24 Kasım 2008

yâ kebikeç



El yazmaları asırlarında mushafların ilk sayfasına "Yâ Kebikeç!" yazılır, büyük ihtimal Hint mitolojisinden buralara gelme bu esrarengiz kitap kurtları şeyhine/cinine eseri koruması için bir nevi yakarılırmış. Şeyhlerine saygılarından, yahut eğer bir cin ise bu muhterem, ondan korkularından, kurtçuklar bu kitaplara yanaşmazmış -ha, tabi bir de bu nidâ zehirli mürekkeple yazıldığından olacak. Kaç yıldır, okuduğum kitapların altını çizip duruyor ya da nereye kaldırıp koyduğumu zinhar hatırlayamadığım küçük defterlere not düşüp duruyor olmaktan yorulmuş, bu işi dijital çağa yetiştirmeli diyordum. Ex-Libris ismini alacaktım ilkin ama çoktan kapılmış, ben de Kebikeç ismiyle Tumblr'a yerleştim.

> Kebikeç: okuduklarımdan alıntılar ve sair şeyler deposu

10 Kasım 2008

atatürk'ü öldürmek

Mustafa

' Tarih 'i neyin ilerlettiği kadim bir tartışmadır. Hep beraber, durdurmayı bırak yönünü değiştirmeğe bile gücümüzün ermediği, ne yavaşlatmağa ne hızlandırmağa gelir bir deterministik akıntı içinde mi sürükleniyoruz, yoksa tek tek kişilerin, o arada büyük liderlerin, peygamberlerin, fikir-insanlarının da şekil verebildikleri bir şey midir bu gidiş? İrade var mıdır, yoksa her şey kaderden mi mürekkep? Marx, mealen "tarihte ne olduysa, öyle olmak zorunda olduğu için öyle olmuştur" demiş zamanında. Kitlelerin dünyayı değiştirebileceği inancının sembolü bir adam için garip gelebilir kulağa; ama sonuçta onun için Devrim, er-geç gerçekleşecek olan, kaçınılmaz bir şeydi; ama bugün ama yarın --bu anlamda kaderciydi diyebiliriz belki.

Atatürk'e ve benzerlerine bakınca ise ben, büyük insanların etkilerinin kaderle açıklanamayacak kadar belirgin olduğunu ¹ düşünmekten kendimi alamıyorum; ama onların da şöyle bir 'kader'i var sanırım: Birer fani olarak ölüp gidiyor ve bağlamını çoğunlukla kaybettiğimiz sözleri ve davranışlarıyla başbaşa bırakıyorlar bizi. Gözlerimizi yummadıkça görmekten kaçamayacağımız, çevresinden dolanmadıkça yol alamayacağımız büyüklüğe erişen bu insanlar istemesek de içinde yaşadığımız dar odaların orta yerinde kocaman birer sandık gibi duruyorlar. Tüm söylediklerimizi bu sandıkların içindekiler belirliyor bir anlamda. Delillerimizi orada arıyor, ayağımız takılınca onlara küfrediyoruz; bir fikre aracılık mı yaptıkları, yoksa kendi başlarına bir kutsallığı mı barındırdıkları unutulan tüm putlar gibi, parçalanmaları elzem, parçalanmaları kaçınılmaz. Bu, klasik anlamıyla 'din'leri aşan, metafizik içinde yüzenlerimizce de, ondan en arınmışlarımızca da paylaşılan bir ortak insanlık niteliği; bir fikrin biz öyle düşündüğümüz için yeterince değerli olamayacağı kanısında olduğumuzdan mütemadiyen onlardan destek/kanıt aramamıza yol açan bir korkaklık ve acziyet refleksi.

"Aslında", bu refleksin daima kilit kelimesidir. Din reformcularının, geleneksel dinlerinin hatalarının farkına uyandıklarında ve durumu düzeltmek istediklerinde ilk kullandıkları kelime budur: Muhammed ² aslında o denilenleri söylememiş, İsa aslında bir kilise kurmamıştır, işte kanıtları tam da onun sandığının içindedir. Devrimciler, geleneksel ideolojilerinin hatalarını görüp düzeltmek istediklerinde hemen koşup bu kelimeye sarılırlar: Marx aslında zaten totaliterlikten değil, demokrasinin en saf halinden yanadır, işte kanıtları sandığının içinde duruyor --yalnızca biraz daha yakından bakmalısınız, hayır daha yakından, daha da, daha, daha. Bugün bizler de hiç kullanmadığımız kadar çok kullanıyoruz artık bu kelimeyi. Atatürk'ün aslında ne kadar da otoriter olduğunu, aslında ağlayan, zaafları olan bir insan olduğunu, aslında bize anlatılan hata eylemez robot olmadığını konuşuyoruz; hepimiz değil, ama giderek daha çoğumuz. Zor zamanlarda yaşamış, büyük işler başarmış, büyük hatalar yapmış biriydi Atatürk. Onu olduğu haliyle, nasıl biriydi ise öyle tanımamızı istemeyen, ona Katolik Kilisesi'nin Papa'ya atfettiği türden bir yanılmazlık atfederek bizden uzak, yukarılarda bir yere alıp götüren Kemalistlerin aksine ben, belli ki endişe ve üzüntüyle şu sözleri sarf edebilen Mustafa Kemal'i severim ³ :

Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır [...] Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihte o suretle geçmek istemiyorum

Mısırlı akademisyen Nasr Hamid ebu Zeyd, kendi hayat hikayesini anlatırken Enver Sedat Cemal Abdul Nasır hakkında şöyle diyordu:

Halklar muhtemelen ancak, şayet sembolleştirdikleri figürleri belirli bir noktada yıkma gücünü bulabilirlerse özgürleşebilirler. Nasır da böyle bir sembol figür idi. Mısır halkı onu seviyordu. Ama halkların hayatında da bireylerin hayatında olduğu gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir -Freud buna babayı öldürmek der. Nasır’ın karizması onu Mısır halkının baba figürü haline getirmişti. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Yargılanmasının sonucu önemli değildi. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. [ İslâm'la bir Yaşam, s.42, İletişim yay. ]

Biz de babamız Mustafa Kemal'i Atatürk'ü, bu parıltılı ve trajik lideri, Türkiye gibi toplumlarda yüz yılda bir yetişen bu büyük kabiliyeti, ³ artık öldürmek zorundayız; bir insan olarak onu yaşatabilmek için tek şansımız bu.

Notlar:
1 Deterministik tarih düşüncesi aslen illâ ki bunu reddeden bir şey olmak durumunda değildir. Büyük kişiliklerin büyük olmalarının da diğer tüm akışları belirleyen büyük zorunluluğun bir sonucu olduğunu söyleyebilir ve böylece bu olgu tutarsızlık yaratmaz. Bunun farkındayım, ama o tartışmanın burası yeri olmadığından girmiyorum.
2 Kemalistlerimiz "Mustafa", dindarlarımız "Muhammed" diye bu insanlara yalnızca ilk isimleriyle hitap edilmesinden rahatsızlık duyuyor, bir saygısızlık olarak alıyorlar. Hakkı Devrim yazmıştı, Türk halkı çok sevdiklerine böyle hitap etmeyi sever diye, nasıl Sezen Aksu'ya sevgisinden herkes "Sezen" diyorsa...gibi. Benim ki de böyle bir sevgi ve samimiyet ilanı.
3 Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet

8 Kasım 2008

il maestro


© Hugo Mulder

Ennio Morricone, Sergio Leone'nin efsanevî Once Upon a Time in America'sının müziğini, filmin devamlı ertelenmesinin de yardımıyla çekimler başlamadan çok önce bitirmiş. Leone filmin çekimleri sırasında arkaplanda devamlı müziği çalar, oyuncuların filmin duygusunu yakalamalarını böyle sağlarmış. Ne film ne de müzik uzmanı sayılırım, ama bildiklerim dahilinde şunu düşünürüm: Ennio Morricone'ninki kadar bir filmi ele geçiren, duygusunu tamamlayan, sezgisini betimleyen bir müzik yoktur. Once Upon a Time in America'yı tadan herkes bunu rahatça kabullenecektir gibi gelir bana. Kendisi de şöyle demiş bir seferinde:
The best film music should reveal something which cannot be seen or told, which should illustrate what a film does not express. [ En iyi film müziği, görülemeyen veya dillendirilemeyen birşeyleri açığa çıkarmalı, bir filmin ifade etmediklerini betimlemelidir ]
20. yy'ın belki en ünlü, kesinlikle en çalışkan film müziği bestecisidir kendisi: 500'ün üzerinde (yazıyla: beş yüz) filmin müziği ona ait. Bertolucci'den De Palma'ya, Polanski'den Giuseppe Tornatore'ye kadar onlarca değişik yönetmenle, yüzlerce farklı tarz filmde çalışmış olan Morricone, geçtiğimiz Ekim'in 10'unda 80 yaşına bastı; 9 yaşında trompete başladığına göre, 71 yıllık bir müzik yaşamı demektir. BBC 4 Radyosu, bu günün anısına il maestro'yu İtalya'daki evinde ziyaret etmiş, Goldfrapp, Chris Rea, Nitin Sawhney, Anne Billson ve Andrew Paresi ile yaptıkları kısa konuşmaları bu röportajla birleştirip "The Morricone Affair" adında küçük bir saygı programı hazırlamış. BBC'nin sitesinde programın 11 gün sonra yayından kalkacağı yazıyor; o yüzden kaybolmasın diye kaydedip Rapidshare'a yükledim. Şuradan indirebilirsiniz:
> BBC 4 Radio: The Morricone Affair - a tribute to Ennio Morricone.mp3 (yaklaşık 30dk. ve 25mb)

Röportaj'da dendiği gibi: The guy is a priceless piece of humanity
Aşağıda muhteşem Arena Concerto DVD'sinden alınma Ecstasy of Gold var. İyi, Kötü ve Çirkin filminin soundtrack'inden gelen bu parça ayrıca, Ride the Lightning zamanlarından beri ('84) Metallica'nın tüm konserlerinin de açılış müziği:

> Vimeo.

7 Kasım 2008

barışa doğru savaşmak



Birikim çevresi yazarlarından şair ve yazar Roni Margulies'in dün akşamki Yüzleşme Sohbeti'nden aklımda kalanlar (sözler birebir değil, anımsadığım kadarıyla aktarıyorum) :
Kürtler istedikleri şeyi barış içinde birlikte yaşamak olarak gösteriyor gibi. Durum bu olmasaydı, bir sosyalist olarak savunacağım şey Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olurdu, devletse devlet, özerklikse özerklik, ne istiyorlarsa; ama madem istedikleri bu, ben de barış içinde birlikteliği savunuyorum
İki tarafın da savaşı kazanamayacağını hissetmeye başladığı anlarda çatışmalar hız kesmez, aksine kızışır. Son olayları biraz da buna bağlayabiliriz. Kürt Sorunu'nda hiç olmadığımız kadar çözüme yaklaştığımızı düşünüyorum.
Kürt meselesini CHP veya benzeri bir devlet partisinin çözme ihtimali asla olmaz. AKP bu soruna çözüm getirmeye tek aday; çünkü AKP egemen sınıfın partisidir ve kültürel farklardan dolayı zaman zaman ortaya çıkar gibi görünen arızî sürtüşmeler dışında TÜSİAD'ın sözünden dışarı çıkmasına imkan yoktur. TÜSİAD da, hem de uzun zamandır, bu meselenin çözülmesini istiyor. Neden? Basit. Van'a gidin meselâ, muhteşem bir doğası, belki büyük bir turizm potansiyeli var, ama tek bir yatırım yapılmamış -bu tüm doğu illeri için geçerli. Burjuvazi için böyle kaynakların kullanılamıyor oluşu katlanılır şey değildir.
Türkiye burjuvazisi, bizim solcularımızın genellikle iddia ettiği gibi kıro, komprador falan değildir. Sabancı, büyük yabancı şirketlerle ortak iş kurduğunda eşit şartlarda, %50-%50'ye kuruyor. Peki öyleyse TÜSİAD şimdiye dek neden bu işi çözemedi? Temelde iki neden var: Birincisi, klasik Marksist teoriyi altüst eden, buranın özgünlüğünden kaynaklanan, askerin kendi başına bir egemen bir sınıf olması, ordunun zengin egemen sınıfın emrinde olmaması. İkincisi, yıllardır TÜSİAD'ın dediklerini yerine getirecek güce sahip bir iktidar partisinin başa gelememesi, hep zayıf koalisyon hükümetlerince yönetilmemiz. Erdoğan, egemenlerin yıllardır arayıp da bulamadığı adamdır. Türkiyede Kemalizm'in oynadığı belirleyici rol aktörleri devamlı garip kıvırmalar yapmak, ertelemek, saf değiştirmek zorunda bırakıyor; ama eninde sonunda TÜSİAD'ın dediği olacaktır.
Türkiye'de askeriyenin bu denli başat olabilmesinin nedenlerinden biri de Türk ordusunun savaşan bir ordu olmasıdır. Kürt meselesinin çözülmesinin kilit taşı, dolayısıyla, sivilleşmedir. Ordu da, giderek prestij ve kuvvet kaybediyor. Son yıllarda her olayda rezil olduklarını, insanların artık onları dinlememeye başladıklarını görüyoruz.
Bu tür durumlarda silahlarını bırakmadan onlarla masaya oturmayız çok saçma, anlamsız bir laftır. Kimse barış gerçekleşmeden elindeki kozları bırakmaz. Ayrıca PKK'ya silah bırakma çağrısı yapmak Türk entelektüellerinin işi değildir; herkesin görevi önce kendi devletine baskı yapmak, ona söz söylemek.
Aslına bakarsanız Türk devletinin zaten PKK ile masada olduğunu söyleyebiliriz. Öcalan yaklaşık 8 yıldır İmralı'da hapis; ve devlet ve özellikle askerî erkandan kimselerle görüşmediğini düşünmek saflık olur.
Türkiye'de milliyetçiliğin denildiği gibi yükseldiğini düşünmüyorum. Evlere bayraklar Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Nişantaşı'nda asılıyor; Yenibosna'ya gidin, bayrak filan göremezsiniz. Bütün bu ölümlere, saldırılara rağmen, ülkücülerin organize ettiği ufak şiddet organizasyonlarını ve ordunun, Ergenekon'un organize ettiği Cumhuriyet Mitingleri'ni saymazsak, Türkiye'de hâlâ kitlesel Kürt karşıtı olayların, çatışmaların çıkmadığını görüyoruz; elbette CHP, MHP ve diğer faşizan gruplar da var bu ülkede, ama genel olarak Türkiye halkının sağduyusuna ben güveniyorum. Artık bir şehit cenazesinde acılı anne çıkıp "devlet sağolsun demiyorum" diyebiliyor. Bunu on yıl önce hayal bile edebilir miydik?
Çok güzel bir şey oldu: bugün hiç olmadığı kadar açık seçik saflaşmaların olduğu bir dönemdeyiz. O kadar çok turnusol kağıdı serildi ki önümüze, artık şunları rahatça söyleyebiliyoruz: Türban yasağına karşı olmayan solcu olamaz. Genelkurmay'a karşı çıkmayan solcu olamaz. Seçilmiş oldukları için -sevmesek bile- askere ve yargıya karşı AKP'yi savunmayan solcu olamaz.
MHP başarısız bir faşist parti. Faşizm, aslen muhalif bir harekettir; çünkü fakir insanların içgüdülerine hitap etmeye uğraşır. Bankalara, büyük şirketlere saldırdıklarını, kapitalizm karşıtı eylemlere giriştiklerini görürsünüz; ama MHP her zaman devleti savunan bir parti oldu, başarısızlığı da bundan, halka hitap edememesindendir.
Bir katılımcı (sanıyorum üniversite yahut lise hocasıydı) söz alıp, AKP'nin Kürt meselesinde yaptığı bir iki olumlu çıkış olsa da, Ermeni soykırımı, 6-7 Eylül olayları gibi "hatıralar"la hesaplaşma, bunlarla yüzleşme yönünde hiçbir adım atmadığı, özellikle son olaylarda Erdoğan'ın çok devletçi çıkışlarda bulunduğu vs.. itirazında bulundu. Burada ben söz alıp şunları söyledim kabaca :
Haklısınız, ama bence fazla ilkesel düşünüyorsunuz. İnsanlar konular hakkındaki fikirlerini genelde ilkelere göre değil pratik nedenlere göre belirler. Ermeni meselesi gibi "lüks" sayılabilecek konularda hiçbir şey yapmasa bile, AKP Kürt meselesi hakkında adım atabilir; ilkesel olarak bunun yandaşı olduğundan değil, mecbur olduğundan. Devlet'in kutsallığı, Osmanlı İmparatorluğu'na beslenen mitik sevgiyi de düşünürsek, "İslamcı" kesimde zaten popüler bir tema. Kuvvetle sanıyorum ki onlarda hakim olan his, devletin kötü olduğu değil, yanlış ellerde bulunduğu. Kemalistler olmasa Kürtlerle hiçbir sorunun kalmayacağını, her şeyin Ordu'nun başının altından çıktığını çok dinledim onlardan.

Kişisel bir hikaye anlatayım: Bizim köyümüz Samsun'da, eski bir Rum köyüdür. Orada oturduğumuz ev eski bir Rum evi, her şey Rumlardan kalma. Annem babam bizim bir şeyi anlamamamızı istediklerinde aralarında Rumca konuşurlardı. Geçen yaz oraya giderken arabada annemler ve akrabalarım Ermeniler ve Rumlar hakkında olumsuz laflar ettiler. Onlara dedim ki: "Rumların evinde oturuyorsunuz, onların dillerini konuşuyor, onlardan öğrendiğiniz yemekleri yapıp tarlayı onlardan öğrendiğiniz şekilde sürüyorsunuz, sonra da bunları söylüyorsunuz. Dağdan gelmiş bağdakini kovmuşsunuz, bir de konuşuyorsunuz". Tepkileri "Haklısın aslında" gibi bir şey oldu. Bir CHP'liyi buna ikna edemezsiniz, ama Anadolu'daki insanlar durumun zaten farkında. Ortaokulda, lisede öğrendikleri uyduruk resmî tarihin ve propagandanın etkisiyle milliyetçi laflar edebiliyorlar ama ikna edilmeleri çok zor değil, doğru dili kullandığınız zaman. Zaten CHP'lileri ve Kürtleri saymadık mı geriye kalan şey AKP! Biz "Türk halkı" derken aslında mecburen AKP'liler hakkında konuşuyoruz.

5 Kasım 2008

they don't call it the white house because of the paint job


> Flickr
Obama kazandı. Çok köklü değişiklikler bekleyecek kadar saf değilim, ama House'un bir bölümde sarf ettiği -başlıkta görünen- cümleyi ve Bradley etkisini boşa çıkarabilen, babası müslüman, derisi kara, adı Hüseyin olan bu çelimsiz adamı başkan seçebilen Amerika halkına ve demokrasisine, her şeye rağmen, hayranlık besliyorum.

Obama'nın kuvvetli bir hatip olduğunu duyuyordum; ama McCain'in seçim sonrası konuşması Obama'nınkinden çok daha beliğ ve samimi geldi kulağıma... tabi bunun pek önemi yok, her şeyin bir tiyatro olduğunu görmek kolay; yine de üslûba ve demokratik teamüllere gösterilen bu özeni önemsemeden edemiyorum. Obama 'kurucu babalar'ın yolunu takip etmekten, onların rüyalarını gerçekleştirmekten bahsetti. Yukarıya astığım Obama/Abraham Lincoln posterlerine ve benzerlerine de çok rastlanıyor, demek ki seçim propagandasının sacayaklarından biriydi bu kurucu liberal değerlere yapılan vurgu. İki aday arasındaki en belirgin ayrım olan bu vurgunun ne kadar fark yaratacağını hep beraber göreceğiz. Gençlerin ve sanatçıların Obama'ya destekleri de muazzamdı bu seçimde; o kadar ki, konuşmasında internet ahalisinin çabalarına değinmedi diye Silikon Vadisi'nin dedikodu gazetesi Valleywag sitem bile etti. Obama'yı Superman olarak resmetmeye kadar varan bu ümit dolu beklentilerin korkulduğu kadar naif çıkmayacağını umalım.

3 Kasım 2008

tattarrattat *



Orhan Pamuk, Dostoyevski'nin opus magnum'u Karamazov Kardeşler için şöyle yazmış: "[bu kitabı okuyunca...] insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır: Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek". Dostoyevski bu işte tabii, diğer herkesten her zaman daha başarılı oldu; bana kalsa, Bertrand Russell'ın hocası Whitehead'in Eflatun hakkında söyledikleri ("Tüm Batı felsefe tarihi Eflatun'a düşülen notlardan ibarettir"), edebiyat alanında da onun için geçerlidir. Ama Fyodor bir yana, tüm edebiyatın tılsımı da, herhalde en çok burada yatar: birini okursunuz, ve anlattığı hakikat sizin de hakikatinizdir; parçaların yerine oturup mânâ kazandığına, zihninizin birden aydınlığa kavuştuğuna yemin edebilirsiniz sanki. Belki içiniz yeni bir kavrayışla dolar, belki de [u]mutlandırıcı bir insan sevgisi keşfediverirsiniz bir köşenizde. Geçer. Bu hislerle başbaşa yalnızlığınız size bir müşfiklik, mistik bir müşfiklik bahşediyor; ama gerçek hayattaki gerçek insanların ka[la]balığı suratınızı betona çalar. Nedir bu? Umutsuzluk? Eski bir arkadaşıma şöyle yazmışım zamanında:
" Bir şey anlatırsın. Karanlık, kasvetli bir betimlemedir; ama duruma bakıp, cümlelerin solgunluğuna, karamsarlığa da düşebilirsin, bunları düzeltmenin heyecanına kapılıp iyimserlikle de dolabilirsin. Deriz ki: 'her zaman umut vardır'. Bu gülümseyen bir cümle gibi yankılanabilir kulağında; halbuki daima bir umudun var olması, kötücül durumların her daim var olmasındandır aynı zamanda. Durum fena olmasa 'umut var' demezdik. 'Durum iyi', derdik. Ama buna rağmen 'umut var' demek bir yaşam istencidir ve iyidir işte. Hem buna mecburuz; çünkü bir ihtimal daha var... "
Yine de bu iş... insanlarla cenkleşmek, onlarla mesafeni ayarlamak, öyle bir kere kararına varılıp yolundan şaşılmayan bir düzene sahip, kolay bir iş değil. Gelgitlerle süren, seni mütemadiyen tutarsız olmağa mecbur bırakan lanetli bir iş. Şu ünlü, sonradan Freud'un da kullandığı, Schopenhauer'ın kirpi hikayesi :
“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”
Yukarıdaki fotoğrafta görünen daktilo, bana babamdan kalan, tüm ortaokul ve lise hayatımın yadigârı bir alet. Ailemin yanındaki son birkaç yılı bana ait, kimsenin gelip gitmediği bir çatı katında geçirdim. Kimseyle birarada durmaktan fazla hazla hazzetmeyen biri olduğum için (hele o zamanlar), bir nimetti o ev bana. Okumak ve boş duvarlarda hayal kurmaktan ayırabildiğim tüm vaktimi bu makineyle harcadım. Bir tür bağımlılıktı benim için; kimseyi yanımda istemiyor ama sessizlikten de ürküyordum. Daktilo sesi bunu gideriyordu bir nebze. Ailemi son ziyarete gidişimde tozlu bir dolapta arayıp buldum tekrar, evime getirdim. Aslında tüm anlatacağım da bu 'haber'di, bu kadardı ya, nerelere daldık... O zamanlar o sese olan bu bağımlılığın (sonraları, uyurken bile müzik ya da televizyonu açık bırakma ihtiyacına da dönüşmüştü) ne anlama geldiğinin, dahası, bir anlamı olup olmadığının farkında değildim elbet. Bir zaman önce, Ulus Baker'i kaybedişimizin ardından onun yazılarını aralarında paylaşan Körotonomedya grubunda alttaki yazıya denk gelmiştim. En başta bahsettiğim o aydınlanma, mutluluk anlarından birini daha yaşatmıştı bana. Bu anlar gittikçe (utanmasam "yaşlandıkça" diyeceğim) azalıyor insanın hayatında, o yüzden daha da değerli oluyor gün geçtikçe:
"Meşgul etmek için kullanılan söze antropolog Bronislav Malinowski'nin taktığı bir ad var: "conative speech"... Kimi meşgul etmek? İşin o tarafı biraz muamma... İki ihtiyar düşünün... karanlıkta evlerine doğru yürümek zorundalar... herbiri diğerinin yanında olduğunu her an hissetmek istiyor... o halde, "konuşuyorlar"... içeriği hiç de önemli olmayan mesajlar bunlar... sadece diğerinin orada olup olmadığını teyit etmek üzere... "conative speech" bence bugünkü medyanın esasıdır, yani özüdür... öyle bir ortamda sessizlik herhalde en katlanılmaz, en korkutucu durumdur.

O hallerde akuzmatik ses herhalde en kurtarıcı durum, yani dünyanın ve doğanın "normal" varlığını hatırlattığı en uç hal olmalı, değil mi?

İlkel topluluklardaki, masum ve hissetmeye dayalı bu söz medyada, diğerinin varlığını teyit eder, özünü korur dersek biraz fazla masum kaçmıyor mu? tvkolikler, tv ışığı ya da sesi olmadan yapamayanlar teyit etmekten tayin etmeye kaymıyor mu? Bana ne (birinin, kişisel derdi sandığı şeye herkesin sahip olması) tv'de 'diğeri'nin orada olup olmadığını teyit etmekten. Bu durum olsa olsa ekran karşısındakinin orada olup olamadığını tayin etmek olur. Bilinçli tv izleyicileri var mı? ya da bilinçli gazete okuyucuları? Biri "ben varım" der diye hayır diyemiyorum. Bilinçsiz bir şeyin karşısında, bilinçsizliğini bu kadar dayatan ve yidiren (?) bu 17 inch karşısında ne bilinci? Herhaldesi fazla, sessizlik en katlanıl(a)maz, en korkutucu durumun ta kendisi. Sessizliği sorgulamaksa daha vahim; sebebi dışarının sessizliği mi, yoksa kişinin sessizliği mi? ya da kişinin kendi sesini bile duymasına izin vermeyen uğultu mu? Hepsinin bir anda olduğunu hissetmeye çalışın. Hepsinin bir anda olduğunu kabul edin.

O zaman şu tuşların a_ritmik sesleri, gözünüz ekrandayken bile kurtarıcı mı olur? Elleri, tuşlara vurur. Gözleri ekrandadır. Ses(ini) duyar. Varlığının hatırlatıldığını hisseder. En uç'tadır. ve bu ona batar.."
* Tattarrattat, Oxford İngilizce sözlüğündeki en uzun palindromik kelime. James Joyce, Ulysses romanında kapı çalınması sesi için uydurmuş bunu. Uyduran Joyce olunca, Oxford da sözlüğe almakta bir beis görmemiş olacak.