20 Nisan 2009

bayrak

Aralık ‘08

     Lig maçlarını seyretmek için köy kahvesine gidiyorum akşamları. Sanki para kazanmaktan ziyade çay içmeye bahane olsun diye alelacele kurulmuş küçük bir oda. Duvarda sararmış bir kağıtta “Burada sigara içme günü yarındır” yazıyor. Espiriyi ancak ikinci gün çakabiliyorum; fotoğrafını da çeksem mi diye düşünüyorum ama makinem bu mütevazı yerde ortalığa çıkarmak için fazla büyük ve zengin görünümlü. Sonra “acaba bu kağıt, sigara dumanından mı böyle sarardı?” diye dalga geçerken içimden, beni hayrete düşüren bir şey oluyor: İnsanlar tüttürmek istediklerinde dışarı çıkıyorlar gerçekten. Buna Ali amcamın bile uyduğunu görünce bir kere daha şaşırıyorum. Buradan sanki Türkiye'nin değişen yapısına dair sosyal tespitler de çıkacak, öyle hissediyorum, ama hakemin Trabzonspor aleyhine verdiği her kararda küfrü basan herifin teki arkamda mütemâdiyen söylenirken düşünmem çok zor. Gerçi bu da bahane değil ha; solcu adam dediğin sosyal tespitini gerekirse taştan çıkarmalı. Ben niye yapamıyorum emin değilim. Bir arkadaşım “müslüman entelektüel mi olunurmuş? ya birini seçeceksin, ya diğerini”, diye çıkışmıştı bana zamanında; belki de haklıydı.



           Şimdi bir sobanın çevresinde birikip maç seyrettiğimiz bu oda eskiden bir bakkaldı, iyice hatırımda. Koca göbekli suratsız sahibi satılan malları kimbilir ancak kaç ayda bir yeniler, tek müşterileri biz çocuklar olduğumuz halde tarafımıza en ufak güleryüz de göstermezdi; ama hemen iki dükkan yandaki bakkalın aksine akrabamız değildi ve böylece daha küçükken çat-patlar, daha büyükken de “dal” sigaralar (yani tek tek) alabiliyorduk. Hazır gelmişken, bitmeyen sinek belâsı için annelerimizin ısmarladığı spreyleri de buradan ediniveriyorduk. Bundan hoşnut olmuyordu annelerimiz gerçi: yıllardır rafta beklemekten etkilerini yitirmiş oluyordu ilaçlar. Sineklere sıkıyordunuz ama en fazla sarhoş ediyordu onları bu; birkaç saat duvarlara çarpa çarpa uçtuktan sonra normal hayatlarına devam ediyorlardı. Bu mendebur bakkalın adını hiç öğrenemedim. Akrabalar fısıldayarak Gobel derlerdi onun için. Bunun adamın ismi olmadığını ben, bir gün yüksek sesle zikredince yediğim tokattan çıkardım. Meğer Rumca’da “piç” demekmiş.

     Köy kahvesinin yanında hâlâ o eskiden bir akrabamızın çalıştırdığı bakkal var. Ekmekler daima bayat, çikolataların çoğunun markasını tanımıyorum ve dolaptan Cola Turka yerine Coca Cola alırsam tedirginlikle etrafı kolaçan ediyorum, ayıplayan gözlerle bakan var mı diye. Küçükken herkes gibi kara lastik yerine beyaz spor ayakkabılarla dolaştığım için "şehir çocuğu" diye alay edilirdi benimle burada; şimdiyse etraf acayip şortlar ve rengarenk spor ayakkabılarla salınan garip oğlanlarla dolu. Çoğunu tanımıyorum. Tanışmaya da niyetim yok: ekmek almaya geldim buraya, arkadaş edinmeye değil.

     Ama köyün küçük meydanındaki asıl ilginç şey ne kahve, ne de abimin babamın anısına yaptırdığı büyük çirkin çeşme. Bu ikisinin arasında köklendiği yerden ben diyeyim 20, siz abartın 100 metre göğe yükselen bir bayrak direğinin ucunda nazlı nazlı dalgalanan bayrağımızın koca gölgesi düşüyor suratıma burada. Söylendiğine göre yakın ilçeler arasında daha büyüğü yokmuş. Hayatı boyunca hiçbir işte dikiş tutturamamış, “sadece sarhoş olmayı iyi beceren” M.’nin köye hediyesi. Son yıllarda, niyesi meçhul, çaresi bir türlü bulunamayan şiddetli bir vatan-millet-bayrak sevdasına tutulmuş M. Hem de kara sevda.  Her mitingde en önlerde yürüyor, göğsünü parçalayarak bayrak aşkını haykırıyor, arada çok heyecanlandığı zamanlar çevresine zarar vermeye kadar götürüyormuş işi. Polisler birkaç kez merkeze almış almasına, ama bayrağa duyduğu sevgiyi öyle duygulu anlatıyormuş ki, gözyaşlarını zor tutarak uğurluyorlarmış M’yi karakoldan. Sonra miting mevsimi geçince, tutmuş bu direği diktirmiş binbir masraf yaparak. Yerel gazete ve televizyonları, polisleri, jandarmayı, yüksek rütbeli bir komutanı çağırmış, köy halkını da toplamış meydana, yine duygulu bir konuşmayla alkışlar içinde açmış hizmete bayrağı.  Ama malî açıdan masrafı bitmek bilmiyormuş bayrağın. Kanunu bile varmış, jandarma bir bayrağı soluk gördü mü gelip “kim bu bayrağın sorumlusu?” diye sorar, “bir daha gördüğümüzde kıpkırmızı parlasın bu bayrak” der gidermiş. Son değişim de 200 küsur lira tutmuş. İndirdiğini de atamazsın, katlayıp öperek bir dolaba kaldıracaksın, bir sürü yer kaplar. Elimde ekmekler, kafamı kaldırmış bir beş dakikadır bu bayrağı seyrediyorum. “İşsiz adama da bu ağır bir darbe” diye geçiriyorum içimden, “ama vatanı kurtaranların çektikleriyle karşılaştırırsak bu, öyle küçük bir fedakârlık ki!”.