4 Mayıs 2009

sevgili laikçi kardeşim,

Gazetelere birlikte bakıyor, topraktan silahlar fışkırdığını okuyoruz. Ben endişeyle geriliyorum; seninse bir alaycı gülümseme yerleşmiş suratına. “Gömdükleri gibi çıkarırlar elbette” diyorsun ve dipçikle kafası ezilen bir çocuğu seyredip “onu oraya gönderen” PKK’ya küfrediyorsun. “Yanlış bir… mânâsız bir inanca kilitlemişler kendilerini bilinçsizce” de diyorsun arada. Sonra: “inançla işi olmamalı akıllı bir adamın, hele bu çağda, bilginin çağında”. Bu noktada seninle tartışmamız bitiyor, sevgili aydın kardeşim. Bu aşamayacağımız bir engel; başka düzlemlerde ikâmetteyiz artık. İnanç, ucunun vardığı yer hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadığın yolların kavşağında, bunların birinden yürümeye karar verdiğin, bir seçim yaptığın anda doğar. Zaten o kavşakta durup etrafı da seyredemezsin, zaman arkandan seni iteler. İnanç, dolayısıyla, iradenin bir ürünüdür. İnanç, dolayısıyla, iddia ettiğin gibi bilinçsizlik değil, bilincin kendisidir. Bu bilincin yanılmayacağı anlamına gelmez elbet; öyle şey olur mu? Daha çok, onun sınırlarına işaret eder diyelim. İnanç, dediğim gibi senin Hakikat’i kavrama istidâdının yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, tüm yönlerine hakim olmadığın şeyler hakkında vardığın her kanı aslen inancın birer adımı ise, bu, yaşamda zaten inançtan başka bir şey olmadığı anlamına da gelir. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” mi demişti Eflâtun? Hayır, Sokrat olmalı. Mühim değil: kim dediyse, bunu elbet mütevazılığından söylemedi —filozofun mütevazısı nerde görülmüş? Mütevazılığından değildi. Bildiği bir şey vardı. Bildiği bir şey vardı.

Şüphe’nin tek kesin bilgi olduğu bir zamanda ideoloji ve inanç yaşamın her zerresine sızmış demektir. Belki bunların bir kısmı Hakikat’e de isabet ediyordur. Kim bilir? O kadar çok konuşuyoruz ki. Kalbine dolan bir berraklıkla hissedersin bazen: “gerçekler”, hep beraber zikrettiğimiz, sonra reddedip bayrağını başkasına devrettiğimiz bu lâf yığınları arasında bir yerlerde duruyor olmalıdır mutlaka. Sanki. Ama gördüğünde onu tanıyacak göz kimde var?

İnanç bilincin kendisidir dedik. İnanç da bilinç gibi özgürdür de diyelim. Ama bu özgürlük ona zorla dayatılmıştır. Özgür olmaya mecburdur. Hem de kolundan bacağından başka özgürlüklerin edimlerine zincirlenmiştir. Bu da özgürlük sayılmaz, diyebilirsin. Senin söylediğin mânâda özgürlük ama, ölümdür ancak. Bunu gerçekten istiyor musun? Tanrı özgürdür. Ve bu yüzden, ölüdür. Seni ölümden sonrasında beklemesi de bu yüzdendir. Ölüm bir mekân değişimidir yalnızca ve biz şimdilik burada başbaşayız, birlikte yalnızız. Tanrı yoktur. Yahut vardır, ama sınırsız özgürlüğünde hapsolmuştur. Sen şimdi sınırlı da olsa cüz’î özgürlüğünle hareket edebiliyorsan bu tam da zincirlerine tutunarak yolunu bulabildiğinden değil mi? Tanrı bu zincirlerden mahrum: kendi yarattığı evrene iliş(e)meyişi bundan değil mi? Biz teker teker öleceğiz ve belki de her birimizin ölümü O’na zincirlerinden birini iade edecek. Kıyamet, bu iadenin tamamlandığı gündür. O gün Tanrı tüm zincirlerine kavuşacak ve sınırsız olmayan, ama bir mânâsı olan tek özgürlüğü, işte ancak o zaman yakalayacak… Ama şimdi bunları geçelim, sevgili laikçi kardeşim. Burada iş benim avucumdan kaymaya başlıyor, zihnim bu sonsuzluğa erişemiyor.
Hoş, sen de o kadar ileri gitmedin ya; gitsen de sorsan: “Nedir sonsuzluk?”, ben de aynı yere erişir ve cevap verirdim: “Sonsuzluk, sadece yaratılmamış zamandır, yaratılmamış zaman tamamen!”
Knut Hamsun, Son Mutluluk, s.19
Evet bunları geçelim. Hem mecâzlara yöneldikçe insan, bunların müteşâbihliğinde kendini hapsedebiliyor; daha iyi anlamak için eteklerinden yakalayıp maddeye bağladığımız anlamlar maddenin basit doğasıyla zedelenip büsbütün yoldan çıkabiliyorlar. Biz burada, şimdide kalalım ve düşünelim: “PKK teröristtir, bu nedenle de onunla konuşulmamalı, hele masaya hiç oturulmamalıdır” diyorsun. Bence de PKK terörist. Ama devletimiz de öyle değil mi? Şimdi rahatlıkla lanetlediğin bu terörü doğuran, önce kendi devletimizin terörü değil mi? Sana tarih anlatmayacağım. Sürüyle kitabı var, git onları oku; sürüyle anlatanı var, git onları bir dinle. Sana tarih anlatmayacağım, çünkü zaten sen de biliyorsun bunları; ama işte bu zikrettiğin zırvalara inanmayı seçiyorsun. Bu bir seçim meselesi. Dedim sana. Bu bir seçim meselesi tamamen ve ben “onlar”ın tarafını seçiyorum. Benim, oturduğum rahat koltuktan bunu ilân etmemin onlara hiçbir faydası yoktur belki. Belkisi ne, yoktur.  Ama bunun faydayla ne ilgisi var?

Seçmekle ilgisini bu işin, başka olaylarda da görüyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde beni telefonla arayıp yüce bir insancılllıkla neredeyse ağlayan, benim umursamaz yanıtlarıma şaşırıp köpüren de sen değil miydin? Beni yobaz mobaz ama nihayetinde “insan sevgisiyle dolu” biri diye bilirdin belki; belki hayalkırıklığına bile uğradın. Bunu anlamıyor değilim. Bir insanın öyle dramatik şekilde ölmesinde sevinilecek bir taraf yok elbette; ben de öyle yapmadım zaten; ama üzgünüm, o dağda yaşadıklarını kendi içimde simüle edince duyduğum korku ve acımadan başka bir sevgi ve merhameti de üretemedim. Ben ne bir meleğim, sevgili milliyetçi kardeşim, ne de bir aziz. Ben basit bir insanım. Senden daha iyi bir insan bile değilim ve Mevlânâ bu topraklarda öleli çoktan 700 seneyi geçti: onun aksine benim son derece kısıtlı bir havsalam, ondan daha da kısıtlı bir sevgi ve anlayış rezervim var. Bu rezervi akıllıca, hayır akıllıca değil, ahlâklıca kullanmak zorundayım. Dipçikle çocuk kafası ezenin de hikayesinde seni ağlatacak denli derin ve hüzünlü bir insanî drama vardır elbet. Sanat bunun örnekleriyle dolu. Ama sanat ahlâksızdır; belki gerekli bir ahlâksızlık, ama ahlâksızlık sonuçta: Sanat’ın ahlâksızlığı hafifmeşrepliğinden değil, asıl bu ütopik beklentisinden, insanları yapamayacakları şeyleri yapamadıkları için suçlamasından gelir. Çünkü ahlâk hiçbir zaman mutlak olamayacakken, insanları öyleymiş gibi yargılamak yapabileceğin en acımasız şey değil mi sence de? Gerçek yaşamın kavşaklarında dururken biz ve zaman arkamızdan iterken, sevgi ve merhametini kimden yana kullanacağını seçmek zorundasın bir yerde. Sen nasıl Kürtlere ve “diğerleri”ne bu insancıllığını yöneltmemeyi ama Muhsin’e yöneltmeyi seçtiysen, sevgili laikçi kardeşim, ben de kendi seçtiklerime yöneltmek zorundayım. İsa bir kez gerildi çarmıha çünkü yalnızca bir İsa vardı. Onun hesaplayamadığı şey, eklemlerinden akan kanının herkesin susuzluğunu dindirecek kadar çok olmadığıydı. Pek edebî bir derinlik yok bu seçimde belki, ve merhametimizin darlığına ne kadar yerinsek az, ama elimizdeki kadarını kullanmanın en doğru yolu bu kadar basit sanki.
--
Hamiş: Dağınıklığından, hiçbir iz takip etmemesinden belli oluyordur zaten ya, çok hızlıca, alelacele yazılmış bir şey bu. Aklımdakileri hemen not etmek, sonra dönüp saçmalıkları ayıklamak için taslak olarak kaydetmiştim. Kaç gün geçti, geri dönüp düzeltmeye, yahut tamamiyle silip atmaya dermanım olmayacağını anladım. Bu haliyle yayınlıyorum, ne hali varsa görsün.

10 yorum:

  1. Bazi yerlerine katilmasam da guzel bir yazi. Herhalde iki ya da uc defa okudum. Yorum birakmak istedim. Vazgectim. herhalde ustume alinmadim yazilanalri ondan. Yani ne milliyetciyim, ne ittihatci, ne laik, ne allahci... Belki birileri yorumlar ve bir verimli tartisma baslar diye bekliyorum ama kimseler de yorum birakacak gibi gorunmuyor..

    Katilmasam da hakkini vermek gerekir; yazimi da (her ne kadar hemen oylesine not etmek icin yazilmissa da) konusu da guzel olmus...

    YanıtlayınSil
  2. Let the right One In cok guzel ama True Blood da o kadar fena degil. Ben sahsen jenerigine bayiliyorum. Gerci o vampir vampirden baska herseye benziyor ama... Kiz da aslinda biraz sanki, bir de o kopek adam da... Hmm, evet, sanirim True Blood'in jeneriginden baska matah bir yani yok.

    Yaziya gelince, ben de birkac defa gittim geldim okudum, yorum yazmak istedim, bir iki sefer basladim, beceremedim, geri biraktim. Kendini ifade etmeyi beceremeyenler icin neden burada da facebooktaki gibi begendim butonu yok diye bile soylendim, sonra bu teknoloji bizi bizden aldi yahu diye kendi kendime ayakustu kahvehane geyigi cevirdim.

    "ahlâk hiçbir zaman mutlak olamayacakken, insanları öyleymiş gibi yargılamak yapabileceğin en acımasız şey değil mi sence de?" cumlesini cok sevdim ama yazinin sonunda bu cumleden varilan sonuc, bu cumleden yola cikarak varilmasi gereken sonuc degil gibi sanki? Bilmiyorum, ne halt oldugumuzu bilmenin faydasi merhametsizligimize (yahut secilmis merhametimize) mesru bir zemin saglamak midir yoksa ne halt oldugumuzu bilerek herseye ragmen, cogu zaman da kendimize ragmen, kalpleri merhamet etmeye cabalatmak mi gerekir? Boyle birsey yapilabilir mi, yapilirsa samimi olur mu, bir derde deva olur mu emin degilim ama ne de olsa kan Tanri kani, kemmiyette yetmese bile mahiyette her gunahi temizlemeye yeter. :)

    YanıtlayınSil
  3. EG,
    Teşekkür ederim. Katılmayacağınız yerler olduğunu tahmin edebiliyorum. Şimdi okusam benim de çıkabilir; gerçekten tek seferde ve aceleyle yazdım çünkü. Yorumlar da birkaç yazıdır kesildi gerçekten; ama şikayet etmiyorum çünkü ben de yorum yazmaya çok üşenen biriyim :)

    PA,
    :) True Blood tam bir hayalkırıklığıydı, ama jenerik de bir o kadar güzel gerçekten!

    Sevdiğinizi söylediğiniz cümleden sonra vardığım yanlış sonuç neymiş ki, diye bir daha okudum ama ben yine oralara vardım sanırım. O yüzden merak ediyorum, neyedir itirazınız tam olarak? Acaba söylediklerim "nasılsa tam ahlâklı olamayız, bir taraf seçelim olsun bitsin" gibi mi anlaşılıyor? Kesinlikle o değil kastettiğim çünkü. "ne halt oldugumuzu bilerek herseye ragmen, cogu zaman da kendimize ragmen, kalpleri merhamet etmeye cabalatmak" gerekir diye düşünüyorum; hep buna inandım. Tek söylediğim, bu çabayı sarf ederken bu çabanın semeresini asla tam olarak alamayacağımızın farkında olmak, farkında kalmak gerektiği. Ve insanları ahlâk ile yargılarken bu farkındalığın getirdiği bir ihtiyâtı hep taşımak gerektiği. Ama itirazım ve endişem, bu ihtiyâtın, karşı çıkmamız gereken şeylere karşı çıkmamızı sekteye uğratacak bir pasifliğe dönüşme ihtimaline yönelik. Bunu yapmak, zaten tümüne asla ulaşamayacağımız ahlâkın elimizdeki kadarını da haybeye harcamak olur, gibi bir şeyler demişim sanırım. Diyememiş de olabilirim.

    YanıtlayınSil
  4. Aslinda siz de farkli birsey soylemiyormussunuz, aciklamanizla ne demek istediginizi daha iyi anladim saniyorum, tesekkur ederim. "sevgi ve merhametini kimden yana kullanacağını seçmek zorundasın bir yerde. Sen nasıl Kürtlere ve “diğerleri”ne bu insancıllığını yöneltmemeyi ama Muhsin’e yöneltmeyi seçtiysen, sevgili laikçi kardeşim, ben de kendi seçtiklerime yöneltmek zorundayım" cumlesinin hircin gercekligi yoruyor beni. Yorumda demek istedigim yazdiklariniza itirazdan yahut yanlis bir sonuca varildigini iddiadan ziyade soyle birseydi: `Evet, tum acimasizligiyla olan bu, ama olmasi gereken bu olmamali. Bu olmasin diye hem kendimize hem de digerlerine karsi sonuna kadar direnmeliyiz. Hatta insan sadece bu yolda olse yeridir.`

    Endise ve itiraziniza da hak veriyorum, ben de benzer endiseleri tasiyorum. Dengeyi tutturabilmek hatta bir dengenin varligindan soz edebilmek bile cok zor. Bahsettiginiz cabanin semeresini istedigimiz yerde, istedigimiz zamanda, istedigimiz kisiden asla tam olarak alamayabiliriz, evet, ama aklima -muhtemelen zugurt tesellisi olan- soyle bir sey gelmiyor degil: Belki de bu cabanin semeresini almak gaye degildir de gayretin yan bir neticesidir? Diger insanlarla ilgili her turlu iliskimde beni sadece ben ilgilendirir: nerede durdugum, neyi neden yaptigim, farkindaligim, ahlak ve adalet anlayisim, vicdanim, biri incittiginde, haksizlik ettiginde ona onun durdugu yerden mi yoksa kendi durdugum yerden mi karsilik verdigim. Bazen kendime sunu diyorum, belki de yaptiklarinla ne sonuc alacagini dusunmeden sadece dogru olduguna inandigin -yapman gerektigine inandigin/inandirildigin degil, ona varmak icin her adimin hesabini sonuna dek vere vere ulastigin dogru- seyleri yapsan ve karsindakinin eylemleriyle degil de sadece kendinin ne yaptigiyla ilgilensen belki de bu kadar cok merhamet, merhamet diye cabalamana gerek kalmayacak Passive Apathetic.

    Ve aslinda bu kadar cok konusmama da, aman efendim öyle böyle açıklamalara girişmeme de gerek yok. Samimiyetin ölçüsü nedir? Onemli olan neyi nasil soyledigim de degil, neyi nasil yaptigim. Kendime yine canım sıkıldı şimdi. Neyse, çok uzattım.

    Sevgiler.

    YanıtlayınSil
  5. Sevgili Passive,

    Saydığınız her şeye evet: semeresinin değil çabanın kendisinin asıl gaye olmasından, bu çabaların etkilerini -elbette bir yere kadar- hesaplamayı bırakıp yalnızca kendi eylediklerimize odaklanmamız gerektiğine kadar. "Farkında olalım" dediğimse şu: Bunlar zaten ideal olarak doğrusu böyle olduğu için değil, işin içinde boyumuzu fersah fersah aşan sayı ve karmaşıklıkta faktörler bulunduğu için yapmak durumunda kaldığımız seçimler. Erdem değil, birer taviz. Şeylerin izafîliğine takılıp mânâsız bir atâlete düşmemek için bu seçimleri yapmak, bazı şeyleri gözardı etmek, bir kısım şeylere/kişilere mecburen biraz haksızlık etmek zorundayız.

    Mutlak ahlâk bize kayıptır. Seçimlerimizle yaratabileceğimiz gerçek ("ampirik"?) ahlâk da bu yenilginin baştan kabulüyle mümkün olur ancak. Din de, Tanrı inancı da nihayetinde bu yenilginin tesliminden, bu teslimin sende uyandıracağı haddini bilme halinden filizlenir temelde bir yerlerde gibime geliyor. Bu çözümsüzlüğün, bu tür bir acziyetten muaf bir varlığın (Tanrı) hükmüne bırakılmasından. Çok sevdiğim ve etkileyici bulduğum için hep İsa diyorum, bir kere de Kuran'dan örnek vereyim: "Siz kendinizi unutarak diğer insanlara iyilik yapmayı ve erdemli olmayı mı emredersiniz? Hem de Allah’ın kitabını okuyup durduğunuz halde! Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?" deniyor Bakara 44'te. Ya da "Ey peygamber! İnsanları hidayete eriştirmek senin işin değil."(Bakara 272) ve "sana düşen ancak mesajı tebliğ etmek, duyurmaktır. Hesap görmek ise, bize aittir" (Ra'd 40) ve başka bir sürü örnek... Her zaman yaptığım gibi, bunları mümin olmamı gözardı ederek yorumlamaya, müslüman olmasaydım da yorumumun değişmeyeceği şekilde okumaya çalışıyorum --eski bir alışkanlık. Her iki halde de, insan yapımı da olsa vahiy de, Din'in asıl olarak bu temel üzerinde yükseldiği sonucuna varıyor benim aklım. İlk alıntıladığım ayet özellikle ilginç; çünkü ne İncil ne Kuran, ne diğer dinî metinler, ahlâklı, iyi davranışın ne olduğu konusunda lafını esirgeyen bir dile sahip değildir. Ama mutlaka bu türden uyarılarla dengelerler emirlerini. Bu da yaşamın birebir izdüşümü olmalarından, yaşamla ve insanla bir diyalog, etki-tepki içinde oluşmalarındandır bence.

    Ben yine başka yollara saptım sanırım, daha fazla dağılmadan keseyim. Zaten taslaklar arasında bir tane de "sevgili müslüman kardeşim," var; belki onu da yayınlarım bir gün, eksiğine gediğine aldırmadan. Ben yazılarımı hiç sevmem. Bu yazıyı ise tam da içinde apaçık saçmalamalar ve düzensizlikler olmasına rağmen yayınlama cesaretini gösterebildiğim için seviyorum. İnsan hataya açık olmalı, yanlış yapma korkusuyla kendini bir köşeye hapsetmemelidir: bunu teorik olarak biliyor ama uygulayamıyorum, kahrolası fıtratım yüzünden. Bu yolda az da olsa bir aşama kaydettiğimin bir işareti olduğu için seviyorum bu yazıyı işte. Eh, bu da fazla kişisel ve gereksiz bir not oldu ama, varsın öyle olsun.

    YanıtlayınSil
  6. Acım var ve acelem var. Başlığını görünce başka blogda, geldim hemen. Hızlıca okudum, sonra sakin zamanımda bir kez daha yavaş yavaş okuyacağım. Ama şu okuyuşumla bile çok sevdim yazınızı. Alkışlıyorum. Katılmadığım yerler var mı şu anda aklım başımda değil, bilmiyorum. Sonra bakacağım tekrar.

    YanıtlayınSil
  7. bu ("Din de, Tanrı inancı da nihayetinde bu yenilginin tesliminden, bu teslimin sende uyandıracağı haddini bilme halinden filizlenir temelde bir yerlerde gibime geliyor.") ve diğer yazdıklarından hareketle dinin neden korkutucu ve tehlikeli bir şey olduğuna dair bir sürü şey yazmıştım ama bilgisayar kendiliğinden kapanıverdi.

    belki gelecekteki bir sohbetimizde...

    YanıtlayınSil
  8. Faruk arkadas, yahu sen boyle guzel yazilarin icin bile "bu haliyle yayinliyorum" dersen, bizim halimiz nic'olur? Alcakgonulluk de bir yere kadar ama. Kiniyorum bu dediklerini..

    Sirf sacmaliklarimi aklima geldigi gibi yazan ve oyle uzun ve pariltili cumleler icin bir hayli yorgunlar derneginin daimi uyelerinden biri olarak ben napcam sonra? Yorgunuz, isimiz var, gucumuz var, sIkIntimiz var, eh nasil yazalim oyle ozenerek bezenerek? Ya da oldu olacak yazmayi da keselim mi? Belki en dogrusu bu.

    Aslinda bir baska sebep de, senin de dedigin gibi "oldugu gibi yazmaktan utanmamak" galiba. Adamin biri -neydi hakkaten onun adi- almis cisini, sanat eseri diye sunmustu ya hani? Ha bir de su sessiz uc bes dakikayi, saheser diye dinleten besteci? Neydi onun adi? Bak onu hatirladim. John Cage ve muhtesem eserinin ismi 4'33'. Youtube'da konserleri vardi bu eserini yorumladigi!

    Eee tabii denecek, Cage unlu ve yetenekli bir sanatci, bundan once o kadar eser uretmis... Ama baksana kendisi 4'33'u en muhim eseri sayiyor imis ve bu sayede unune un katip, binlerce insana kendini dinletmis (?), dinlettigi de su: Alti ustu uc bes dakkalik sessizlik.

    Iste yazida da belki gelinecek son nokta bu: sacmalik.

    Eh sacmaliklari CASTIFIYE etmekte ustume yoktur, diye de yorumalanabilir bu dediklerim.

    YanıtlayınSil
  9. Metin bey,
    teşekkür ederim ama, böyle "acım var" deyip aceleyle çekip gitmekle beni endişelendirdiniz. Böyle durumlarda elim ayağıma dolanıyor, güzel/doğru lafları bulmakta zorlanıyorum; siz onları bulup söyleyebildiğimi farzedin lütfen.

    Ufuk,
    siz ateistleri de tatmin etmek zor vallahi. Alçakgönüllülük ve ihtiyat tavsiye ederken bile tehlikeli oluyorsa din, hepimizin sonu karanlık. Hadi bunları geçtim, o sildiklerini yazarken tam da, bilgisayarının kapanması, artık nasıl bir alâmettir, sen düşün :)

    Togliatti,
    teşekkür ederim ama: zaten ben de "böyle bırakmak yerine geri dönüp işleseydim daha güzel olacaktı yazı" demedim, değil mi? Belki tam tersine, "keşke diğer yazılarımı da ikinci kez okuyup inceltmeseydim" demeliydim. Bu anlamda, doğru yolu çoktan bulmuşsun sen zaten. Alttan alta aslında yaptığı övülsün istediği için kendini beğenmezmiş gibi yapan -her yaştan- çocuklar gibi kendini alçak göstermeye çalışma; saçmalıklarını hevesle okuyoruz sonuçta, bu bize de hakaret.

    Cage ise başka konu. Ne diyor Wikipedia: "Although commonly perceived as "four minutes thirty-three seconds of silence", the piece actually consists of the sounds of the environment that the listeners hear while it is performed". "Hadi ordan!" da denebilir tabi. "Tamam anladık sessizliğin değeri, etrafımızdaki seslerin doğal müziği vs.. anladık ama, niye 3dakka44saniye yani, artizlik mi yapıyorsun?" da denebilir, niye denmesin? Ama baştan böyle davranırsak elimizde ne Marcel Duchamp kalır, ne de meselâ Alvin Lucier'in I am Sitting in a Room'u.

    Çok sevdiğim bir şarkıda bir de, şöyle deniyor: "I'm saying nothing / but I'm saying nothing with feel". Daha başka da neyin önemi var zaten?

    YanıtlayınSil
  10. :)) ya ben anlamıyorum niye kendimizin dışında bir "şeye" güveniyoruz son kertede ahlak ve adalet için? insan olarak alçakgönüllü ve ihtiyatlı olalım, tanrı sonra tüm şiddetini gösterecek mi diyeceğiz yani? bence karanlığın bi bölümü esas bu tür bir hayata bakış şeklinden ileri geliyo ve gelmeye devam eder.
    din ne kadar alçakgönüllü olunursa olunsun her zaman bir ideoloji olarak işlev görür. bunun örneklerini bol bol görüyoruz zaten. bu ideoloji sınıflı yapıya ve iktidara "hizmet eden" bir ideolojidir.
    ben mutlak ahlaka ihtiyac duymuyorum ki, mutlak ahlak iktidarın dilidir.

    YanıtlayınSil