13 Nisan 2010

eşcinsellik ve(silesiyle) islâm: giriş

Bütün bu gürültü patırtı arasında entelektüele düşen görev, ilkin İslâm’ın karmaşık, heterodoks yapısını vurgulayan bir yorum getirmek —yönetenlerin İslâm’ı mı, yoksa bâtîni şairlerle mezheplerin İslâm’ı mı, diye soruyor Suriyeli şair ve entelektüel Adonis—; ikinci olarak da İslamî otoritelerin Müslüman olmayan azınlıkların, kadın haklarının ve modernliğin kendisinin meydan okumalarıyla dogmatik ya da sözde popülist nameler okuyarak değil, insani bir duyarlılıkla, dürüst değerlendirmeler yaparak yüzleşmesini istemektir.
İslâmda entelektüel için bunun yolu, meydanı kuzu kuzu siyasal hırsları olan ulemâya ya da karizmatik demagoglara bırakmaktan değil, içtihatın, yani şahsî tefsirin canlandırılmasından geçer.
Edward Said, Entelektüel, 1993, s.52

Bakan açıklama yapıyor: eşcinsellik hastalık —çünkü kendisinin normal olduğunu biliyor bakan, ve sağlığından da bir şikayeti yok çok şükür ve başka türlüsünü aklı almıyor onun. Mütedeyyin sivil toplum kuruluşları ona destek çıkıyor. Gazetelerde din-eşcinsellik kavgaları. Hilâl Kaplan İslâm’ın bu konudaki tavrını açıklıyor: hastalık değil ama günah. eşcinsel haklarını destekleyemeyiz, ama zulmetmek de yasak —çünkü belli ki Kaplan, «zulüm»ün yalnızca çıplak kıçta patlayan bir kemer, eve dönerken karanlık bir köşeye çekilerek atılan birkaç yumruk, uzak bir Arap ülkesinde kafasına kadar gömülü bir vücuda savrulan bir taş olduğunu düşünüyor . Websitelerinde bazı ateistler bunu değerlendiriyor: hem müslüman hem demokrat olunamayağına kanıt işte size! —çünkü belli ki onlar için din, ciddiyet ve ilgiyle değerlendirilmesi gereken binyüzlü toplumsal bir olgu değil, gazete köşelerinden vâz edilen dogmalardır sadece; ve youtube’da salyalar saçarak anlaşılmaz lâflar savuran sakallı suratlardır belki, ve belki lisede harcıalem ahlâk nutukları atan, sıraların üstünde namaz kıldıran mendebur din hocalarıdır yahut.
Sağlığım yerinde çok şükür, gay değilim, ama bu artık kişisel de bir mesele benim için. Beyler bayanlar! Canınız cehenneme. Canınız cehenneme! Kimden bahsettiğinizin, kimin adına konuştuğunuzun farkında mısınız? Müslümanlar! Yani Mısır’da ifade özgürlüğü kısıtlansın diye fetva veren El-Ezher imamı.  Yani Filistin’de beline bomba bağlamakdan başka yolu kalmamış kadın. Bülent Ersoy. Metallica konserine gidenleri kan içici müsveddeler olmakla suçlayan Ali Bulaç.  Kan içici bir müsvedde olan ben! Bütün bu insanları, Batılı bakış açısının işine öyle geldiği için tektipleştirmesine —haklı olarak— isyan ettiğiniz, bu zalim mantık karşısında görelilik kuramlarına sarıldığınız, binbir rengine dikkat çektiğiniz, bizzat binbir renge ayırdığınız dünya çevresinden 2 milyara yakın insanı, konu bu olunca, işinize öyle geldiği için bir hamlede birleştirmeyi, renk menk dinlemem sen müslümansın, diyerek tektipleştirmeyi içiniz kaldırıyor, öyle mi?

Bu —uzun olacağını tahmin ettiğim— şahsî tefsire, Edward Said’in aziz anısı hatrına başladım. Başta alıntıladığım şu paragrafın güzelliğine bir bakın! Bu paragrafı bir müslüman düşünürden duyamamış olmak, Hristiyan olarak doğmuş, bir inanan olarak yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğim birinden okumuş olmak beni üzdüğü için başladım. Böyle teolojik-fıkhî yönü ağır bir konuda yanılmazlık, hakikati bulmuşluk iddia edecek değilim; aksine, becerebilirsem, böyle bir tavrı yermiş olacağım. İslâmî geleneğin tozlara terk edilmiş bir odasında çok güzel bir deyim vardır: içtihatta bulunanlardan doğruya isabet edene 2, edemeyene 1 sevap yazılır, denir. İşte buna güvenerek başladım. Ben bu yazıya, tüm bu tartışmalarda taraflarını sıklaştıranların kullandığı kaba dil ve güç gösterisinden, trajik bir konu olarak insan’ın gerektirdiği fikrî ihtimamdan uzak, tereddüdlü nezaketten yoksun tavırdan bıktığım, ve bu tavrın bana sorulmadan benim adıma kullanılıyor olmasından tiksindiğim için başladım. Yanlış cevap vermekden korkmuyorum; cevap bir taneyse zira, isabet ettirememiş olmak benim hakkımda yepyeni bir şey ifşa etmeyecek, ama tek derdimin herkes ıskalarken doğru cevabı tutturmak, bu haklılıkla gerinmek olduğu bana gösterilseydi, gerçekten kaybettiğimin ilanı o olurdu. Bu kibirden Allah’a sığınıyorum. Tereddüd ve ihtimam. Tek derdim bu.

İyilikden ve günahdan sormak için Muhammed’e giden Vabısa b. Mabed’e şöyle demiş peygamber: Nefsine danış, kalbine danış Vabısa! İyilik, nefsin razı olduğu, kalbin sükûnla karşıladığı şeydir. Günah da içi tırmalayan ve göğüste tereddüd doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar, sen kalbine danış!  İşte ben de öyle yaptım. Başlayalım.