29 Ağustos 2009

yabancı harf yasağının yetersizliğine dair ufak bir maruzat

Madem Kürt Açılımı denen illet gemi azıya almış vaziyette, açım açım açılıyoruz, küçük bir maruzâtım var. Biliyorsunuz kabaca bir dikdörtgen şeklindeki bereketli topraklarımızın, batıda yer kalmadığı için mecburen güneydoğusuna düşen illerinde devletimiz haklı olarak, Türk alfabesine ait olmayan x, q, w gibi Kürd harflerinin kullanımını yasaklamışdı. Kim akıl ettiyse bravo, üç maaş ikramiye verilsin arkadaşa, ama eksik yine de: bu yasaklamanın haklı olduğuna inanıyorsak (ki yoktur herhalde inanmayan) bu tavrın doğal olarak varması gereken yere gelmeli, tüm yabancı kelimeleri yasaklamalıyız, yalnız harfleri değil. Diyelim Jonathan. Evet tek tek bakıldığında buradaki her harf bizim alfabemizde de mevcut sanırsınız, ama aslında yalnızca bir göz aldanması bu. Bu harfler aynı harfler sayılamaz, en fazla şekildeş denebilir bunlara, çünkü hem okunuşları farklıdır, hem işlevleri. J gibi yazılır ama C diye okunur. O yazıyor, ama hayır A diyorlar. TH ikilisine zaten hiç girmeyelim. Yalnızca görünüşleri bizim özbeöz harflerimize benzeyen bu tür dış mihraklı ajan harflerden güzel Türkçemizi korumalıyız. Jonathanmış! Jonathan ne olm? Canıtın. Con Simit. Vaşington. Masaçuses. Kan. San Fransisko. Rasmussen (bu aynı).

25 Ağustos 2009

cinboku çayırı'na oturdum, ağladım

Bir çayırda oturmuş, geçmişi deşiyorum. Ben her yıl bu çayırda oturuyor, hep geçmişi deşiyorum. Sol tarafım sıkışıyor, o veya şu sebepten. Sebepler mühim değil: ne eşi bulunmaz bir acı bu, ne de sanki ilk gadrine uğrayan ben. Sebeplerin yok önemi: burada beni üzen, ve kalbimi felç eden, sebepleri değil acının, bizzat kendi varlığı:

Allahaşkına söyleyin, neye yarar acı?

Evrim: bu hikmetinden suâl olunmaz tanrı, acıya ne değer biçmiş, niçin üretmiş, neden saklamıştır? Çok daha yararlı şeyler geliyor benim bile aklıma şu vücûda eklenebilecek: kanatlar, daha kuvvetli ayaklar… dökülmeyen saçlar ya da. Gazeteleri okurken dikkatimi çekti, ne kadar çok gözlüklü insan var. Bozulmayan göz (X-RAY VISION!!) üretemez miydi Evrim meselâ, aklına mı gelmedi? Milyonlarca yıl vardı önünde düşünecek, işini daha sakin kafayla yapamaz, daha akıllıca adımlar atamaz mıydı? Ürete ürete kalp acısını, bir halta yaramayan bu duyguları mı üretti? Evrim, oğlum sen mal mısın?

Neyse. “40 yaşından sonra yaşamak ahlâksızlıktır” diye yazmıştı Dostoyevski. Aptallıktır, demeliydi belki. Ben şöyle demek isterim: 40 yaşından önce yaşamamalı insan. 40 yaşında doğmalı, sonra da fazla uzatmamalı bu hayatı.

23 Ağustos 2009

yüreğin kartalı

Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, ayak parmaklarım arasından görünen manzarayı seyrediyorum. Bir ev var misal; parmaklarımı kapadım mı: artık yok. Açıyorum: orada yine! Bu kocaman evin tüm varlığı, benim ayak parmaklarıma, parmaklarıma kumandanlık eden paşa gönlüme bağlı.

Koca bir evi! Ya Rabbi, koskoca bir evi! Pencereleri, kapıları, yan tarafta domates bahçesi, diğer tarafta traktör garajıyla tastamam bir evi, yalnız parmaklarımla yoktan var ediyor ve yalnız parmaklarımla hiçliğe yolluyorum anîden.

Kim daha mutluymuş, kim daha gururlu olabilir benden?