Aralık ‘08
Lig maçlarını seyretmek için köy kahvesine gidiyorum akşamları. Sanki para kazanmaktan ziyade çay içmeye bahane olsun diye alelacele kurulmuş küçük bir oda. Duvarda sararmış bir kağıtta “Burada sigara içme günü yarındır” yazıyor. Espiriyi ancak ikinci gün çakabiliyorum; fotoğrafını da çeksem mi diye düşünüyorum ama makinem bu mütevazı yerde ortalığa çıkarmak için fazla büyük ve zengin görünümlü. Sonra “acaba bu kağıt, sigara dumanından mı böyle sarardı?” diye dalga geçerken içimden, beni hayrete düşüren bir şey oluyor: İnsanlar tüttürmek istediklerinde dışarı çıkıyorlar gerçekten. Buna Ali amcamın bile uyduğunu görünce bir kere daha şaşırıyorum. Buradan sanki Türkiye'nin değişen yapısına dair sosyal tespitler de çıkacak, öyle hissediyorum, ama hakemin Trabzonspor aleyhine verdiği her kararda küfrü basan herifin teki arkamda mütemâdiyen söylenirken düşünmem çok zor. Gerçi bu da bahane değil ha; solcu adam dediğin sosyal tespitini gerekirse taştan çıkarmalı. Ben niye yapamıyorum emin değilim. Bir arkadaşım “müslüman entelektüel mi olunurmuş? ya birini seçeceksin, ya diğerini”, diye çıkışmıştı bana zamanında; belki de haklıydı.
17 Nisan 2009
düğün ve cenaze
Aralık ‘08
Hava çok soğuk. Yazları bazen aylarca damla düşmez buralara; ama şimdi kış ve ne azalan, ne azan, tekdüze, biteviye bir çise var. Evde sürekli yanan tek sobanın olduğu odada, pencereden köye doğru bakıyorum. Bu odadan dışarı çıktın mı donmamak için on saniyen var: çıkıyor, aceleyle alacağını alıp yapacağını yapıyor, sonra vargücünle buraya geri koşuyorsun. Elinde bir uğraş da olmayınca bu bile oyun geliyor insana; yağmura söylenerek dolaşan ev ahâlisinin aksine hiçbir şey demiyor, yalnız pencereden köye doğru bakıyorum.
Doğrusu ben şimdi bu iklimden çok derin mânâlar çıkarabilir, edebiyat cinim o gün yanımdaysa, kimbilir, bunları çok güzel cümlelere bile dökebilirim; ama ne faydası olacak bunun? Kimseye okutmayacak olsan, kendine yazıyor bile olsan yine kendini karşına alıyor, ona anlatıyorsun demektir; halbuki şimdi yağmura bakar ve kendisinden yeşerdiğimiz toprağa geri dönüşümüzü düşünürken Faruk Ahmet'le filan uğraşacak halim hiç yok. O'nun tek derdi insanlara kendini sevdirmek ve onlara bir şey söylemek ve onları dinlemek. Tam bir ahmak. Bense yalnız olmak, ve köyü seyretmek istiyorum sadece; insanların da, Faruk Ahmet'in de canı cehenneme.
Hava çok soğuk. Yazları bazen aylarca damla düşmez buralara; ama şimdi kış ve ne azalan, ne azan, tekdüze, biteviye bir çise var. Evde sürekli yanan tek sobanın olduğu odada, pencereden köye doğru bakıyorum. Bu odadan dışarı çıktın mı donmamak için on saniyen var: çıkıyor, aceleyle alacağını alıp yapacağını yapıyor, sonra vargücünle buraya geri koşuyorsun. Elinde bir uğraş da olmayınca bu bile oyun geliyor insana; yağmura söylenerek dolaşan ev ahâlisinin aksine hiçbir şey demiyor, yalnız pencereden köye doğru bakıyorum.
Doğrusu ben şimdi bu iklimden çok derin mânâlar çıkarabilir, edebiyat cinim o gün yanımdaysa, kimbilir, bunları çok güzel cümlelere bile dökebilirim; ama ne faydası olacak bunun? Kimseye okutmayacak olsan, kendine yazıyor bile olsan yine kendini karşına alıyor, ona anlatıyorsun demektir; halbuki şimdi yağmura bakar ve kendisinden yeşerdiğimiz toprağa geri dönüşümüzü düşünürken Faruk Ahmet'le filan uğraşacak halim hiç yok. O'nun tek derdi insanlara kendini sevdirmek ve onlara bir şey söylemek ve onları dinlemek. Tam bir ahmak. Bense yalnız olmak, ve köyü seyretmek istiyorum sadece; insanların da, Faruk Ahmet'in de canı cehenneme.
7 Nisan 2009
mim

İlkokul sonları olmalı ve hiç misafirimiz eksik olmuyor evden. Ailem dersanecilikle uğraştığından her yıl mutlaka yeni bir genç öğretmen başka bir şehirden bizimkine geliyor ve bir ev bulana, ilçeye alışana dek benim odamda yatıp kalkıyor. Oda dediğim de iki çekyat, ve benim okuduğum, dönüp dönüp yine okuduğum ansiklopedilerin içine tıkıştırıldığı çirkin, yüksek bir kitaplık. Misafirimizin olmadığı nadir zamanlarda hemen kapıyı kilitliyor ve bu ansiklopedileri okuyorum saatlerce; sonradan öğrendiğime göre annemler benim ders çalıştığımı zannediyorlar bu yüzden ve üniversitede geçen korkunç başarısız 8 yılın etkisini ancak silebildiği, çalışkan bir çocuk olduğuma dair çok yanlış bir kanı ediniyorlar. Hiç misafirimiz eksik olmuyor evden ve daima karşımdaki çekyata uzanıyor bunlar: yalnızlığa daha o zamanlardan duyduğum bitmez tükenmez arzu burada beni üzebilir, sinirlendirebilirdi belki; ama şeyleri algılamamı yavaşlatan, garip bir uyuşukluğa sahibim ve bu beni tamamen indifferent kılıyor insanlara karşı. Bu tepkisizlik çok sonraları hem annemden hem de en yakın arkadaşımdan "ruhsuz" olduğumu düşündüklerine dair şeyler duymama yol açacak, ama henüz çok küçüğüm ve sadece yalnız kalıp ansiklopedi okuyacağım saatleri bekliyorum sabırla.
Bu misafirlerden kısa boylu, sarışın, ve yuvarlak gözlüklerini devamlı heyecanla düzelterek garip bir mutlulukla sizi dinleyen bir tanesini iyi anımsıyorum. Bu fazlasıyla duygusal kadın kimbilir nerelerden kalkıp bu işi bularak evimize gelmiş, karşı çekyatta geçirdiği bir iki aydan sonra da, kimbilir neden, çekip gitmişti. Türkçe öğretmeniydi. Her akşam yatma vakti geldiğinde kapıyı ardından sessizce kapatarak odaya giriyor ve "hadi Farukcum, vakti geldi" diyordu. Bu işareti alınca, yanlışlıkla kendime yenilip onu seyredeceğimden korkarak gözlerimi sımsıkı yumuyor, o soyunup yatağa uzandıktan sonra "tamam canım" demedikçe de açmıyorum asla.
Yine kilitlemiş bulunduğum bir gün kapıyı tıklatıyor bu küçük kadın; gönülsüzce açıyor ve konuşmam gerekeceği korkusuyla sıkılıyorum. Elimde ya Fabbri ya Gelişim ansiklopedisi var, emin değilim, ama astronomiyle ilgili bir bölüm açık. Kitabı alıp inceleyen kadının dudaklarını büzdüğünü ve bana açık sayfalardaki resimlerle ilgili bir şeyler sorduğunu anımsıyorum. Benim de, onun da konuyla ilgili olduğunu sanmaktan gelen bir heyecanla, Jüpiter'in uyduları hakkında uzun uzun bir şeyler anlattığımı. Heyecanıma şaşmış bir ifadeyle gözlüklerini düzelterek yüzüme doğru eğiliyor ve "sen akıllı bir çocuksun Farukcum" diyor bana, "ama sadece bunları okursan yalnız bilgin artar, ruhun yine böyle hırçın kalır, büyüyemezsin". Sonra valizini karıştırarak ince bir kitap çıkarıyor, elime tutuşturup "bunu oku" diyor, "bir hafta sonra ne düşündüğün üstüne konuşalım". Kitabı okumam bir hafta değil, yalnız üç gün sürüyor ama kadın bundan bile önce, kitabı da ardında bırakarak, valizini toplayıp gidiyor.
...
Sevgili Atilla Aktuna beni kitap yazmak istesen, ne yazmak isterdin? sorusuyla mimleyince bu anım geldi aklıma. Okuduğum ilk edebî kitap olan bu kısa ama alabildiğine zarif kitap, Dostoyevski'nin de ilk kitabı olan İnsancıklar, üstünden belki de işte 15-16 yıl geçti, beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. Sezai Sarıoğlu'ndan duymuştum; Cemal Süreya demiş: "Şu tarihte Dostoyevski okudum ilk; o gün bu gündür huzurum yok". Benim durumum da farklı değil. Suç ve Ceza'dan, nedense, o kadar etkilenmedim; ama Yeraltından Notlar'ı bitirdiğimde beynimin hiç tatmadığım bir hisle zonkladığını, Karamazovlar'ı ise yatağımda hayranlık ve zevkten kıvranarak, bırakmaya cesaret edemeden soluksuz okuduğumu dünmüş gibi hatırlıyorum. Şimdi bu aynı mim'in muhatabı olmuş insanların cevaplarını okur ve yıllardır edebiyattan uzak kalmış bir okuyucu olarak bu zengin listeleri kıskanır, imrenirken, kimin gibi yazmak isterdim sorusuna cevabımın Dostoyevski olmadığını fark ederek şaşırıyorum. Sanırım Dosto'yu o denli yüksek bir yere yerleştiriyorum ki, fanteziden bile olsa yazdıklarının sahibi olarak kendimi hayal edemiyor, bunu bir tür şirk, büyük bir günah addediyorum.
Yine de Dostoyevski bir yana, soruya verebileceğim çok kesin ve benim için rakipsiz bir isim var yanıt olarak; o da, Knut Hamsun. Niyesini nasılını yazarak şimdi uzatmayacağım, hem zaten iki aydır bir türlü son bir iki satırını da tamamlayıp yayınlayamadığım bir ölüm yıldönümü yazısı da Taslaklar klasöründe bekliyor, o bitince okuyan okur; ama Bukowski ya da Gorki yahut Stendhal, olmadı Nabokov veya Dreiser gibi bir başka sevdiğim birçok yazar olmasına rağmen Hamsun bir şekilde hepsinden önde duruyor gönlümde. Şimdilik ufukta bile görünmüyor, ama onun yalın kuvvetinin yirmide birine ulaşabilsem, kendimi mutlu addederdim.
...
Bu, işin nasıl yazmak istediğimle ilgili kısmıydı. Bir de ne yazmak istediğim kısmı var ki, madem fantezi kuruyoruz, ona da çok kesin bir cevap vereceğim: Mümkün olsa, Frank Herbert'ın efsanevî bilimkurgu altılaması Dune'u yeniden ele alır, onu dil fazlalıklarından ve kimi zaman beklenmedik sığlığa ve tahmin edilebilirliğe sürükleyen ırkî stereotipleştirmelerinden temizlerdim. Dune'un, büyük potansiyelini ziyan ettiğini, Herbert'ın kötü bir yazarlığı olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama daha kişisel bir dille, daha insancıl bir düzeyden anlatılmış bir Dune, hem ele aldığı temaları, hem de farazî evren kuruşundaki olağanüstü yaratıcılığıyla benim kutsal kitabım olurdu. Ya da şöyle formülleştireyim: Knut Hamsun'un kaleminden çıkma bir Dune'u yazmak isterdim; özellikle kader/gelecek/mesih konuları bağlamında İbn Arabi'nin hem dil hem de düşünce bakımından kural tanımaz zihnî kudreti ve heyecanından da bir şeyler çalarak.
Mütevazı olacağımı iddia etmemiştim.
...
Çok fazla olmadıklarını bilmeme rağmen burayı takip edenler kimler, ayrıca kim çoktan bu mim'in hedefi oldu, haberim yok. O yüzden topu kime atmalı, emin olamıyorum. Yine de şansımı Eleştirel Günlük, Zeynep ve Biyolokum'dan yana kullanayım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)