15 Mayıs 2010

uzun sürecek bir günün sabahı

Etrafta insanlar, her yerde insanlar.

Çantamı yere bıraktım, bir çimen parçasına çöktüm, bekledim. Havada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, duruyor, sanki hareket edince o da beni takip ediyordu. Çevredeki ağaçların, bitkilerin sallanışından çıkarıyordum bunu: demek bir rüzgâr dolaşıyordu oralarda; ama burada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, duruyor, rüzgârı yanaştırmıyor. İklime göre giyinmeyi de oldum olası beceremedim. Çanta tıkabasa şortla doluyken ben kahverengi bir pantolonlayım. Yanıyorum. Alnımdan süzülen ter kirpiklerimden geçiyor, tuzu gözümü yakıyor. Yaksın. Kefaretimin küçük bir parçası olsun bu da. Silmeyeceğim.

Çadırların çevresinde insanlar var. Çadırların içinde de. Denizin içinde. Ağaçların üstünde. Ağaçların gölgesinde. İnsanlar. Varlar. İşte ben de vardım, oradaydım. Zaten başka ne bekliyordum? Burayı, hem de bu mevsimde bomboş bulmayı mı? İşin aslı, düşünmeden gelmiştim ben buraya. Dalgındım, ayaklarıma vermiştim tüm kontrolü, beni buraya sürüklemişlerdi. Öyle olsun. İnsanlar! Kefaretimin irice bir parçası olsun bu da. Gitmeyeceğim.

Çantamı yere bıraktım, bir çimen parçasına çöktüm, bekledim. Havada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, hâlâ beni takip ediyordu. İnsanlar çadırlardan çıkıp ağaçlara tırmandılar. Denizlerden fırlayıp çadırlara koştular. Gölgedekiler uyanıp aydınlığa çıktı. Güneştekiler ısınıp gölgelere sığındı. Belli bir şey düşünmeden, ama hep düşünerek bu sıkıntılı karnavalı seyrettim. Neredeyse gülümseyecektim.

Gelmiştim.

12 Mayıs 2010

the horror! the horror!


Hayır, olanaksız; bir kişinin, ömrünün belirli bir dönemindeki yaşama duygusunu verebilmesi olanaksız -onun gerçeğini, anlamını veren- onun kavranması güç, derin özünü… Olanaksız bu. Düş gördüğümüz gibi yaşıyoruz: yapayalnız. —Marlow s.43


‘Dehşet! Dehşet!’. Dehşet, evet. Ama ne? Ne?

Tam olarak öğrenemiyoruz hiç ne olduğunu, Conrad söylemiyor o kadarını. Bilmiyoruz, ama insanın kalbini eline alıp bakamaması, onu böyle dolaysız bilememesi gibi bir şey bu en fazla; yoksa kalbin attığından, orada olduğundan eminiz ve olur da unutayazarsak, tehlikeye fazla yaklaştığımızda yükselen atışları hatırlatıyor nasılsa varlığını.

Karanlığın Yüreği’ndeki dehşet hissi de böyle. Tamir edilmesi gereken bir gemi, incelip sığlaşan bir su yolu, beş metre ardını göstermeyen sık bir orman… devamlı yenisiyle karşılaşılan engeller var aramızda onunla, ama orada olduğu da muhakkak. Bu katman katman uzaklık yalnızca hikayenin kendisi için değil, bize aktarılışı için de geçerli hem: Kurtz’ün dehşeti, Marlow’un dehşeti değil. Marlow’un dehşeti de bizimki değil. Dehşet, karaya boyalı matruşkalar gibi kendi içinden kendini doğurarak, ama her doğumda biraz daha küçülerek ulaşıyor bize.

5 Mayıs 2010

çekirdek ve sis


When Lord Henry had sat down again, Mr. Erskine moved round, and taking a chair close to him, placed his hand upon his arm.

"You talk books away," he said; "why don't you write one?"

"I am too fond of reading books to care to write them, Mr. Erskine. I should like to write a novel certainly, a novel that would be as lovely as a Persian carpet and as unreal."
Oscar Wilde, The Picture of Dorian Gray

Hiçbir şey açıklamayan bir yazarlığı oldu M ’nin. İçine mânâlar tıkıştırılmış bir çekirdek yaratmakdan özenle kaçındı. Hayır, bu bile değil: bir çekirdek yarattı kesinlikle, ama içine hiçbir mânâyı sokmadı. Yine de onu okuduğunuzda her şey berraklaşıyordu sanki. Nedenini göremiyordunuz, ama böyleydi bu. Kaos, diyenler oldu; ama kaosun hacmi yeterince büyükse ister istemez örüntüler oluşur kendiliğinden; belki bölük pörçük, belki çok kısa ömürlüdürler, ama mutlaka oluşurlar. Lekesiz, gerçek kaos ancak bilincin yıkıcı gücüyle yaratılabilir. M ‘nin yazarlığı da böyleydi: en iyi soyut tablolar kadar estetikti kitapları, ama benzeriyle bir araya gelerek belirgin bir mânâ ortaya çıkarmaya çalışan kelimelere, göstericilere yürüyüş yaptırmamaya and içmiş polis hışmıyla saldırırdı. Edebiyatının tüm gücü de buradaydı belki: havada asılı duran semboller sisinden tüm lüzumsuz, mânâsız parçacıkları kendine çekiyordu ve sis inceliyor, çekirdek irileşip sis inceldikçe her şey berraklaşıyordu.

O’nun yazarlığı, bir tür kamikazeydi. Edebiyat ülkesini kurtarmak için kendini fedâ eden bir intihar bombacısı. “Ben saçmalığı yazacağım. Saçmalığı yazacağım ve bunu yaparken sözlerime tamamen sadık kalacağım: kitabımda saçmalığı sergileyip yüce bir mânâya ulaşmayacağım. Sadece saçmalığı yazacağım” dedi, yapılmasına rıza gösterdiği tek röportajında.

Kendi varoluşuna sadakatinde tavizsizse “büyük” olabilirdi böyle bir edebiyat ancak ve M, saçmalığa tamamen sadık kaldı. Yazmayı bitirdiğinde kitaplarının kapakları arasında yalnızca saçmalık, dışında da geri kalanlar vardı.

1 Mayıs 2010

iltifat

Bir alışkanlığım var: hitâba nasıl başlayacağımı bilemediğim kadınlara, saçlarınıza bir şey mi yaptınız? diye soruyorum, inceler bir ifade takınarak. Hep işe yarar. Hayır kestirmemiştir saçlarını, ama salmıştır bugün, halbuki topluyordur genelde —tabii, o da salınmış seviyordur aslında, ama böylesi de o kadar rahat ki! Hem, geçen görüştüğümüzde ne kadar yağlıymışdır saçı (ah, zaten o gün tamamen dağılmış durumda değil miymişdi?). Bugün yıkamıştır saçlarını, ondan bana farklı gelmiştir herhalde.

Herhalde.

Tüm bunları söylerken parmakları hep kafasıyla uğraştadır; lâfı bitince elini de indirir, ve bana teşekkürlerini bildirir. Bir farklılık var sanki, dedim size; ama hanımefendi: iyi bir şey kastettiğim gerçekten o kadar kesin mi?