil. Diyelim Jonathan. Evet tek tek bakıldığında buradaki her harf bizim alfabemizde de mevcut sanırsınız, ama aslında yalnızca bir göz aldanması bu. Bu harfler aynı harfler sayılamaz, en fazla şekildeş denebilir bunlara, çünkü hem okunuşları farklıdır, hem işlevleri. J gibi yazılır ama C diye okunur. O yazıyor, ama hayır A diyorlar. TH ikilisine zaten hiç girmeyelim. Yalnızca görünüşleri bizim özbeöz harflerimize benzeyen bu tür dış mihraklı ajan harflerden güzel Türkçemizi korumalıyız. Jonathanmış! Jonathan ne olm? Canıtın. Con Simit. Vaşington. Masaçuses. Kan. San Fransisko. Rasmussen (bu aynı).

> Devamını oku..

20090825

cinboku çayırı'na oturdum, ağladım

Bir çayırda oturmuş, geçmişi deşiyorum. Ben her yıl bu çayırda oturuyor, hep geçmişi deşiyorum. Sol tarafım sıkışıyor, o veya şu sebepten. Sebepler mühim değil: ne eşi bulunmaz bir acı bu, ne de sanki ilk gadrine uğrayan ben. Sebeplerin yok önemi: burada beni üzen, ve kalbimi felç eden, sebepleri değil acının, bizzat kendi varlığı:

Allahaşkına söyleyin, neye yarar acı?

Evrim: bu hikmetinden suâl olunmaz tanrı, acıya ne değer biçmiş, niçin üretmiş, neden saklamıştır? Çok daha yararlı şeyler geliyor benim bile aklıma şu vücûda eklenebilecek: kanatlar, daha kuvvetli ayaklar… dökülmeyen saçlar ya da. Gazeteleri okurken dikkatimi çekti, ne kadar çok gözlüklü insan var. Bozulmayan göz (X-RAY VISION!!) üretemez miydi Evrim meselâ, aklına mı gelmedi? Milyonlarca yıl vardı önünde düşünecek, işini daha sakin kafayla yapamaz, daha akıllıca adımlar atamaz mıydı? Ürete ürete kalp acısını, bir halta yaramayan bu duyguları mı üretti? Evrim, oğlum sen mal mısın?

Neyse. “40 yaşından sonra yaşamak ahlâksızlıktır” diye yazmıştı Dostoyevski. Aptallıktır, demeliydi belki. Ben şöyle demek isterim: 40 yaşından önce yaşamamalı insan. 40 yaşında doğmalı, sonra da fazla uzatmamalı bu hayatı.

> Devamını oku..

20090823

yüreğin kartalı

Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, ayak parmaklarım arasından görünen manzarayı seyrediyorum. Bir ev var misal; parmaklarımı kapadım mı: artık yok. Açıyorum: orada yine! Bu kocaman evin tüm varlığı, benim ayak parmaklarıma, parmaklarıma kumandanlık eden paşa gönlüme bağlı.

Koca bir evi! Ya Rabbi, koskoca bir evi! Pencereleri, kapıları, yan tarafta domates bahçesi, diğer tarafta traktör garajıyla tastamam bir evi, yalnız parmaklarımla yoktan var ediyor ve yalnız parmaklarımla hiçliğe yolluyorum anîden.

Kim daha mutluymuş, kim daha gururlu olabilir benden?

Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, arada, eh işte, gönül indirirsem kitap okuyorum birkaç sayfa.
Sonra yine hülyâlara,
tekrar aşkla yaratmağa,
sonra bir gazapla yıkmağa!

Uyanık ve uyurkenki rüyalarımda, buraların kralı: ben!

Süleyman gibi cinlerim yok belki emrimde, ama öyle olsaydı, bu meyvanın tadı, daha mı hoş olacakdı?
Belki Şarlman gibi tepeleme etler yığmıyorlar önüme, ama böyle diye, daha mı az zevk alıyorum şu yemekten? O buyurgan kânunlarıyla Hammurabi, benden daha mı doymuş hayata? Karıncalar koloni kurmuş, onları seyrediyorum bir süredir; ordularını seyrederken Hannibal Kartaca’da, bundan daha fazla mı heyecan doluymuş?

insanın kendini
nedenini bilmeksizin
iyi hissetmesi ne güzel:
ya da sınırlı bile olsa
seçimi olabilmesi;
ya da biraz aşkı,
nefrete
dönüşmeyen.
güvenin, dostlar, ama tanrılara
değil,
kendinize:
sorma,
anlat

cehennemin
gölgelerinde
ulvî
bir müzik
bekliyor
diyorum
size


Hâkânı bizleriz hayatlarımızın: hemen, şimdi, burada.
Bir uyku süresi hükümranlık, inanın, daha az görkemli değil Roma’dan.

> Devamını oku..

20090729

prens

Bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem — son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama benim sevmeyişimin bununla yok bir ilgisi. Bilakis: öyle severim iktidarı! Dünyanın hükümrânlığını bana verin bir günlüğüne, hiç sıkılmam, çekinmem, sevinçle kabul eder, gönlümce tepe tepe kullanırım bu gücü. Yumuşak huyluyum, korkmayın, çok bir kötülüğüm dokunmaz size. Yine de yanıltmasın bu yufka yürekliliğim: İşleri düzelteceğimden istemiyorum iktidarı, şu karman çorman şeye bir çekidüzen vereceğimden değil; sırf güç sevgisinden. Açgözlü de değilim fakat, bir günden fazlasına da göz koymam. Bu gücü tepe tepe kullanır, gün bitince arkama yaslanır ve şöyle derim: öyle severim şu iktidarı!

Bir hikaye size: Dünyayı ele geçirmek için kafa patlatan, birbiri ardına hain planlar kuran hırslı bir adam. Karizması yerinde, ama biraz deli sanki, arada bir, niye bilinmez, bir kahkaha koyveriyor. Nerden geldiğini kimsenin bilmediği servetini hep bu yola harcıyor, bir iki küçük mücadeleyi kazandığında bu iş oldu zannederek aceleyle seviniyor. Halbuki nerden geldiği belli olmayan bir servet onda yok sadece: bir de tüm hayatını bu adamı durdurmaya adamış, yakışıklı, çevik, dünyalar iyisi başka bir adam. Sert bir suratı var, küçüklüğünde bir büyük felaket geçmiş başından belli ki; ama kalbi o kadar yumuşak aslında. Yalnız bu kavgadan sıkılıyor dünya ahalisi, iyi adamı ellerinin tersiyle şöyle köşeye itip, “gel, al şunu” diyorlar hain planlar kurana, “al, veriyoruz sana dünyayı, ne yapacaksan yap; işte hepimiz emrindeyiz, dilediğince kullan bizi”. Hırslı adam önce belki bir seviniyor, belki çınlayan bir kahkaha bile patlatıyor ama hemen çöküyor bunun ardından, bir şeylerin ters olduğunu hissediyor, adını koyamıyor, adını koyamamak onu mahvediyor. Hiçbir şey demeden evine çekiliyor, tüm servetini dağıtıyor; umrunda değil artık hiçbir şey. Dünyalar iyisi adam zaten çoktan kaybetmiş yaşamının amacını, o da bir köşeye sinmiş, ağlamıyor, ağlamıyor ama ağlasa belki daha iyiydi: öyle boşluğa bakıyor, hiçbir şey demiyor. Gelip servetinden çalanlar oluyor, onlara da ses çıkarmıyor. Yıkılmış, bitmiş bir adam. Toplum böyle gaddar, böyle baskıcıdır işte. Kendisi için didinip duran bu iki adamı tek bir hareketle yıkıverir toplum. Toplum, ah sen ne zalimsin.

Her neyse, ne diyorduk — bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem. Son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama yok benim sevmeyişimin bununla bir ilgisi.

> Devamını oku..