25 Ağustos 2009

cinboku çayırı'na oturdum, ağladım

Bir çayırda oturmuş, geçmişi deşiyorum. Ben her yıl bu çayırda oturuyor, hep geçmişi deşiyorum. Sol tarafım sıkışıyor, o veya şu sebepten. Sebepler mühim değil: ne eşi bulunmaz bir acı bu, ne de sanki ilk gadrine uğrayan ben. Sebeplerin yok önemi: burada beni üzen, ve kalbimi felç eden, sebepleri değil acının, bizzat kendi varlığı:

Allahaşkına söyleyin, neye yarar acı?

Evrim: bu hikmetinden suâl olunmaz tanrı, acıya ne değer biçmiş, niçin üretmiş, neden saklamıştır? Çok daha yararlı şeyler geliyor benim bile aklıma şu vücûda eklenebilecek: kanatlar, daha kuvvetli ayaklar… dökülmeyen saçlar ya da. Gazeteleri okurken dikkatimi çekti, ne kadar çok gözlüklü insan var. Bozulmayan göz (X-RAY VISION!!) üretemez miydi Evrim meselâ, aklına mı gelmedi? Milyonlarca yıl vardı önünde düşünecek, işini daha sakin kafayla yapamaz, daha akıllıca adımlar atamaz mıydı? Ürete ürete kalp acısını, bir halta yaramayan bu duyguları mı üretti? Evrim, oğlum sen mal mısın?

Neyse. “40 yaşından sonra yaşamak ahlâksızlıktır” diye yazmıştı Dostoyevski. Aptallıktır, demeliydi belki. Ben şöyle demek isterim: 40 yaşından önce yaşamamalı insan. 40 yaşında doğmalı, sonra da fazla uzatmamalı bu hayatı.