6 Eylül 2009

babam

Yaklaşık 9 yıl önce, ben üniversite sınavına hazırlanırken, daha doğrusu pek bir şey yapmayıp yalnızca sınavın üzerimden akıp gitmesini o büyük kayıtsızlığımla beklerken, anî bir kalp kriziyle öldü babam. Daha önce hiç sıkıntısı olmamıştı bu türden. O yüzden evde yalnız otururken ben, birden kapıda belirip “ölüyorum oğlum” diyerek kanepeye uzandığında o kadar da ciddiye almadım durumu. Kravatını gevşettim, çoraplarını çıkardım, yatağına uzanmasına yardım edip içeri televizyon izlemeye geri döndüm. Sıkıntısının azalmadığını görünce misafirlikteki annemleri aradım. Geldiler. O istemiyor, bir şeyim yok, tamam geçti, diyordu ama ne olur ne olmaz yahu diye ablamannemabimyengem onu hastaneye götürdü tabii. Ben evde kaldım. Yarım saat sonra komşumuz N. teyze yanıma geldi. Bir şey yokmuş gibi davranmağa çalıştı, “herhalde birazdan gelirler” deyip durdu. Anladım. Zaten ağlamamak için zor tutuyordu kendini belli ki, malum haberi benden saklama görevi onu iyice zorlamasın diye hayatta yapmadığım bir şeyi yapıp bir test kitabını çözmeye koyuldum. Telefon çaldı sonra. Babanız vefat etmiş, başınız sağolsun. Öyle mi, benim henüz haberim yok, daha hastaneden veya annemlerden kesin bir haber almadım, ama ben de öyle olduğunu tahmin ediyorum, teşekkür ederim, dedim. Adam pot kırdığını anlayıp kekeledi. Adamcağızı zor duruma düşürdüğüm için kendime kızdım, içten bir üzüntüyle, durumu kurtarmak için, adamı teselli için birkaç kere daha teşekkür ettim. Ne kadar naziksiniz, hem ilk arayan da sizsiniz, hahaha! Adam daha da bozuldu. Belki sondaki kahkahayı atmamalıydım.

Neyse. Biraz sonra bir ambulansın tekerlek sesleri doldurdu mahalleyi. Ablamın ağlayarak benim adımı bağıran sesini duydum. Daha on dakika önce, ablamın arabadan iner inmez ağlayarak benim adımı bağıracağını tahmin ettiğimi anımsadım sonra: tahminimin çıkmıştı işte. Olayları önceden tahmin edebilmek mühim bir haslet; belki de bu sayede normalden daha sarsıntısız, daha güvenli bir hayat süreceğim diye düşünüp sevindiğimi anımsıyorum. Misafirlerin de çok geçe kalmadan geleceğini akıl etmiş bulunduğumdan etrafı zaten toplamıştım, salona ait olmayan tek şey elimdeki test kitabıydı, test kitabını da kaldırıp aşağı indim. Ablamı teselli edeyim, dedim ama birileri hemen koluna girip yukarı çıkardılar. Beni de tutup zorla ambulansın içine soktular: babamın, yüzünü açıkta bırakan beyaz çarşaflara dolanmış cesedine bakmam için. Annem ağlayarak yanaklarını okşuyordu sanırım, hatırlayamıyorum tam. Sıkıldım. Cesedle ne işim olur? Cesede niye bakmak isteyeyim? Israrlara pes edip elimi suratına filan sürmedim, hayır acıyla yüzümü de buruşturmadım; yalnızca, bu durumda yapılması gereken herhalde budur, diye düşünüp annemi eve çıkardım.

Eşdostanıdık benim hiç ağlamamamı çok beğendi. Ablamannemyengem evin farklı köşelerinde, başlarında beşeraltışar kişi bir yandan her yerlerine kolonya sürer, felç olmuş gibi bir surat ifadesiyle gözyaşlarını bir an önce döküp kurtulmağa çalışır da onu bile tam başaramazken; abim kendini kaybetmiş bir şekilde oradan oraya koşturup bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeğe çalışıp bunu da beceremezken benim tüm telefonlara sesimi en ufak bile çatlatmadan sopsoğukuzak ama nazik cevaplar yetiştirmemi takdir ettiler. Misafirleri buyur edip paltolarını arka odaya özenle taşıdım (portmanto yetmemişti). Hoşgeldiniz, sağolun, hepimizin, hepimizin. Nereye oturacaklarını gösterdim. Sahibi olduğumuz dersanedeki sekreterlere kimlerin aranıp haberdâr edilmesi gerektiğini hatırlattım. Bunlar da artı puan topladı benim haneme. Ne kadar olgun olduğumu konuştu insanlar. Kimya hocası “senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten” dedi. Masadakiler kafalarını sallayarak katıldılar bu fikre. Bak 13 yaş küçük ağabeyinden, ama ondan ne kadar daha olgun değil mi, evet, hem çok da akıllı, bu kadar tembel olmasa da biraz çalışsa derece bile yapar diyorlar, hm hm, tabii tabii, babası da en çok onu severdi zaten, hep söylerdi değil mi…

Senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten. “Senin gibi”. Bu lâfı hep duydum; hâlâ da kesilmiyor arkası. Adetâ açık bir kitap gibi okur beni insanlar. Ne durumda ne yapacağımı ben bilmem, ama onlar bilir. Zevk yelpazem orta malı. Faruk mu? Kesin sever şunu. Öyle mi yapmış, halbuki hiç beklemezdik ondan bunu… Bu sıradanlığım ve tahmin edilebilirliğim canımı sıkıyordu önceleri, ama sonra kabullendim. Sırf bunu kırmak için inadına, hem de kendi arzularım hilâfına yaptığım ters hareketler de lisede kaldı. Buluğ çağı janjanlı bir çağ, sunduğu olanakları bazı bazı özlemiyor da değilim, ama yine de insan büyümeyi bilmeli, değil mi?

Bunları neden yazdım, inanın bilmiyorum. Çok daha basit ve kısa bir post olacaktı halbuki. Köyde babamın kütüphanesinden arta kalan kitapları karıştırırken üniversite mezuniyet yıllığını buldum alt raflardan birinde, onu anlatacaktim sadece. 1974-1975 Eğitim Yılı Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Istanbul-İzmir-Konya-Kayseri-Erzurum Ortak Yıllığı. En arkalarda bir yerde kocaman fotosunu da koymuşlar babamın. “Albüm Tertip Komitesi Başkanı” yazıyor. Ben hiç bilmiyordum, yıllığın dediğine göre dört yıl okulun izci takımı başkanlığını yapmış, üstelik futbol ve basketbol takımlarında da yer almış. Hep böyle sosyal adamdı zaten rahmetli. Bu yönden hiç ona çekmemişim. Ama yazdığı bir şiiri de geçirmişler yıllığa: Ey beyaz köyüm, karlı köyüm, hür yayla! / Bir gün ki, oruçluydu yamaç, dam, tarla / Yoldaydım uzaktan okunurken ezânın / İftar ettim bir dağ tepesinde karla. Eee, demek ki bu üstün yazı yeteneğimi, bu pek şiirli dilimi ben, işte babamdan almışım! Şu dünyada her şey genetik.

Geçelim. Aynı yıllıkta meşhur Ali Bulaç da var. Tabii o Istanbul mezunları kısmında. “Çağın zalim, rezil ve sefil olduğuna inanıyorum. Biz çağ üstüyüz. Çağ bize muhtaç ve bizi geriden takip etmek zorundadır” demiş Ali burada, ve eklemiş: “Çağdaş değilim!”.

Bak, Aliciğim, onda tamamen hemfikîriz.

23 yorum:

  1. babanın şiiri güzelmiş de neden bu kadar gerildim yazını okurken.. normalde "başın sağolsun", "mekanı cennet olsun" filan gibi şeyler söylenir, gevelenir ya da.. bilemiyorum.. tuhaf hissettim kendimi. ben de pek sevmem babamı.. hiç sevmem mi hatta? ama yine de tuhaf böyle olması.. bu yaşta.. bunca yıldan sonra..

    YanıtlayınSil
  2. Bana da olum karsisinda yasanilan şoku hatirlatti. Bence sanin yasadigin bir şok. Bana babamin oldugu haberi ben kahvede arkadaslarla otururken geldi. Abimdi "babayi kaybettik" diyen. Cok rahat (salak) bir ifadeyle. "iyi tamam. ben sonra gelirim" demisim. Sonra baktim ki arkadaslar şok icinde bana oyle bakiyorlar, sonra bacaklarimda bir bosluk. Sonra eve gitmistim, odada uzerinde ortuyle uyuyordu. Ellerini tuttum. Soguktular. Sonraki gunler nasil da bir bosluk duygusuydu yasamda. Onun oksuruk sesleri, sigara dumani... Bir buyuk bosluktu taa ki o evden tasinincaya kadar...

    YanıtlayınSil
  3. babalar ve ogullar...ille bir sorun olacagi ya da olmasi gerektigi icin degil, ama kacinilmaz bir gerilim iceriyor sanki....
    yakin bir zamanda akinhay'in "ölüme bakmak"ini okumustum, cok geren bi kitapti,aklima onu getirdi bu yazi....

    YanıtlayınSil
  4. Ömer ve EG,
    yazının öyle bir his verebileceğini tahmin etmiştim, ama inanın babamı gayet severdim, herhangi bir kırgınlığım, kızgınlığım da söz konusu değil. Uzaktık, ama ondan ziyade benden kaynaklanan bir şeydi bu. Anlatması da çok zor. "O ünlü kayıtsızlığım" derken kastettiğim de oydu: yalnızca, hemen hiçbir şeyi umursa(ya)mayan, insanlara ilişmeyi sevmeyen (ailem bile olsa -özellikle ailemse hattâ) ileri derecede yabanıl bir çocuktum. Çok sert, belki o yaşta bir çocukta olması tuhaf kaçacak kadar sert bir "gerçekçilik"im vardı. Babam ölmüştü. Artık elden bir şey gelir miydi? Gelmiyorsa ağlayıp dövünmenin ne faydası olabilir ki? ... gibilerinden. Bu işi daha da karmaşıklaştıran bir sürü ufak tefek ruhsal ayrıntı da var tabii, kelimelere dökmek çok zor. Yalnızca bunun bir "şok" da olmadığını söylemeliyim. Baba nefreti de değil, şok da değil. Kendimi "acaba şok geçiriyorum da o yüzden mi bu kadar sakinim?" diye yokladığımı da anımsıyorum iyice; ama yanıt 'hayır'dı çünkü bu tepkisizliğime zaten alışkındım, şaşırmıyordum buna.

    Kaçak abi,
    şu kaçınılmaz gerilim meselesi benim de ilgimi çekiyor. Psikanaliz hakkında en ufak bir bilgim olsa bir fikir öne süreceğim ama... Kulaktan dolma bildiğim şu Freudyen, anneye duyulan arzu üzerinden babaya duyulan nefret bana hep garip geldi. Kendimi yokluyor, ama buna yorabileceğim en ufak bir hissimi yakalayamıyordum. Hattâ, belki her çocuk yapıyordur, yapıyor mudur?, ailemdeki herkesin ölmesini hayâl ederken (zevkle yapıyordum bunu) bir tek babamı sağ bırakıyordum, çünkü en uzak, en ciddî, en bana ilişmeyen oydu ve bu mesafesi benim çok sevdiğim bir şeydi. Bana uzak durduğu için en çok ona minnettar oluyor, ödül olarak da onu sağ bırakıyordum. Freud'un neresine oturuyor bu şimdi? :) Neyse, belki bunları burada konuşmak da saçma.

    YanıtlayınSil
  5. turgenyev'in "babalar ve ogullar"indan gidelim abi....buradaki "eski" ile "yeni" catismasini, sembolik olarak her anlamda degerlendirebiliriz....tam da böyle oldugu icin "iktidar" mefhumu etrafinda dönen bir mesele olarak anlamak mümkün bu gerilimi, ki "anne arzusu" ile "baba nefreti" arasindaki iliskiye de tercüme edilebilir bu....ogulun basibozuklugu ile babanin nizami, ogulun özgürlügü ile babanin hükümdarligi, ogulun nihilizmiyle babanin rasyonelligi kacinilmaz olarak catisir....sana ilismeyen baba en iyi babadir, onu sag birakman, freudyen sema ile gayet uyumludur aslinda....ama o gerilim "iyi baba" ile de bitmiyor, bu gerilimin illede olumsuz oldugunu düsünmemiz gerekmiyor herhalde....aradaki "illiyet bagi"nin dogasinda var bu cünkü, bir bakima...

    ne diyom yav ben, susayim...abi seni okurken, tipki passiveapathetic'i okurken oldugu gibi aklima hep edebiyattan bir seyler geliyor...ölüme bakmak'tan sonra, giderken turgenyev'i hatirladim...herhalde on-onbes yildir turgenyev adi gecmemistir aklimdan, halbuki bazarov'u unutmak ne mümkün....

    YanıtlayınSil
  6. sevgili babacığım,

    belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın bir çok şey yapabileceğimi düşünürdüm. şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.

    sana bazı şeyleri anlatamadım. bir iki yıl daha yaşasaydın ya da dünyaya dönseydin – kısa bir süre için- her şey başka türlü olurdu sanki. çaresizlik yüzünden bir çok şeyin anlamı kayboluyor. sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar? fakat ben artık bir meslek adamı oldum babacığım. yakın çevremde seninle ilgili bir hatıramı anlattığım zaman, “ne güzel” diyorlar, “bunu bir yerde kullansana.” onun için, çok özür dilerim babacığım, seni de bir yerde, mesela bu mektupta kullanmak zorundayım. geçen zaman ancak böyle değerleniyormuş; insanın geçmiş yaşantısı ancak böylece anlam kazanıyormuş.

    ben, seninle ilgili olayları anlatırken aslında senin nasıl bir insan olduğunu belli etmemeye çalışıyorum; aklımca asıl babamı kendime saklıyorum. sonra da seni anlamadıkları zaman onlara kızıyorum. bana kızınca –bu çok sık olurdu- “senin aynadan gördüğünü ben ‘duvardan’ görürüm,” derdin. annemle birlikte ‘duvar’ sözünle alay ederdik. ben de şimdi küçüklerime karşı –artık benden küçük olanlar da var babacığım- bu cümleni kullanıyorum, gülüyorlar. bu sözü kullanırken aslında amacımın ne olduğunu sezmiyorlar tabii. seni gülünç duruma düşürmek istediğimi sanıyorlar. herhalde, ben tam belirtemiyorum ne demek istediğimi. gülümsemenin içindeki sevgiyi demek ki anlatamıyorum.

    şimdiki gençler başka türlü babacığım; her sözden tek anlam çıkarıyorlar. ben de o zaman çileden çıkıyorum gerçekten: asıl amacımı unutup seni onlara beğendirmeğe çalışıyorum. aslında bu çabanın anlamsızlığını sezmiyor değilim. ülkenin en zengin adamı senin paltonu tutarken ya da, “rica ederim cemil bey, müsaade buyurun.” diyerek ‘bizzat kendisi paltoyu giydirmekte ısrar ederken’ senin gibi hissedemedikten sonra, insan o paltonun içinde kendisi varmış gibi gururlanmadıktan sonra, seni beğenmeleri hatta anlamaları neye yarar? ya da meclise ilk girdiğin sıralarda, başkandan birkaç gün için izin istemeye gittiğin zaman, “cemil bey siz galiba yenisiniz.” diyen başkanın karşısında senin gibi utanmadıktan sonra insanın böyle küçük ayrıntıları öğrenmesinin ne anlamı var? “istediğiniz zaman izin yapabilirsiniz cemil bey, bana gelmenize lüzum yok,” sözünü duyunca kim senin gibi ferahlayabilir?

    YanıtlayınSil
  7. bunlar bildiğin şeyler babacığım; sana biraz da bilmediklerini anlatayım: mesela, cenaze törenin nasıl oldu? cenaze namazın nasıl kılındı? genellikle bir aksilik olmadı babacığım. ben ağladım. okulda o günlerde ‘hatırı sayılır’ bir durumda olduğum için oradan bir otobüsle bir miktar öğretim üyesi ve bir çelenk gönderildi. hayatın boyunca hiç görmediğin bazı kimseler ellerini önlerine kavuşturarak ve başlarını eğerek ölümün anlaşılmaz gerçeği üzerinde düşünüyormuş gibi yaptılar mezarının başında. tabut çukura konulduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. (bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım.) seni, annemin yattığı mezarlığa gömmedik. bazı yakınlarım öyle uygun gördüler.

    insanlar arasında, onlar öldükten sonra bile anlaşmazlıkların sürüp gitmesini istiyorlar. benim üzüntümden yararlanarak seni mezarda annemden ayıran yakınım, aslında öteki dünyaya filan hiç inanmaz. oysa bana, “annen böyle isterdi,” dedi. sen bu adamı sevmezdin ve nedense ona yakınlık gösterdin. buy nedenle hiç hakkı olmadığı halde sana ‘babacığım’ derdi. artık ben akraba olmayanların birbirlerine ‘anneciğim, teyzeciğim, oğlum, kardeşim’ diye seslenmelerine bütünüyle karşıyım babacığım. artık gerçek bir akrabam kalmadığı için, bütün bu soğukluklara karşıyım. herkes birbirine adıyla hitap etsin. mantığı seven bir insan olarak senin de bu düşünceye karşı pek bir diyeceğin yoktur sanıyorum.

    sen öldüğünden beri gittikçe daha ‘muhafazakar’ oluyorum babacığım. mesela, allah kimseyi genç yaşta anasız, babasız bırakmasın filan diyorum. sana oranla daha ‘münevver bir zat’ sayıldığım ya da kendimi öyle sandığım için, bu yargıya bir ‘filan’ sözünü eklemeyi de ihmal etmiyorum. aramızda ‘irfan’ bakımından –görünüşte- bir fark olduğu doğrudur. sen böyle görünüm inceliklerini akıl edemeyecek kadar saf olduğun, yani benim gibi ‘zıt kuvvetlerin muhasalası’ olmadığın için belki de bu yazdıklarımı biraz karışık buluyorsun. aslında karışıklık içimdedir ve bu mektubu yazma isteğim, karışık ruhumun kapıldığı samimiyet buhranlarından biridir. bu buhran, genellikle senin ölümünden sonra içimde daha kuvvetle hissettiğim cemil beyi yaşatma çabasıyla ilgilidir. içimde benden ayrı olduğunu sandığım bir de cemil beyin bulunmasına sen ‘tezyid-i şahsiyet’ mi yoksa ‘taksim-i şahsiyet’ mi dersin pek bilemiyorum.

    YanıtlayınSil
  8. benzer taraflarımız olduğu bir gerçektir. sen üstüne başına dikkat etmezdin; bense ne kendime bakıyorum ne de arabama. uzun yıllarını geçirdiğin büyük şehrin sokaklarında ikimiz de kir içinde dolaşıp duruyoruz. (annem duymasın.) bazen arabayı bir ara sokakta durdurarak küçük ve karanlık meyhanenin birine giriyorum. senin deyiminle ‘tedrici intihar’. bununla birlikte, bazı yazı denemeleri –bu mektup gibi- yaptığım için, arkadaşlar arasında –bu içki ve perişanlık gibi bütün tutarsızlıklarıma rağmen- oldukça ilgiyle karşılandığım söylenebilir. sağ olsaydın yazdıklarımdan bir satır anlamamakla birlikte gene de benimle öğünürdün sanıyorum.

    galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik. aslında yazdıklarım senin deyiminle ‘uydurma’ şeylerdi; annemin seyrederken ağladığı filmler ya da okurken duygulandığı romanlar gibi ‘hepsi uydurma’. sana yazdığım bu satırların da bir kısmı ‘uydurma’ olabilir; sana açıklamakta zorluk çekeceğim bazı nedenlerle senin anladığın biçimde bir gerçeklikten uzaklaşmak zorundayım. ayrıca gerçek ya da uydurma olan bu satırları benim hissettiğim şekilde anladığından da şüphedeyim, hatta anlayıp anlamadığını da bilemiyorum.

    işte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum. bu yüzden sana gerçeklerden, senin de karşı çıkmayacağın gerçeklerden söz etmek istiyorum. bugünlerde özellikle ansiklopedik gerçeklerin çok tutulması ve ilgi duyduğum, sevdiğim kimselerin gittikçe unutulması yüzünden, baştan aşağı gerçeklerle dolu ve birçoklarına göre önemsiz sayılacak hayat hikayelerinden meydana gelen bir ansiklopedi yazmak istiyorum. buna benzer denemelerim oldu. ama onlarda senin deyiminle gerçekten ‘uydurma’ şeylerdi. bu nedenle babacığım, herkese açıkça ilan ediyorum: 1892 de doğdun. ülkemizin ortalama ömür sınırını çok aştın. duyduğuma göre isveç ortalamasını filan bulmuşsun. köyde, kasabada, taşrada yetiştin. olgunluk çağı denen döneminde, ülkeyi yönetenler daha kalabalıkmış gibi görünsün diye, taşradan getirilerek onların arasında yer aldın. ‘fırka katib-i umumiyesi’nin ya da daha başka ‘ekabir’in gözüne girmek için kürsülerde bağırmak gibi bir münasebetsizliği beceremediğinden, bugün benim özel ansiklopedimin dışında yer alacağını hiç sanmıyorum.

    YanıtlayınSil
  9. sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor ya da onun gibi bir şey. büyük şehirde, ülkeyi yönetenlerin toplandığı salonda neden bulunduğunu hiç düşünmedin. ayrıca insanın evrendeki yeri konusunda da düşüncelere daldığını sanmıyorum. fakat –bu söylediğim gerçekten gerçek babacığım- ben bütün bunları düşündüğüm halde yerimi bulamadım. beni daha iyi yetiştirseydin, mesela ne bileyim yabancı ülkelere filan gönderseydin, bugünkünden daha esaslı olmasam da, kendimi ifade ve eşya ile münasebetimi tayin ve kainattaki yerimi tespit gibi hususlarda daha becerikli olurdum. sen her zaman tutarlıydın; olduğun gibi olmaktan gurur duyuyordun; olduğun gibi davranıyordun. bense küçük hırslar yüzünden bocalıyorum; senin deyiminle ‘iki cami arasında beynamaz’ ya da senden önce senin gibi rahmetli, olan numan beyin deyimiyle ‘güreş, güreş, hacı muhammed altta’ bir durumdayım. ‘tedrici inhitat’ oluyorum senin anlayacağın. görüyorsun senin hayat hikayeni bahane ederek gene kendimden bahsediyorum. senin asaletini tevarüs etmediğim için her fırsatta kendimi ileri sürmek gibi bir zillete tenezzül ediyorum.

    neyse, sana dönelim babacığım. hiçbir savaşa katılmadın ve kelimenin bilinen anlamıyla hiçbir kahramanlık göstermedin. bu nedenle madalya filan gibi manevi ödüllerden yararlanmadığın gibi han-hamam-çiftlik gibi maddi ödüllerin üstüne de oturmadın. siyasetin içinde yaşadığın halde siyaseti bilmediğin için barış döneminde de başarılı olamadın. bu bakımdan sana yöneltebileceğim en kuvvetli tenkit şudur; kendini sunmasını hiç beceremedin babacığım. hemşerilerinin büyük şehirde kaldıkları hanları ziyaret ederek onlara kartvizitlerini dağıtmadın, dairelerde seçmenlerinin işlerini takip etmedin. bütün yaptığın, seçim bölgene gittiğin zaman eğer ramazansa sokakta sigara içmemekten ibaret kalmıştır. kendini çok beğendiğin halde kusurlarını bilmediğin gibi, meziyetlerinin de farkına varmadın. genellikle sert, duygusuz ve bencil göründün. bu özelliklerinde huysuz bir çocuğa benziyordun. çocuk diyorum, çünkü kötü huylarından bir ‘menfaat temini cihetine’ gitmedin. bana sorarsan, hemen bütün konularda çocukça yani samimi fikirler ileri sürdün; bununla birlikte bu davranışlarının ev içinde ‘menfi neticeler tevlid ettiği’ oldu. ben bu sonuçlardan çok yakındım ve ‘asi evlad durumuna müncer oldum’.

    birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. sen klasik türk müziğini ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; batı müziğine tepkini de sadece, ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime. kültür hakkında öteki yargıları da pek iç açıcı değildi. özetle, çevrendeki her şeyi kesin çizgilerle ikiye ayırdın. (bu bakımdan da sana benzediğimi itiraf etmeliyim.) dünyada yalnız güzellerle çirkinler vardı, bir insan ya akıllıydı ya da aptal, senin gibi başını dik tutmasını bilemeyen bütün insanlar dalkavuktu; sana benzemeyen kibar davranışlı insanları da züppelikle suçlardın. biz –annemle ben- sana itiraz ederdik; fakat ben farkına varmadan senin orta yola fırsat vermeyen bu acımasız sınıflamalarını benimsemişim babacığım. üstelik –en kötüsü de bu galiba benim için- böyle olduğumdan gizlice memnunluk duyar gibiyim ki, işte asıl buna dayanamıyorum; çünkü ben babacığım, biraz da duygularımın ‘romantik’ bölümünü, sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.

    YanıtlayınSil
  10. özellikle bazı kitapları okuduktan sonra, içimdeki bu aşağılık çelişkilerin daha da farkına vararak, senin hiç anlamayacağın bir biçimde sabit gözlerle boşluğa bakıp duruyorum. senin işin bir bakıma kolaydı babacığım. birçok şeyi yok sayarak belirli bir düzen içinde yaşadın. sinemaya gitmedin. hiç roman okumadın. zeytinyağlı enginar yemedin. yabancı ülke özlemi çekmedin. kimseye hediye almadın. evde kuşkonmazdan başka bitki yetiştirmedin. yalnız halk türkülerini sevdin. basit beğenilerinin yanında beni şaşırtan duyarlıkların vardı. bir örnek vermek gerekirse

    çalkan karadeniz çalkan
    gemiler açıyor yelken

    gibi beni çok duygulandıran bir masal türküsünün yanısıra

    yekte yavrum yekte
    pastırmalar yükte

    türküsünü de aynı keyifle söyledin ve dinledin. ben sonradan edindiğim bir duyarlıkla, ikincisini sanki alaya alıyormuşum gibi değerlendirerek işin içinden çıkmayı denedim: şu ‘filan’ sözünü, basit duygululuklarımı gizlemek için kullandığım gibi filan.

    şimdi artık öldün babacığım. sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum. sabit nazarlarla boşluğa baktığım zamanların çoğunda temeldeki benzerliğimizi gizlemek için ümitsiz süslemelerle kendimi yoruyormuşum gibi geliyor bana. senin anlayacağın babacığım, züppe olarak nitelediğin insanların, iç sahteliklerini örtmek amacıyla giriştikleri kibarlık çalışmaları içindeyim sanki. senin gibi tutarlı olmadığım için çoğu zaman kuşkulara kapılıyorum ve ütüsüz pantolonlarla lekeli gömleklere kısa bir süre için son veriyorum.

    bugün, genellikle seni benden başka hatırlayan yok babacığım. öldüğün için durumu bilmiyorsun; ama, sana açıkça belirtmek zorundayım ki, çevrendeki kuru kalabalığın büyük bir kısmı daha şimdiden tarihe geçmiş vaziyette babacığım. okuma kitaplarında senin gibilerin davranışları örnek gösterilmekle birlikte onların adları ve ikimizin de çok iyi bildiği küçük ve karanlık yaşantıları yer alıyor. sen artık öldüğün için senin adına uydurma nutuklar, düzme makaleler, hayal ürünü tartışmalar icat etmek ve seni onların çok üstünde dalgalandırmak istiyorum. çünkü hepinizi tanıyan –gerçekten tanıyan- on kişiden dokuzunun, bir seçim yapmak gerekirse, oylarını sana vereceğini ismim gibi biliyorum. göreceksin babacığım, şu tek başıma yazacağım ansiklopediye bir başlayabilsem her şey düzelecek. kimsenin doğru dürüst bir şey bilmediği bu ülkede şundan bundan –yani yabancı yazarlardan- makaslama metoduyla birkaç eser veremez miydin yani? tercümeleri ben yapardım. annem de sana okurdu. (hiç olmazsa şunu kabul etmelisin ki babacığım, çoğu zaman sadece annemin okuduklarını anlardın. senin dilini, görünüşteki bütün karşıtlığınıza rağmen, galiba sadece annem bilirdi.)

    YanıtlayınSil
  11. aramızda hiçbir zaman, alışılmış baba-oğul ilişkisi olmadı. ne ben, bütün meraklı çocuklar gibi durmadan her şeyi sana sordum; ne de sen oturup bazı şeyleri bana açıklamak gereğini duydun. bu yüzden, bir çok olayın nedenini zamanında öğrenemediğim için, dünyanın birçok yönünü hiç bilemedim. bazı olayların nedenini de çok sonraları öğrenebildim. mesela yemekten kalkınca herkesten önce ellerini yıkamak isterdin; banyoda, “ben sigara içeceğim,” diyerek beni iterdin. ben de senin gibi sigara içmeye başlayıncaya kadar, bu davranışın bana hep esrarlı göründü. sonra karşılıklı sigara içmeye başladık. sonra günün birinde karşısında, ‘bacak bacak üstüne atıp sigara içen’ oğlunu azarladın. davranışlarında genellikle hep böyle geç kalırdın. karımdan ayrılıp sana sığındığım zaman da, “geceleri eve geç geliyorsun,” gibi, yıllarca önce söylenmiş olması gereken sözlerle beni tedirgin ederdin. oysa babacığım ben evlenmiştim, ayrılmıştım, çocuğum bile vardı; yani bir bakıma senin durumundaydım. sen de yıllarca önce bazı işlerini bahane ederek büyük şehire gidip bizi günlerce yalnız bırakmaz mıydın? ben de işte öyle olmuştum babacığım: ‘istediğim gibi yaşamak’ diyebileceğimiz bir işim çıktığı için evden, kendi evimden ayrılmıştım.

    ben sonra eve döneceğim babacığım. bazı durumlarda sana oranla biraz aşırı davrandım. belki de kendime bu dünyada bir yer yapabilmek için, birçok düşüncemi ‘kuvveden fiile’ çıkarmaya çalışıyorum. aslında sen böyle bir şeyi hiç düşünmedin; bununla birlikte, yeryüzünde senin kadar yer yaptığım da söylenemez. bu yüzden sinirli, sabırsız ve hırçın oldum. biliyorsun, seninle de çok çatışırdım, kapıları filan vurup giderdim. bana hep haksızlık yaptığın duygusu vardı içimde: bence her zaman bana haksız yere söylenirdin; çalışkan bir öğrenci olduğum halde “bu çocuk kitap yüzü açmıyor,” diye homurdanırdın, üstüme uymayan kötü dikilmiş elbiseler giydirirdin, istemediğim okullara gönderirdin beni, sızlanmalarımı da hiç dinlemezdin. bugün, belki de sen artık öldüğün için, bana bir zamanlar haksızlık ettiğini düşünemiyorsam da, bana haksızlık edildiği düşüncesi içimde öylesine gelişti ki artık bütün dünyayı suçluyorum bu bakımdan,. bu bakımdan da istemediğim bir yerlere vardım, artık bütün dünyanın suratına çarpıp duruyorum kapıları.

    senin ‘egoist’ olduğunu söylerlerdi; benim için de şimdi buna benzer sözler ediyorlar. annem öldükten sonra bir süre sen de yalnız kalmıştın ya, bu yüzden yalnızlığı bilirsin sanıyorum. ben de yalnızlığımda sana benzedim babacığım: kendime yemekler pişiriyorum; senin kirli ropdöşambrına benzeyen bir şeyler giyip, bir karış sakalla evin içinde huzursuz dolaşıp duruyorum, yanık kalmış elektrikleri söndürüyorum, durmadan para hesabı yapıyorum, kendimi biraz iyi hissettiğim günlerde çarşı pazar dolaşarak her malın iyisini almaya çalışıyorum. gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. aynaya pek bakmıyorum ama sevmediğim şeylerden söz ettikleri zaman suratımı senin gibi buruşturduğumu hissediyorum. birilerine oturmaya gittiğim zaman yemeğe kalmam için ısrar edilmeyince senin gibi, belki de senden çok şiddetli bir biçimde içerliyorum herkese; yalnız, senin yaptığın gibi, kötü yemekleri açıkça beğenmezlik edemiyorum.

    YanıtlayınSil
  12. istiyorum ki babacığım artık herkes öğrensin hiçbir şeyi beğenmediğimi. senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. senin gibi ben de artık aklıma geleni hemen herkesin yüzüne haykırıyorum. eski pısırık oğlunun bu durumunu görseydin gurur duyardın diyemiyorum; çünkü, sözlerime ‘muhatap’ olanların tepkisine bakılırsa pek övünülecek durumda değilim galiba babacığım. genellikle belirsiz bir isyan halindeyim. derler ki sen de çocukluğunda eve dönünce anneni bulamazsan hemen sokağa fırlar ve onun misafirliğe gittiği evin camını taşlarmışsın. ben senin gibi köyde değil şehirde, evde değil apartmanda büyüdüğüm için, çocukluğumu bir bakıma yaşayamadığım için, bu konuda biraz gecikmiş de olsam yalnız bırakıldığımı hissettiğim zaman kendi çapımda mesele çıkarıyorum, herkesin burnundan getirdiğimi sanıyorum.

    oysa şimdi seni düşündüğüm zaman babacığım, durmadan gülümsüyorum. seni sen olarak yaşamak istiyorum. istiyorum ki evde annem gibi biri olsun ve ben de mutfağa giderek. “burada gene bir şeyler kaynıyor muazzez,” diye içeri seslenebileyim ve bana “kaynadığını görüyorsan altını kıs cemil bey,” denilsin ve ben de hiçbir şey yapmadan mutfaktan çıkayım. belki de nasıl bir insan olduğunu bugün bile bilmiyorum; daha doğrusu bugün, senin bilmediğin bazı şeylerin varlığından haberim olduğu için, bu bakımlardan nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum. acaba senin de bilinç altın var mıydı babacığım? bana öyle geliyor ki sizin zamanınızda böyle şeyler icad edilmemişti. sanki osmanlıların böyle huyları yoktu gibi geliyor bana. senin fesli ve redingotlu resimlerini gözümün önüne getiriyorum da, bu görüntüyle ‘varoluşçu bir bunalımı’ yanyana düşünemiyorum doğrusu. aslında bizler de bir özenti içindeyiz; ama ne de olsa bu kurt içimize düştü bir kere babacığım; bazı meseleleri bu yüzden büyütüyoruz.

    acaba bütün bunları sana şimdi anlatsaydım nasıl karşılardın, yazdıklarımı okusaydın ne düşünürdün? hepsini ‘deli saçması’ mı bulurdun? sizin zamanınızda herhalde böyle zorluklar yoktu babacığım; yemek ve bilmece çözmek ve benim zorumla radyo radyodan dinlediğin alafranga müzik ve sineklerin camı kirletmesi ve gazetede sağlıkla ilgili makale hakkındaki düşüncelerin ve aylık bütçe hesapların ve yarın pişirilecek aşureye neler katılması gerektiği ve benzeri ve ilgisiz bütün düşüncelerinin ‘bilinç akımı’ denilen karmaşık bir düzende yer aldığını bilseydin sanırım yemekten sonra o yüksek koltuğunda rahatça uyuklayamazdın. maddenin temel yapısında düzelmesi mümkün olmayan bozuklukların başladığını ya da bazı tabiat kanunlarının artık eskisi gibi aynen tekrarlanmadığını duysaydın acaba endişelenir miydin?

    YanıtlayınSil
  13. aslında ‘ruhiyat’la ilgili yenilikleri ben bile doğru dürüst bilemiyorum babacığım. (mesela, egoist olduğun halde, sen de ‘ego’nun farkında değildin.) bir yerde okumuş olsaydın da bana “oğlum sende oedipus kompleksi var mı?” diye sorsaydın ne karşılık vereceğimi bilemezdim sanıyorum. hani ben sana kızınca ya da belirsiz nedenlerle içimde tanımlayamadığım sıkıntılar duyunca gidip sabahlara kadar içerdim ya, şimdi öyle yapmıyorlar babacığım. bu senin duymadığın bilinçaltıyla ilgili doktorlara gidiyorlar. bense aslında sana benziyorum babacığım; artık içki de iyi gelmediği için böyle durumlarda koltuklara baykuş gibi tünüyorum.

    demek ki senin köylü tabiatın bana miras kalmış babacığım: medeniyeti sevmiyorum. bugünlere yetişebilseydin, sen de benim gibi televizyondan nefret ederdin sanıyorum. ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. balığa çıkmak bize göre değil babacığım. ben senin uçsuz bucaksız tarlalar arasındaki küçük köyüne yakın bir yerde (çevrede belki de bir iki ağaç olabilir) ahşap kirişli kerpiç bir evde yaşamak istiyorum. evin resmini de tanıdık yaşlı bir mimara çizdirdim. (gençlere güvenim artık kalmadı babacığım.)

    sana anlatması biraz zor ama, oraya gidişim bana haksızlık eden dünyaya karşı bir baş kaldırma hareketi olacak diyebilirim; yani ben orada bulunmakla onlara, “işte bütün ‘terakkinizi’ gördüm ve ‘aslıma rücu ediyorum’ (yani cemil beye dönüyorum”, diyeceğim ve onlar da bunu anlamayacak. sen bunu ziya paşanın ya da mehmet akif’in tepkilerine benzetebilirsin. annem duysaydı çok ağlardı. sen nasıl karşılardın bilmiyorum, herhalde bunu da sana karşı bir hareketim olarak ‘tavsif’ etmezdin. gene de, beni bu duruma kitapların getirdiğini söylerdin. lukianos’u okuduğum zaman da bir gün kitabı karıştırmış ve içinde tanrılarla alay eden bölümü görünce, “bu oğlan onun için allaha inanmıyor, bana karşı geliyor,” diye pek gerçekçi sayamadığım bir yorumda bulunmuştun. sen de allaha –bunu hiçbir zaman kabul etmediğin halde son yıllarında inanmıştın babacığım. son yıllarında cuma günleri ortadan kaybolup camiye gitmeğe başlamıştın. acaba daha önce, mesela gençliğinde, buna benzer bir ‘iman buhranı’ geçirmiş miydin? neyse, son yıllarında böyle bir değişikliğe uğradığını da kabul etmedin. her zaman ‘namazında niyazında’ olduğunu ileri sürerek beni çileden çıkardın.

    YanıtlayınSil
  14. benim bu dağa çekilme meselesini de belki eski inançsız yaşantıma bir tepki olarak ‘telakki ettiğim’ için, senin çocukluğuna sığınıyorum babacığım. hareketimin, annemde beğenmediğin biçimde bir duyarlık ilgisi yok. yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. buna ‘şimdilerde’ kaçış diyorlar babacığım; bir takım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş. sen böyle söyleyenlere bakma babacığım. oğlunu onlardan öğrenecek değilsin ya. sen de aslında annem gibi benim hiçbir zaman kötü bir şey yapmayacağıma inanırsın değil mi?

    hani bir zamanlar bazı kitaplar okuyordum da eve bazı asık suratlı adamları çağırıp onlarla bağırarak tartışıyordum; o zamanlar annem, başıma bir şeyler geleceğinden endişelenmekle birlikte, gene de bu konuda kendisini uyaran ahbaplarına karşı beni savunuyordu. şimdi beni savunan kalmadı babacığım; çünkü ikiniz de öldünüz. işte ben de yalnızsam, yalnızlığımı bilmek için çoğu zaman –sabit nazarlarla boşluğa baktığım zaman- bu kerpiç evi gittikçe daha ciddi bir biçimde düşünüyorum. ben bu asık suratlı aydınlara hiç benzemiyorum babacığım; onlara karşıyım ve senin içtenliğinden yanayım. bazı kitaplar yüzünden kafam biraz karışmışsa da bugün bile senin içtenliğini taşıdığımı ümit ediyorum. gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım: yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?

    mektubuma burada son verirken hürmetle ellerinden öperim.

    oğlun.

    oğuz atay

    YanıtlayınSil
  15. Bazı şeyler Baba'dan Oğul'a...

    Oğul'dan Baba'ya olanların ise en güzeli, en içteni... Bana hatırlattığı diğer bir örneği ile ise biraz fazla "yorum" işgal ettim. Affola.

    YanıtlayınSil
  16. Bu arada babaya dokunmamanın bir nedeni de Freud'a göre babanın bu befretle birlikte aynı zamanda anneye sahip olduğu oğulun yapamadığını yaptığı için yüceleştirilmesidir. Bkz Totem ve Tabu. Buradan da ilkel inanç sistemlerinin oluşumuna geçilmiştir ki bunun konuyla alakası yoktur.

    YanıtlayınSil
  17. aaaa faruk hadi bana mail at yaaaaaaaaaaaaaaaa

    YanıtlayınSil
  18. Keşke ben de babamın sırtımdaki bavulunu böyle güzel ve samimiyetle dökebilsem.

    YanıtlayınSil
  19. nedense bacaklarım kasıldı yazını okurken. çok değil 9 ay önce dedemi kaybettiğimde bunları yaşadım. tek farkımız ben abartmadan göz yaşı döküyordum. allah uzun ömür versin henüz babamı kaybetmedim ama dedemi kaybettiğimden beri babamı da kaybetme korkusu belirdi içimde. eve her geç kalışında hemen ararım. oğlum çocuk değilim, geleceğim yahu diye azarlar. inan örnek oldun bana. ölüm karşısında senin gibi davranabilmeliyim. senin için çok formalite olacak ama kendimi söylemekten alıkoyamıyorum: başın sağolsun. mekanı cennet olsun.

    YanıtlayınSil
  20. Bu kayıtsızlığın sonradan edinilmiş birşey olmadığından neredeyse eminim. Elbette koşullar, karşılaşılanlar son şekli veriyor fakat bunlar çok erken oluyor. Ölümle ilk karşılaşmam 7 yaşımdayken dayım sayesinde olmuştu. Daha iki sene öncesine kadar o dönem hakkında tek bir şey hatırlayamazken, şu an herşey çok net. Belki boşlukları şimdiki aklımla dolduruyorum, oyuna geliyorum bilemeyeceğim. Fakat kendi annem bile gücenir gibi anlatır o dönemi. Dayım kansere yakalanmıştı. Belki 7 yaşıma kadar görmediğimden daha fazla görmüştüm hasta olduğunda onu. Bir çocuk ne kadar sevebilirse o kadar çok seviyordum onu. Menfaatlerim elverdiği kadar demeliyim belki de. Bu konuda hakkını yememeliyim çok iyi idi aramız. Sonra hastalandı. Sonra öldü. 3 yaşındaki kardeşim son günlerinde başında dua okurken ben gazete okumaya çalışıyordum. Sonra öldü. Herkes kendini yerlere attı , ağladı. Annem kendini kaybetti. ben sadece sıkılmış bekliyordum. Yapacak şeyim yoktu. Annem sinirlerimi bozuyordu yalnız. Arkadaşlarım niye üzülmüyorsun diyordu. Ben yalan söyleyip olur mu çok üzülüyorum diyordum. Babam kendini bu kadar sıkmana gerek yok içinden geldiği gibi davran diyordu. Ben zaten öyle davranıyordum.

    Annemin sürekli hastane işleri olurdu, birileri hep ölürdü. Annemin ölmesinden hiç korkmadım. Üzülür müyüm diye milyonlarca kez düşünüp genelde canımın başka sebeplerle sıkılacağına karar verdim. Annem ölmemeliydi çünkü rahatım bozulmamalıydı. Babam sonra, o ölse belki azıcık özlerdim öldükten 10 yıl sonra falan.Ama onun ölmesi daha beter can sıkıntısıydı üzerime bir sürü sorumluluk binecekti.

    9 yaşımda en yakın arkadaşım dediğim kızın babası da kanserden öldü. Ona üzüldün mü diye sordum. Bana küstü. Yalnızca merak etmiştim oysa. Sonra annemle ziyarete gittik orda özür diledim ondan. Barıştık. Durduk yere salaksın dedim bir daha hiç konuşmadık.

    yaklaşık 10 senedir kimse ölmüyor. Bi Ulus Baker öldüğünde tüh be dedim, bir de Esbjörn Svensson. En azından ilk aklıma gelenler bunlar.

    Garip geldi hep o feryatlar bana ölümden sonra. Asla kınamadım acılarını yansıtma yöntemlerini. Nasıl abarttılar demedim. Kınadığım daha çok o acıyı içlerinde besleyebilmeleriydi. Yoksa elbet dışarı çıkışı umrumda değil. Herkes herşeyi yapabilir, tercih edebilir. Ben bunun için ne herkesi suçlayabilirim ne de herşeyi.

    YanıtlayınSil
  21. İlk paragrafı okudum sadece.

    Yorumlara da kabaca göz attım. Tahmin ettiğim üzere, "ölüm sonrası travma geçiren yakın" klişesi birçok yorumda tekdüze bir şekilde işlenmiş. Şoke olan yakının, durumu metanetli bir şekilde karşılaması esprisi de tematik olarak yerini almış. Öte yandan, Babalar ve Oğullar alıntısı yapmak bu tür durumlarda vacip ile farz arasında gidip geliyor. Bir diğer vacip ise, Orhan Pamuk'un Nobel ödülü konuşması. (Oğuz Atay'ın bende kelimelere, seslere, renklere ya da kokulara dökemeyeceğim, ruhani denilebilecek bir yeri olduğu için onunla ilgili alıntı üzerine yorum yapmaktan kaçınacağım izninizle.)

    İlk paragraftan edindiğim izlenim üzerine benim yorumum şu şekilde. Sevgili Faruk'un bu iletisinde yapmaya çalıştığı "şeyi" zavallıca ve adice buluyorum. Acınacak bir durum.

    Peki, nedir bu "şey"?

    Çok da zorlama olmayacağına inandığım bir analoji ile örneklendirmeye çalışayım.

    "Şey": Bir yazarın, sırf kitabına malzeme çıkması amacıyla karakterler yaratıp, gerçek hayatını bu karakterlerin ellerine teslim etmesi, varoluşunu bu deneysellik (karakterlerin hayatına yön vermesi) dahilinde anlamlandırma çabası.

    Popüler söylem ile "cool" görünme çabasından özü itibariyle tamamıyla farklı bir durum. Kendi kişiliğinin içini olabildiğince boşaltıp, diğer kurgusal karakterlere gerçeklik biçerek kendi kişiliğine bir şekilde monte etmeye aş erme durumu.

    BOD*: Sevgili Faruk'u tanımıyorum. Babası ile ilişkisi hakkında hiçbir fikrim yok. Bununla birlikte, kendisinin sanal vitrine koyduğu Faruk artefact'i hakkında yukarıdaki yorumu yapmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Internet'in bir "hoşluğu" da bu olsa gerek.

    * Bilginiz olsun deyü.

    YanıtlayınSil
  22. cnm çok haklısın kalemini babamdan almışsın ..yazını okudum ve hala ağlamaktayım..az önce bisürü şey yazdım ama malum buraları pek bilmediğim için göndermeyi başaramadım:)ağladım çünki ne kadar özlediğimi bi kez daha hatırladım..ağladım çünki neden onu ne kadar çok sevdiğimi hergün söylemedim pişmanlığındayım .. ağladım çünki bilmiyorum bilirsin annelikten sora iice sulugöz oldum..helede konu babamsa tutabilene aşkolsun beni..aynı hatayı bida yapmak istemiyorum yanımda olsan inan şuan sarılıp boynuna ağlamaya devam ederdim ve CANIM SAENİ ÇOK SEVİYORUM diye ağlardım
    neyse gelenler de buna noldu diye bakar oldu
    SENİ ÇOK SEVİYORUM bunu bi kez daha bilmeni istedim
    çok geç olmadan
    ABLAN

    YanıtlayınSil
  23. Subat 8, 2001 yiliydi kuzen, rahmetli dayimin ebedi aleme irtihal edisi net olarak hatirladigim. Sadece bu degil tabii... Defin islerinden sonra anneni annem, senide ben -bir sekilde- teskin etme durumuyla tavzif edilmistik. Her ne kadar altiustu kayit yenileme gibi basit bir islem dahi olsa, bilmem ki acemilikten mi yoksa guzel ulkemin universitelerinin bir turlu o malum vesayet zincirinin bir halkasi olma durumundan kurtulamamis olmasindan mi subat tatilinde gunubirlik kalkip izmire gitmis (simdilerde online halledildigini tahmin ediyorum), hemen pesi sira senin yanina donmus ve birkac gunu o malum cati katinin biraz soguk atmosferinde gecirmistik. Atmosferden olmasa gerek ama, o zamanki bana verdigin goruntu oldukca metin bir durustu. Ama sanirim bu birazda senin karakterin Koc. Gunduzleri A. Koc, aksamlari Faruk Koc ile gecen bu surrecte hani su Eregli AL icin cikartilan okul dergisine yazmis oldugun Fight Club movie summarysinin vesilesiyle filmin kritigini yaptigimizi cok iyi hatirliyorum. Isin dogrusu ben de teskin edilmeye muhtactim belki oyle kamet-i bala bir dayiyi daha doyamadan kaybettigim icin. Allah gani gani rahmet eylesin. O kadar teveccuhe mazhar olmus - ki bunun en iyi resmi cenaze toreniydi - birinin cennette de yaninda olabilme husn-u zannini tasiyorum. Selamlar
    Ali Osman Kursun
    Louisiana, USA

    YanıtlayınSil