26 Temmuz 2009

mutluluk

Zizek “sizi ne depresif yapar?” sorusuna “aptal insanların mutluluğunu görmek!” diye cevap vermiş. Gevezelik etmiş, fazla söylemiş; yalnız şöyle diyebilirdi halbuki: Mutluluk. Akıllı adam zaten mutlu olamaz. O hiçliğin farkına varmış, hiçlikse bu günahına karşılık onu paralamıştır. Hiçlik o denli âdildir işte. Mutluluksa aptallara mahsustur, onların kendini bilmezliklerinin neminde büyüyen bir mantardır. Duman gibidir, dibinde tütmekte olan bir aptal bulursunuz mutlaka. Daha önce anlattım: efkâr, “fikirler” demektir Arapça’da. Fikir, hele birden çoksa, fikirler olmuşsa artık, efkâr olmuşsa çoğalıp, acı verecektir sana. Efkârlı adam da bunun için içer ya: zulmetmekten başka şey bilmez bu aklımızdan, onun işkence oyuncakları olan fikirlerden ancak böyle kurtulunur çünkü. Mutluluk aptallıkta, bilmemekte, hatırlamamaktadır da, ondan içer işte efkârlı adam.

Bir erkek tanıdım, mutlu olup olmadığımı sormuştu bana. Mutluluğumla sarhoştum, bu ayıbımı saklayamadım: Evet!, dedim. Şaşırmıştı biraz. Beni akıllı bir adam addediyor, bu cevabı ummuyordu belli ki. Yıllar oldu ben bu cevabı vereli. Bu yıllarda başımdan fenâ şeyler geçmedi, payıma bazı talihsizlikler düşmedi değil, ama hep avuttum burada kendimi: İşte, dedim, bir adım attım mı bana acı veren mekânda değilim artık, işte biraz bekledim mi bana acı veren saniyeler geçti gitti; saniyelerin huyudur bu hem, duramazlar, sen yalnızca beklemeyi bileceksin. Çok eskiden mutsuzluğu da tatmış idim, ama şu var ki kaybettim. Yataktan kalktım mı güneşe hayran, bakıyor, kuşlar şakıyorsa onları gülümseyerek dinliyor, şakımıyorlarsa şakıdıklarını varsayıyorum. Yedim içtim semirdim çok; başarıyla, mutlulukla gevşedim adetâ, anlıyor musun? Geceleri mistik şeyler bile düşlüyor, kendimi karanlıkla, alevlerle korkutuyor, bu korkumdan zevk alıyorum.

Bahtiyar Faruk…

Bir de kadın tanıdım, mutsuzdu hep. Gülmediği belki tek saniye geçmiyor, ne var ki bunun farkında değilmiş gibi görünüyor, kendini mutsuz addediyor, günün sonunda somurtarak giriyordu yatağa daima. İşte ben bu asık suratına kandım, onu bir tür bilge, İngilizlerin deyimiyle bir tortured soul sandım. Böyle sandım da onunla konuştum. Şu çıktı bu uzun konuşmadan: mutsuz değildi hiç bile, yalnız kendini bilmezlikte aşırıya kaçmış, bu onun aklını karıştırmıştı biraz. Şu kapıya el atmış, ne kadar uğraştıysa açamamış, hemen sonraki kapıya uzanmıştı bir umut. Binbir zahmet, hayır bunu da aralayamamış, böyle böyle odada dört dönmekten yorulmuş, ağlayarak bir köşeye sinmişti sadece. Huysuz, şımarık bir çocuk. Kapıları iterek açmağa uğraşıyordu, çekmesi lâzımdı halbuki. İşte hepsi bu kadar. Biraz dinlendikten sonra belki bunu kendi akledecek, belki tamamen talihin cilvesiyle açacaktı birini. Kapıyı açacak, açmakla tatmin olacak, ah ne kadar aptalım, çekmem gerekiyormuş yalnızca, hahaha!, diyecekti kapı aralığında. Huysuz, şımarık bir çocuk: bu başarı da uzun zaman idare edemez onu, yine somurtarak girmeye başlayacaktır yatağa. Ama tıpkı mutluluğu gibi geçici, sahte bir mutsuzluktu onunki, anlayacağınız.

Gerçek mutsuzluklar lâzım insana.