4 Şubat 2012

yüz dört

Mezartaşlarında bir gariplik var.

Şöyle:
—Burada yatan, bu Hamdiye kim? Taşta Mahmut'un zevcesi yazıyor, ama Mahmut benim dedem ve dedemin Hamdiye diye karısı mı vardı? Yoktu. Var mıydı?
—Yok. O, aslında dedenin ağabeyi Mehmet'in karısı. Şurada "Hasan" diye yazan da aslında Mustafa dedenin mezarı.

Peki. Niye? Nüfus cüzdanları "kaymış". Mehmet'in cüzdanında Mahmut yazıyor. Dedeminkinde Mustafa. Gerçek Mustafa'nınkinde Hasan. Hasan'ınkinde Ahmet.
Peki. Niye? Köylük dediğin yerde hikayeler her seferinde farklı anlatılır, ama işin doğrusunu -sanırım- sonunda öğrendim:

En büyük kardeş, Mehmet, asker kaçağı. 1930'lar filan, herhalde. Asker kaçaklığı, tabii, ciddi iş, büyük cezası var. Ne yapmalı? Gümüşhaneli Laz'ın teki bunlara akıl vermiş: Mehmet'i ölü bildirin, onun bir küçüğü Mahmut'un hüviyetini ona verin, Mahmut bir küçük kardeşi Mustafa'nınkini alsın, Mustafa da en küçüğünüz Hasan'ınkini. Hasan'a da "kaydını yapmamıştık, kimliğini ancak alıyoruz" diye yeni cüzdan çıkarırsınız.

—Laz'ın fendi devleti yendi yani. Orası güzel de, keşke ölünce artık gerçek isimlerini iade etselermiş bari.
Annem:
—Oğlum, aklı veren Laz da, sonuçta alanlar da Laz.


Köy çok soğuktu. Cenazeyi kıldırmak için bilmemnereden gelen, dedemin eskilerden arkadaşı Hacı amca "Bu zaten iyi adamdı, hava soğuk, uzatmayalım, buna bu kadar dua yeter" diye bitirdi konuşmasını. Esprisi hoşuna gidince bir daha tekrarladı: "Buna bu kadar dua yeter!". Gülüşmeler. O da Laz, sonuçta. Herkes Laz.

Dedemin namazını böyle bir soğukta kıldık, sonra da cesedini babamın bir iki metre yanına gömdük. Babamın mezarı, aslında dedemin kendisi için kazıp hazırladığı bir mezardı. Dedem kendi mezarını kazmaya meraklıydı, kaç tanesini kazdı bilmiyorum, ama uzun yaşayınca hiçbiri kendine nasip olmadı, onun yerine tek tek oğullarını gömdü bunlara. İyi adamdı. Hüviyetinde "Mustafa" yazardı, ama gerçek adı Mahmut'tu. Her seferinde farklı sayı veriyorlar, ama -sanırım- 104 yaşındaydı.

Son sözü, "Hiçkimsenin bir faydası yok" olmuş.