29 Ekim 2007

habersiz buluşma

> Flickr set



Bu pazar günü de, geçen hafta olduğu gibi Sakıp Sabancı Müzesi'ndeki "Habersiz Buluşma / Blind Date" sergisindeydim. Yine sadece ecnebi turistler vardı etrafta; bir arkadaşım "adamlar sanata düşkün" diye açıkladı ama ben bedava tekne ulaşımına bağlama taraftarıyım. Kanıtım da hazır: Orta yaşlılarından bir tanesi (ki hepsi öyle) Atlı Köşk'e çıkan kıvrımlı yolla, aynı yere kestirmeden çıkan merdivenlerin birleştiği yerde bana dönüp şöyle dedi: "Sergiye bunlardan hangisi ulaştırıyor?". Ben de "İkisi de, ama merdivenler dik ve yorucu, yol ise biraz daha uzun, ama daha konforlu çıkarsınız" dedim. San'atperver amca merdivenlere, karısına, kıvrımlı yola, bana ve tekrar merdivenlere baktıktan sonra karısına dönüp "Yan tarafta açık hava lokantaları gördüm, istersen oraya gidelim" dedi. Geri döndüler. Saat 16:30'da teknede hazır bulunuyorlardı ama, ve üstümden sarkan çanta, poşet ve fotoğraf makinesi gibi bilimum aksesuarla boğuşarak yorgun argın dönen bendenizin aksine gayet canlı ve tok görünüyorlardı. Sanat iyi güzel ama, karın doyurmuyor gerçekten.




Geçen hafta vakit yetmediği için gerekli sükûnetle gezemediğim üst katı dolaşırken saygıdan kırılacak gibi iki büklüm yanında yürüyen bir güvenlik görevlisi eşliğinde pahalı, kırmızı bir kürk giymiş, yaşlı bir kadın geçti yanımdan. Fazla Sartorialist takip etmenin bir yan etkisi herhalde, kıyafetini inceledim bir süre; söyleyeyim, kırmızı kürke açık yeşil bluz: hiç iyi bir fikir değil. Mütemadiyen sözlerini onaylayan görevliye içiçe geçen odalardan birini işaret etti sonra ve "Ben şu odada otururdum, tabi çok değişti şimdi" dedi. Duvarlarına anlaşılmaz karalamalar asılmış, ortasında koca bir camekan içinde Kuran ruloları bulunan odaya baktım ve "Eminim değişmiştir" diye düşündüm.


Bu içiçe geçen üç odanın ilkinin duvarında Simon Periton'ın başarılı "Mint Poisoner 2"si asılı, önündeki camekanda da Kadıasker Mustafa İzzet'in bir murakka'sı duruyor. Üçüncü odada da bunların simetriği olarak duvarda yine Simon Periton'dan başarısız "Mistletoe 2", önünde de bu sefer Hafız Osman'ın bir murakka'sı var. Müzenin sitesinde görmediyseniz, bunlardan ilkinin "Kaside-i Bürde" (uzunluğuna bakılırsa Kab bin Züheyr'inki değil, İmam-ı Subutî'ninki olmalı) olduğunu bilmenize imkan yok. Hiçbir hat yazısının bilgi kartında o levhada ne yazdığı, hangi hat tarzıyla yazılmış olduğu filan yazmıyor. Hiçbir tablonun isminin Türkçe çevirisi de yok.



Tekneye yetişmek için aceleyle çıkışa yürürken bir grup çocuğa rastladım. "Dünyanın en büyük mimarı" Zaha Hadid'in "Hana Handkerchief"leri önünde yere oturmuş müze rehberini dinliyorlardı. Rehber çocuklara Zaha Hadid'in yaptığı bu şeylerin neden hiçbir şeye benzemediğini anlatmaya çalışıyordu. "Sanatçılar eserlerini yaparken bir şeye benzetme ihtiyacı duymazlar, bu ihtiyacı hisseden kimlerdir? Biz. Yani seyredenler, ona bakanlar" gibilerinden bir şey dediğini anımsıyorum. Sonra anlaması zor birtakım cümleler daha kurdu; benim kafam karıştı ama çocuklar çok kavrayışlı bakıyorlardı. Önemli olan da bu; dünyanın en büyük mimarının bir şeye benzetme ihtiyacı duymadan yaptığı eserlerin karşısında oturan geleceğin bankacı ve müşteri temsilcileri. Büyüyecek ve boşluk bulabildikleri haftasonlarından birinde bedava teknelerden biriyle bir müzeye gidecekler; ama merdivenler çok dik görünecek gözlerine ve akıllıca bir seçim yapıp yandaki lokantada pastırmalı yumurta yemeye gidecekler. Hadid'in de zerre üzüleceğini sanmıyorum.

23 Ekim 2007

Žižek ve okuyucuları


The Guardian'da bugün, gözde "ortodoks Lacancı Stalinist"imiz Slavoj Žižek'in bir yazısı yayınlandı. Yazı "Türkiye, Batı'nın konforlu mutabakatında bir diken" başlıklı ve pek de derinlere inmeden, özellikle yakınlarda Sarkozy tarafından sürpriz şekilde¹ Quai d'Orsay'in (Fransız Dışişleri) başına atanan Bernard Kouchner'in "insancıl askerî müdahale" yandaşlığını² bir başlangıç noktası kılarak, nedenleri ve sonuçları imparatorluklar zamanındakinden aslen hemen hiç farklı olmasa da kıtalararası seferlerine artık cihanşümullüğü kendinden menkul bir insan hakları zırhını kuşanmış olarak çıkan Batı'nın bu çelişki içinde çırpınışını anlatıyor. Kullandığı örnek de, ABD'nin Irak'a ve meselâ İsrail'in Lübnan'a girerken kullandığı rasyonelleştirme tezinin ("bu yabancı topraklar bize namertçe saldıran teröristlerin yetiştiği zehirli bir tarla ve insaniyet namına temizlenmeli") bir benzerini Türkiye Kuzey Irak'a yapacağı sınırötesi operasyon için kullandığında aynı Avrupa'dan gelen farklı tepkiler. Bu durumu iyice tatsız yapanın da "Türkiye'nin ötekiliğinden ziyade, [bizimle] aynı olduğuna dair iddiası" olduğunu söylüyor ve AB'nin Türkiye hakkındaki kafa karışıklığının, asıl sorunun Türkiye'nin değil, Avrupa'nın neliğine dair bir şaşkınlık olduğuna işaret ettiğini iddia ediyor. Bunlar zaten uzun zamandır dillendirilen şeyler ve Žižek'in getirdiği yeni bir açılım da yok; yazının son paragrafının cüretkârlığı dışında:

In his Notes Towards the Definition of Culture, the great conservative TS Eliot remarked there are moments when the only choice is the one between sectarianism and non-belief, when the only way to keep a religion alive is to perform a sectarian split from its main corpse. This is our only chance today: only by means of a "sectarian split" from the standard European legacy, by cutting ourselves off the decaying corpse of old Europe, can we keep the renewed European legacy alive. The task is difficult, it compels us to take a great risk of stepping into the unknown, yet its only alternative is slow decay, the transformation of Europe into what Greece was for the mature Roman empire, a destination for nostalgic cultural tourism with no effective relevance.

Cüretkârlığı ve birilerini kızdırmaya yönelik büyük potansiyeliyle parıldayan bu son cümleye rağmen yazının asıl ilgi çekici tarafı yazının kendisi değil, Guardian okuyucularının yorumları. Yorumlarda Žižek'i ırkçı ilân etmekten Huntington'la aynı kefeye koymaya kadar son derece eğlenceli şeyler var. Tabi, ne yapılması gerektiğine dair hazırlanıp paketlenmiş formülleri metin içinde bulamadıkça bir şey anlayamayanlar yepyeni bir insan türü değil ve bu bakımdan ancak anlık bir ilgi kaynağı olabilirler ama Žižek'in söylediklerini, anlatmak istediğinin tam tersi şeylere kaynak yapanları okumak her zaman öğretici. Tüm bu yorumları okuyup aklı karışanların imdadına ise, "Sosyalist John" adlı okuyucu şu mükemmel öneri ile yetişiyor: "Zizek, why don't you post a comment and tell us which interpretation of your last paragraph is correct?"

>
Turkey is a thorn in the side of a cosy western consensus, Slavoj Žižek, the Guardian
---------------
1 Kouchner, bakanlık teklifini kabul ettiği için Sosyalist Parti'den ihraç edilmişti
2 Kouchner, buna ilişkin eleştirileri, söylemek istediğinin askerî müdahale yandaşlığı olmadığı, çözüm yolunun diplomasi, diplomasi ve daha çok diplomasiden geçtiğine inandığını savunarak karşılamıştı. Ama nükleer programıyla hiçbir uluslararası anlaşma ve yasayı çiğnemekte olmayan (en azından bu "diplomasi" isteği ve tehdidi bir iki yıl önce başladığında böyleydi) İran'a "ama biz sana güvenmiyor ve inanmıyoruz, sen bizim gibi bu güzel insan haklarını icad etmiş muhteşem bir medeniyetten gelmiyorsun ve bize hesap vermek zorundasın" demenin Žižek'in metninde nereye oturduğunu da Sosyalist John'a sormaya gerek yok herhalde.

12 Ekim 2007

dink ve seropyan


> Flickr

İlki 18 Temmuz'da yapılmıştı, dünkü duruşmada da karara varıldı: Arat Dink ve Sarkis Seropyan, Hrant Dink'in 1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelemesi nedeniyle ceza aldığını -Agos gazetesi olarak- haber yaptıkları için 1 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkeme çıkışında Fethiye Çetin bunun altını, haklı olarak, ısrarla çizdi: Bir şeyin haberini verdikleri için ceza aldı bu insanlar! Temyize gidiliyor tabii, ama Türkiye vatandaşı Ermenileri ve diğer azınlıkları "yabancılar" olarak adlandıran bir Yargıtay'a sahibiz biz; cezayı belki de ancak "az buldukları" için bozarlar. Ecnebiler buna "a travesty of justice" diyor, Türkçesini de siz bulun.

7 Ekim 2007

yükselen küresel ırkçı hareketlerin bir uzantısı olarak Hrant Dink cinayetinin yeniden değerlendirilmesi

> Flickr set


6 Ekim / İletişim Yayınları'nda "Yükselen Küresel Irkçı Hareketlerin Bir Uzantısı Olarak Hrant Dink Cinayetinin Yeniden Değerlendirilmesi" paneli öncesi ve sonrasından portreler.

Yarımda başlayacaktı panel, ama gösterilecek belgesel ya yolda kaybolmuş, ya yönetmeni izin vermemiş yahut kimbilir başka ne olmuştu; düzenleyenler de bilmiyordu ne olduğunu ve böylece herhalde 1 saat geç başladık. Agos yazarı Markar Esayan konuştu ilkin; temel olarak "vatan sevgisinin" ve dolayısıyla milliyetçiliğin nasıl icad edilmiş bir şey olduğundan¹, milliyetçiliğin hiçbir türevinden hazzedilmemesi gerektiğinden ve Boğaz kıyılarının hiç de dünyanın en güzel yerleri olduğunu düşünmediğinden bahsetti: "Dünyanın her yeri güzeldir, Peru da güzeldir eminim, orada da yaşayabilirim". Çok sıkıntılı görünüyordu Esayan; Hrant'ın katlinden sonra hepimizin olması gerektiği gibi.

Sırasını karıştırdım şimdi: Ömer Laçiner mi konuştu önce, Turgut Tarhanlı mı? Turgut Tarhanlı yazıları gibiydi ama: Teknik. Bilhassa internet üzerinde iyice palazlanan milliyetçi eşekarısı yuvalarından ve bunlarla nasıl baş edilebileceğinden konuştu ve AİHM ile ilgili soruları cevapladı daha çok. O konuşurken ve mütemadiyen "aslında bir şeyler yapılabileceğinden, bunun o kadar da zor olmadığından" bahsederken aklımda belirip duran şeyi sonlara doğru Perihan Mağden dillendirdi: "Siz de yapabilirsiniz bunları meselâ, hem know-how'ınız da var".

Ömer Laçiner, Ömer Laçiner gibi konuştu. Temel olarak içinde sürüklendiğimiz bu akışa biraz yukarıdan bakmayı önerdi: Birkaç on yıldır süren, biraz da fazlaca uzayan bir milliyetçi kabarma içindeydik. Bu da geçecekti, önemli olan onun sonrasını düşünmek ve ona hazırlanmaktı ve hesap vermesi gereken bizler değil, "onlar"dı --milliyetçiler. Bir yerde de bizim entelektüellerimiz arasında Nietzsche ve meselâ Heidegger'den alıntılar yaparak konuşmanın nasıl moda olduğunu, halbuki bu gibi insanların zamanında hangi faşist fikriyat ve oluşumlarla elele kolkola olduğunu bilmemiz, unutmamamız gerektiğini söyleyiverdi. Panel çıkışında İmge -kabaca-, en azından bu iki filozof özelinde konuşursak, onların yüksek felsefe düzeyinde tartıştıkları ve söyledikleriyle, bu söylenenlerin avamdaki yansımalarının -ki bu yansıma bir tür düşünsel "yozlaşma" demekti- sonuçları arasında bu denli doğrudan bir ilişki kurulmasının yanlış olduğunu söyledi. Bir örnek olarak, Darwin'in evrim teorisinin sosyolojik alanda önünü açtığı, "Güçlü olan yaşamayı hak eder" düsturlu faşist hareketle, salt bilimsel bir teori olarak Evrim fikrinin birebir bağdaştırılmasının abartılı olduğunun savunulabileceğini gösterdim ben de. Ancak, böyle bir savununun yapılabileceğini söyledim yalnızca ben; yoksa bundan gittikçe daha fazla şüphe duyuyorum² --ama başka bir yazının konusu bu.
---------------
1 "...önce milliyetçilik fikrini ve onun serada büyütülmüş hali olan milliyetçiliği tartışmak istiyorum" ,Edward Said, Entelektüel s41
2 bkz. bazı vurgularına tamamen katılmasam da Nuray Mert'in haklı yazısı.

6 Ekim 2007

iran

Lisedeki bir tarih dersini hatırlıyorum. Sıkı Kemalist hocamız bize şöyle bir soru sormuştu: "İhtilâl ile Devrim arasındaki fark nedir?". Ben kalkıp "Bir fark yok, ikisi de aynı şey" demiştim; yanlışmış halbuki. Dediğine göre ikisi de bir ülkenin rejimini değiştirmeye yönelik hareketler olsa da çok büyük bir fark vardı aralarında: İhtilâl o ülkeyi ileri götürürdü, Devrim ise irticâydı, yani istikâmeti ters çevirirdi. O zamanlar şimdikinden bile cahil olduğumdan kafam karışmış, "Ama kime, neye göre geri? Buna nasıl karar verilir?" diye sormuştum sıra arkadaşım Ş.'ye. Hocamız bu iddiasını Rus Bolşevik Devrimini ve İran İslâm Devrimini örnek göstererek destekliyordu; bu iki bahtsız ülke, herhalde Tanrı onları Yüce Önder Atatürk gibi biriyle ödüllendirmemiş bulunduğundan, Türk İhtilâli gibi ilerici bir hareket yerine ancak böyle irticaî hareketlere sahip olabilmişlerdi.



Şimdi oturmuş, GTO'da yapacağımız İran Devrimi sunumu için hazırlık olsun diye yıllardır kitaplığımdan bana bakan ama bir türlü okuyamadığım Şahların Şahı kitabını okurken bu anıyı düşünüyorum. Pek çok diğer şey gibi İran da, onun Devrim'i de, bizler için tarih olarak çok yakın, mekân olarak çok yakın, ama zihin olarak çok uzak, muğlak ve kötücül kılındı her zaman. "Zihnî uzaklık" deyince bir şarkıyı anımsıyorum hemen:


orada uzanır gördük onları,
kolları birbirine sarılı,
korkularının ve
zihinlerimiz arasındaki uzaklığın
arasından bakıyorlardı.

Bu şarkı Ebu Garib hakkında, ama zihinler arası uzaklık baki kaldıkça sözlerin nesnesini istediğiniz kişilere ve ülkelere kaydırabilirsiniz. Hocamın İran'ı ve onu simgeleyen her şeyi müstehzî bir kolaycılıkla yaftalayıvermesi de aslen bu açıdan korkutucudur; istedikten sonra her türlü edime ve fikre mantıksal bir kılıf uydurabiliriz, ama asıl sorunun bu olmadığını anladığımızda -hiç anlarsak eğer- genelde çok geçtir. Kubrick şöyle diyor bir röportajında:

I think we tend to be a bit hypocritical about ourselves. We find it very easy not to see our own faults, and I don't just mean minor faults. I suspect there have been very few people who have done serious wrong who have not rationalized away what they've done, shifting the blame to those they have injured. We are capable of the greatest good and the greatest evil, and the problem is that we often can't distinguish between them when it suits our purpose.

Kitaba gelince... Ryszard Kapuscinski'yi tanımıyordum. Dili, anlatışı ve her satıra sinmiş hüznünün imâ ettiği diğerkâmlığı beni etkileyince biraz araştırma yaptım. Kapuscinski tamı tamına 27 (yirmi yedi!) devrim ve darbeye tanık olmuş ve bu tanıklıklarını aktardığı yazılarıyla öyle ünlenmiş ki ölümünü takiben "Dünyanın tercümanı", "Çağımızın Herodot'u" ya da "Dünyanın en büyük muhabiri" gibi sıfatlarla anılmış. Kitapta asıl olarak Devrim öncesi ve sonrasında çekilmiş bazı fotoğraflardan yola çıkarak, yarı-kurmaca bir dille, ansiklopedik metinlerde kolayca kaybolan ama olayların vuku bulmasında tek tek kişi ve olgulardan belki daha derin etkileri bulunan ruhî iklimi anlatıyor. 2500 yıldır süregiden kesintisiz bir monarşiden malum molla devrimine giden yolda olanları okudukça insanın Fars ülkesi halkına acımaması, sempati duymaması ve nihayet niye böyle olduğunu daha iyi anlamaması imkansız. Uzunca bir alıntı:

Son iki hanedan tahta çıkmak, tahtı elde etmek uğruna pek çok masum insanın kanını akıttı. Kerman şehrinin istisnasız- tüm halkının öldürülmesini, gözlerinin oyulmasını emreden Ağa Muhammed Han'ı düşünün. Pretorlar gayretle işe girişmişlerdi. Şehrin sakinlerini sıraya dizmiş, büyüklerin başlarını kesmiş ve çocukların gözlerini oymuşlardı. Sonunda pretorlar düzenli aralıklarla mola vermelerine rağmen, kılıçlarını ya da bıçaklarını kullanamayacak kadar yorgun düşmüşlerdi. Halkın geri kalan kısmı hayatlarının ve gözlerinin kurtulmasını yalnızca bu yorgunluğa borçludurlar. Gözleri oyulmuş çocuklar daha sonra geçit töreniyle şehri terk ettiler. Bazıları kırlarda dolaşırken yollarını kaybettiler, çöle dalıp susuzluktan öldüler. Bazıları ise, insan bulunan bölgelere ulaşıp Kermanlılar'ın katli hakkında şarkılar söyleyerek yiyecek dilenmeye başladılar. O günlerde haberlerin yayılması zaman aldığından, onlarla karşılaşan halk çınlayan kılıçlar ve kesilip düşen başlar üstüne ağıtlar söyleyen çıplak ayaklı, kör edilmiş çocukların korosunu duyunca şok geçirdiler. Böyle gaddarca bir cezayı hakketmek için Kerman'ın ne suç işlediğini sordular. Çocuklar bu soruya cevap olarak işlenen suç hakkında ağıtlarında şunları söylediler: Babalarımız sabık Şah'ı barındırmış olduğundan yeni Şah onları affedemezdi. Gözleri oyulmuş çocukların geçit töreninin manzarası büyük merhamet uyandırır, halk onlara yiyecek verir; ancak serserilere dikkatle, hatta gizlice yemek verilmelidir, çünkü Şah tarafından cezalandırılıp gözleri oyulmuş küçük çocuklar son derece aktif türden bir muhalefet oluşturur ve muhalefeti destekleyen herkes de en yüksek cezaya çarptırılır. Görebilen çocuklar körlere kılavuzluk etmek için bu geçit törenine katılırlar. Sonra birlikte dolaşır, yiyecek arar ve soğuktan korunmaya çalışırlar, ayrıca Kerman'ın yok edilmesiyle ilgili rivayeti en uzak köylere kadar taşırlar.

Ve sonra bunu bir kenara bırakıp daha 32 yaşındayken, çocuk dolu bir okul otobüsüne çarpmamak için direksiyonu kıran, arabasının ön camından fırlayan ve boynu kırılarak ölen güzelim Füruğ'u düşünüyorum. Ülkesinin hüznüyle onunki arasında var mıydı bir alâka? Şah döneminde yaşadı ve bir askerdi babası. 17 yaşındayken mi evlendirilmişti? Biricik oğlunu bir daha görememe pahasına da olsa boşandı kocasından sonunda ve "Ali'ye Bir Gün Annesi Dedi ki:" şiirinde şunları yazdı:

Bir dünya
göbek atılan, dalkavukluk yapılan
evcilik oynanan, namus davası güdülen
ve sokaklarda avare avare dolaşılan
kara çadırlı birinin arapça okumasından zevk almak
seher vakitlerinin dünyası
Tophâne'de
idam seyretmek
geceyarıları
Ağa Bâlâ Hân'ın hikayesini hatırlayıp ağlamak
ağaların sokaklarda dolaştığı her zaman
ve hanımlarının da peşinden geldiği [...]
bu hastalık, pislik, kurtlarla dolu torbadan
götürüyor, alıp götürüyor
göğün temiz, saf sularına götürüyor
götürüyor Samanyolu'na

Bir de aşağıdaki video var. Zerdüşt'ten Ali'ye, Hayyam'dan Hafız'a ve oradan Ferruhzâd'a, oradan Behrengi'ye, oradan Şeriati'ye ve Behzad'a, İran son bir yıldır beni gittikçe daha da büyüleyen bir şey oldu çıktı. Vaciplikten geçti artık, Isfahan'ı görmek farz oldu.

> Vimeo.