3 Kasım 2008

tattarrattat *



Orhan Pamuk, Dostoyevski'nin opus magnum'u Karamazov Kardeşler için şöyle yazmış: "[bu kitabı okuyunca...] insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır: Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek". Dostoyevski bu işte tabii, diğer herkesten her zaman daha başarılı oldu; bana kalsa, Bertrand Russell'ın hocası Whitehead'in Eflatun hakkında söyledikleri ("Tüm Batı felsefe tarihi Eflatun'a düşülen notlardan ibarettir"), edebiyat alanında da onun için geçerlidir. Ama Fyodor bir yana, tüm edebiyatın tılsımı da, herhalde en çok burada yatar: birini okursunuz, ve anlattığı hakikat sizin de hakikatinizdir; parçaların yerine oturup mânâ kazandığına, zihninizin birden aydınlığa kavuştuğuna yemin edebilirsiniz sanki. Belki içiniz yeni bir kavrayışla dolar, belki de [u]mutlandırıcı bir insan sevgisi keşfediverirsiniz bir köşenizde. Geçer. Bu hislerle başbaşa yalnızlığınız size bir müşfiklik, mistik bir müşfiklik bahşediyor; ama gerçek hayattaki gerçek insanların ka[la]balığı suratınızı betona çalar. Nedir bu? Umutsuzluk? Eski bir arkadaşıma şöyle yazmışım zamanında:
" Bir şey anlatırsın. Karanlık, kasvetli bir betimlemedir; ama duruma bakıp, cümlelerin solgunluğuna, karamsarlığa da düşebilirsin, bunları düzeltmenin heyecanına kapılıp iyimserlikle de dolabilirsin. Deriz ki: 'her zaman umut vardır'. Bu gülümseyen bir cümle gibi yankılanabilir kulağında; halbuki daima bir umudun var olması, kötücül durumların her daim var olmasındandır aynı zamanda. Durum fena olmasa 'umut var' demezdik. 'Durum iyi', derdik. Ama buna rağmen 'umut var' demek bir yaşam istencidir ve iyidir işte. Hem buna mecburuz; çünkü bir ihtimal daha var... "
Yine de bu iş... insanlarla cenkleşmek, onlarla mesafeni ayarlamak, öyle bir kere kararına varılıp yolundan şaşılmayan bir düzene sahip, kolay bir iş değil. Gelgitlerle süren, seni mütemadiyen tutarsız olmağa mecbur bırakan lanetli bir iş. Şu ünlü, sonradan Freud'un da kullandığı, Schopenhauer'ın kirpi hikayesi :
“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”
Yukarıdaki fotoğrafta görünen daktilo, bana babamdan kalan, tüm ortaokul ve lise hayatımın yadigârı bir alet. Ailemin yanındaki son birkaç yılı bana ait, kimsenin gelip gitmediği bir çatı katında geçirdim. Kimseyle birarada durmaktan fazla hazla hazzetmeyen biri olduğum için (hele o zamanlar), bir nimetti o ev bana. Okumak ve boş duvarlarda hayal kurmaktan ayırabildiğim tüm vaktimi bu makineyle harcadım. Bir tür bağımlılıktı benim için; kimseyi yanımda istemiyor ama sessizlikten de ürküyordum. Daktilo sesi bunu gideriyordu bir nebze. Ailemi son ziyarete gidişimde tozlu bir dolapta arayıp buldum tekrar, evime getirdim. Aslında tüm anlatacağım da bu 'haber'di, bu kadardı ya, nerelere daldık... O zamanlar o sese olan bu bağımlılığın (sonraları, uyurken bile müzik ya da televizyonu açık bırakma ihtiyacına da dönüşmüştü) ne anlama geldiğinin, dahası, bir anlamı olup olmadığının farkında değildim elbet. Bir zaman önce, Ulus Baker'i kaybedişimizin ardından onun yazılarını aralarında paylaşan Körotonomedya grubunda alttaki yazıya denk gelmiştim. En başta bahsettiğim o aydınlanma, mutluluk anlarından birini daha yaşatmıştı bana. Bu anlar gittikçe (utanmasam "yaşlandıkça" diyeceğim) azalıyor insanın hayatında, o yüzden daha da değerli oluyor gün geçtikçe:
"Meşgul etmek için kullanılan söze antropolog Bronislav Malinowski'nin taktığı bir ad var: "conative speech"... Kimi meşgul etmek? İşin o tarafı biraz muamma... İki ihtiyar düşünün... karanlıkta evlerine doğru yürümek zorundalar... herbiri diğerinin yanında olduğunu her an hissetmek istiyor... o halde, "konuşuyorlar"... içeriği hiç de önemli olmayan mesajlar bunlar... sadece diğerinin orada olup olmadığını teyit etmek üzere... "conative speech" bence bugünkü medyanın esasıdır, yani özüdür... öyle bir ortamda sessizlik herhalde en katlanılmaz, en korkutucu durumdur.

O hallerde akuzmatik ses herhalde en kurtarıcı durum, yani dünyanın ve doğanın "normal" varlığını hatırlattığı en uç hal olmalı, değil mi?

İlkel topluluklardaki, masum ve hissetmeye dayalı bu söz medyada, diğerinin varlığını teyit eder, özünü korur dersek biraz fazla masum kaçmıyor mu? tvkolikler, tv ışığı ya da sesi olmadan yapamayanlar teyit etmekten tayin etmeye kaymıyor mu? Bana ne (birinin, kişisel derdi sandığı şeye herkesin sahip olması) tv'de 'diğeri'nin orada olup olmadığını teyit etmekten. Bu durum olsa olsa ekran karşısındakinin orada olup olamadığını tayin etmek olur. Bilinçli tv izleyicileri var mı? ya da bilinçli gazete okuyucuları? Biri "ben varım" der diye hayır diyemiyorum. Bilinçsiz bir şeyin karşısında, bilinçsizliğini bu kadar dayatan ve yidiren (?) bu 17 inch karşısında ne bilinci? Herhaldesi fazla, sessizlik en katlanıl(a)maz, en korkutucu durumun ta kendisi. Sessizliği sorgulamaksa daha vahim; sebebi dışarının sessizliği mi, yoksa kişinin sessizliği mi? ya da kişinin kendi sesini bile duymasına izin vermeyen uğultu mu? Hepsinin bir anda olduğunu hissetmeye çalışın. Hepsinin bir anda olduğunu kabul edin.

O zaman şu tuşların a_ritmik sesleri, gözünüz ekrandayken bile kurtarıcı mı olur? Elleri, tuşlara vurur. Gözleri ekrandadır. Ses(ini) duyar. Varlığının hatırlatıldığını hisseder. En uç'tadır. ve bu ona batar.."
* Tattarrattat, Oxford İngilizce sözlüğündeki en uzun palindromik kelime. James Joyce, Ulysses romanında kapı çalınması sesi için uydurmuş bunu. Uyduran Joyce olunca, Oxford da sözlüğe almakta bir beis görmemiş olacak.