4 Mayıs 2009

sevgili laikçi kardeşim,

Gazetelere birlikte bakıyor, topraktan silahlar fışkırdığını okuyoruz. Ben endişeyle geriliyorum; seninse bir alaycı gülümseme yerleşmiş suratına. “Gömdükleri gibi çıkarırlar elbette” diyorsun ve dipçikle kafası ezilen bir çocuğu seyredip “onu oraya gönderen” PKK’ya küfrediyorsun. “Yanlış bir… mânâsız bir inanca kilitlemişler kendilerini bilinçsizce” de diyorsun arada. Sonra: “inançla işi olmamalı akıllı bir adamın, hele bu çağda, bilginin çağında”. Bu noktada seninle tartışmamız bitiyor, sevgili aydın kardeşim. Bu aşamayacağımız bir engel; başka düzlemlerde ikâmetteyiz artık. İnanç, ucunun vardığı yer hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadığın yolların kavşağında, bunların birinden yürümeye karar verdiğin, bir seçim yaptığın anda doğar. Zaten o kavşakta durup etrafı da seyredemezsin, zaman arkandan seni iteler. İnanç, dolayısıyla, iradenin bir ürünüdür. İnanç, dolayısıyla, iddia ettiğin gibi bilinçsizlik değil, bilincin kendisidir. Bu bilincin yanılmayacağı anlamına gelmez elbet; öyle şey olur mu? Daha çok, onun sınırlarına işaret eder diyelim. İnanç, dediğim gibi senin Hakikat’i kavrama istidâdının yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, tüm yönlerine hakim olmadığın şeyler hakkında vardığın her kanı aslen inancın birer adımı ise, bu, yaşamda zaten inançtan başka bir şey olmadığı anlamına da gelir. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” mi demişti Eflâtun? Hayır, Sokrat olmalı. Mühim değil: kim dediyse, bunu elbet mütevazılığından söylemedi —filozofun mütevazısı nerde görülmüş? Mütevazılığından değildi. Bildiği bir şey vardı. Bildiği bir şey vardı.