26 Şubat 2009

traş olurken yüzümü kestim

Yine harikulâde mektuplar yazıp, harikulâde oldukları için yırtıp atmaya başladın, diyor Ş. bana, ortalığa saçılmış buruşuk kağıtlara ve onların kaynağı küçük deftere bakarak, bundan yıllar önce vazgeçtiğini sanıyordum, neden zulmediyorsun kendine? Gözleri bir tür şefkatle titriyor bunları söylerken, ama 'harikulâde'leri iyice vurgulamayı da ihmal etmiyor, sırf beni kızdırmak için. Gücünün farkına varmış her kadındaki gaddarlık, işte onda da var.

Dalga geçme, diyorum ona, ne harikulâdeliğinden bahsediyorsun? Benim yaratmayı hak ettiğimden ileri geçen şeyler bunlar yalnızca, başka zirvelerle karşılaştırsan tepe bile demeyeceğin şeyler. Hak edilmemiş bir övgünün beni ne kadar korkuttuğunu en iyi sen biliyorsun. Kime okutmayı planlıyordun ki onları, diye soruyor Ş., ve müstehzî, gülümsüyor; benden başka bir onun okuduğu bu kara kaplı deftere geçirilenleri kim görüp de övebilir ki, işte bir tek o, ama ondan övgü beklemeyeceğimi bilir Ş., o halde bir tek kendim kalıyorum geriye. Korktuğum övgünün kaynağının yine kendim olduğumun farkında hanım, o her şeyin hep farkındadır zaten ve bunu unutmama bir an olsun izin vermez. Zekîdir Ş., çok zekî.

Halbuki saklamaya çalıştığım yok zaten bunu, ve sinirlendiriyor beni ukalâlığı. Kimseye, diyorum sertçe, ama korkutmuyor onu sertliğim, çünkü zekîdir Ş., çok zekî, ve ondan ne kadar da zayıf olduğumu iyi biliyor. Sinirlenmem daima hoşuna gitmiştir hem. Sinirlenince çabucak kontrolümü yitiriyor ve beni devamlı içine çektiği bu küçük düellolarda asla yapılmaması gereken aceleci hamleler yapıyorum. Zaten meydan okumalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır, yeterli sabra ve hırsa sahip değilim. Ş. ise safi sebat. Ş. safi hırs. Ama diğer hırs sahiplerinin göz koydukları şeylerle ilgilenmeyecek kadar nefret eder bunların ifade ettiklerinden. Zamanımızın başarı addettiği her şeyi elde edebilecek potansiyeli var kesinlikle, ama işte o bunlarla ilgilenmiyor hiç, hani nerdeyse bunların farkında bile değil gibi geliyor bana. Şimdilik bana işkence etmekle eğleniyor; bazen ne zaman bıkacağını merak ediyorum, ama usanmışlığın hiçbir izini göremiyorum yüzünde. Bana işkence ediyor, sinirlendiriyor beni ve ben sinirlendikçe düelloları kazanması da gittikçe kolaylaşıyor.

Kimseye okutacağım yok, diyorum yeniden. Hafifçe dudak büküp, defterden yırtılırken kıvrım çizgilerindeki üç dikiş yerinden parçalanmış kağıtlardan birini alıp okumaya başlıyor sessizce. Okumayı bitirdi. Suratında ciddi bir ifade var şimdi. Hitap ettiklerin ne zaman umrunda oldu ki senin, diyor bana, sen hep kendin için yazdın; kendisine yazdıkların hep yazmak için birer bahane oldular yalnızca. Ş. beni sever, neden bilmiyorum, ama sever. Böyleyken neden beni zorlayıp üzmekten bu kadar zevk alıyor diye düşünüyorum, tanışmamız daha taze sayılabilecekken beni bu kadar iyi tanımasına şaşırırken bir yandan. Ne zaman inkâr ettim ki bunları, diyorum kırık bir sesle: tekrar tekrar söylemenin âlemi nedir allahaşkına? Ciddiyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir endişenin gölgesi yerleşti suratına sanki: Demem o ki, diyor o da kırık bir sesle [ beni sevdiğini sesinin kırıldığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , hak etmediğin övgülerden çok, hak ettiğin kadarını bile alamayacağından olmasın korkun?

Birkaç dakika sessizce oturuyoruz. Söylenebilecek fazla bir şey yok. Bukowski'nin bir şiiri geliyor aklıma; ne adını, ne de birkaç satırı hariç dizelerini hatırlayabiliyorum ama o yazmamış olsaydı ve ben tamamen yeteneksiz bir yazar olmasaydım, o an yazabileceğim bir şeymiş gibi geliyor bana. Lanet olası Chinaski; düzüştün, arka sokaklarda dövüştün ve yine düzüştün ve yazdın... hem de ne yazmak. Hiçbirini istemiyorum zaten, hepsi senin olsun, ama şimdi, tam şu anda, bu şiirden dolayı kin besliyorum sana. Ş. beni takdir eder, neden bilmiyorum, ama eder. Böyleyken neden beni böyle küçümsüyor bazen diye düşünüyorum, şiirin anımsadığım kadarını zihnimde döndürüp dururken bir yandan. Bir daha Bukowski okumayacağım, diyorum Ş.'ye bakıp. Şaşkın ve şaşkınlıktan memnun bir gülümsemeyle bana bakıyor. O da nereden çıktı şimdi, diye soruyor, ama hemen ardından yok hayır, cevap verme diyerek susturuyor beni. Memnuniyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir ciddiyetin pürüzsüzlüğü yerleşti suratına sanki: Merak edip durduğun o soru var ya, diyor kısık bir sesle [ beni takdir ettiğini sesini alçalttığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , cevabı işte bu anlarda gizli, ama mütevazılık zannettiğin kibrin engelliyor görmeni.

11 yorum:

  1. cok hos bir anlati faruk abi....uslubun sugarligina bayildim, icerigin zenginligine sapka cikardim....

    YanıtlayınSil
  2. Bu ara fazlaca Borges'le ilgilendiğimden midir nedir, "Öteki" adlı öykü geldi aklıma.

    Borges Öteki'deki iki kişiyi hem birbirinden çok ayrı, hem de birbirinin aynı olarak betimler. (Nasılı öyküde :)

    "Hitap ettiklerin ne zaman umrunda oldu ki senin, diyor bana, sen hep kendin için yazdın; kendisine yazdıkların hep yazmak için birer bahane oldular yalnızca"

    Kimsenin sadece kendisi için yazdığına inan(a)mıyorum. Öyle olsa, yazacaklarımızı yazmaz aklımızda tutabilirdik diye düşünüyorum.

    Evet bu böyle -bence.

    Selamlar,

    YanıtlayınSil
  3. kaçak abi,
    "sugar"? bunu beklemiyordum işte :]

    sevgili Tortu,
    o cümleyi "sen hep kendin için yazdın..." yerine "sen hep yazmak için yazdın..." diye değiştirsem itirazınızı geri çeker misiniz? Cevap hayırsa, o zaman "yanılıyorsunuz, en azından konu bensem" demek zorunda kalacağım. Ben de bir istisna olamayacağıma göre, bu bir şeyleri tümden atlıyorsunuz demeye de gelir.

    İnsanın aklında tuttuğu yazı ile, onun mürekkebe dökülmüş hali arasında bence hiç azımsanmayacak bir fark oluyor. Dahası, mürekkebe dökülürken o yazı bambaşka hallere de dönüşebiliyor. Böylece kimse okumayacak olsa bile yazmak, kişinin kendisi için bir ihtiyaç haline de gelebiliyor.

    Bahsettiğiniz öyküyü bulup okumam da farz oldu; "tam anlatmak istediğim şey" demem abartı olurdu ama, başka şeyleri anlatırken yolu belirleyen ana faktörlerden biri bu, "farklı ama temelde aynı iki kişi" hâli benim için, "Ş." etiketli yazılarda (bu ilkiydi, ama sanırım gerisi gelecek).

    YanıtlayınSil
  4. Söylemeyi unuttum: yazarken benim aklımın bir köşesinde de Alain'in "İnsan" adlı kısa denemesi vardı. Kebikeç'e koymuştum. http://kebikec.tumblr.com/post/62017903/alain

    Ama tabi, birebir bir benzerlik kuramam, çünkü ben ne yalnızca kendimden bahsediyorum ne de yalnızca bir şizofreniden, Ş. gerçek bir insan çünkü; yazdıklarım da yarı-gerçek(leşmiş).

    YanıtlayınSil
  5. Öteki adlı öykü 'Kum Kitabı'nda. Kitabın son deyişinde ise bu öyküyle ilgili Borges'in yazdıklarıydı alıntıladığım.

    "Sen hep yazmak için yazdın" derseniz anlam değişir, evet, ama bunu zaten -neredeyse- 2. cümlede söylüyorsunuz.

    yazdıkların hep yazmak için birer bahane oldular yalnızca

    Ancak yazmak için yazılanlar dahi bir süre sonra birileri tarafından okunmak için değil midir? Kafka'nın yazdıklarını Max Brod'a verirken "yak bunları" dediği bilinir. Kafka gerçekten, Max Brod'un bunları yakacağını mı sanıyordur?

    Sizle şöyle anlaşalım (referans noktamız yine Borges olsun ve Öteki öyküsü); 18. sayfada şöyle yazar Borges: 'Dünün insanı, bugünün insanı değil', diye belirtmişti bir Yunanlı. (Elbette Heraklit'i işaret etmektedir.)

    Dolayısıyla yazmak için yazdıklarımızı bir süre sonra (1 gün, 1 hafta, 1 ay, 1 ömür) okuduğumuzda aynı kişi değilizdir, başkasına yazmamış olsak da.

    İnsanın aklında tuttuğu yazı ile, onun mürekkebe dökülmüş hali arasında bence hiç azımsanmayacak bir fark oluyor. Dahası, mürekkebe dökülürken o yazı bambaşka hallere de dönüşebiliyor. Böylece kimse okumayacak olsa bile yazmak, kişinin kendisi için bir ihtiyaç haline de gelebiliyor.

    Bu paragrafa katılıyorum, yazarken, yazının bizi nereye götüreceğini çoğunlukla bilemeyiz. Ama çıkış noktam, sizin de imlediğiniz üzere 'sen hep kendin için yazdın' idi.

    Bir de yazmanın bir ihtiyaç olduğunu o kadar iyi anlıyorum ki.

    Selamlar,

    YanıtlayınSil
  6. Hah, tamam. Ben anlatamamıştım tam, Borges imdada yetişmiş oldu.
    En kısa zamanda alıp okuyacağım kitabı, şükran.

    YanıtlayınSil
  7. başlıktaki traş bahsi bu hikayeden sonra mı, önce mi gerçekleşti bilmiyorum ama ben sonra olduğunu düşündüm nedense. kibrinizin pürüzsüzlüğünü bozma dürtüsüyle yüzünüzü kesmiş olmalısınız :)

    YanıtlayınSil
  8. :] o tür yorumlara da açık kalsın diye yazmadım ama (vallahi, düşündüm bunu) aslında bukowski'nin şiirinin adı efendim.

    YanıtlayınSil
  9. aslına bakarsanız yazınızın başlığının, "erkek" kibrinden dolayı hazzetmediğim (ve hazzetmediğim için de eserlerini pek ayrıntılı bilmediğim) bukowski bey'in yazıda bahsi geçen, ama kendisi geçmeyen şiiri (en azından içinden bir dize) olduğunu da ben düşündüm itiraf etmek gerekirse. ama bukowski bey'in sabık "kibri" sanırım değil traş olurken yüzünü kesmesi, kafasını da kesse tarafımdan hoş görülür olmayacaktır :)

    YanıtlayınSil
  10. bu sık rastladığım bir eleştiri buk'a karşı, ama ben pek paylaşmıyorum. uzun konu, ayrıntıya girmeyeceğim ama bence biraz işte onu az okumuş olmaktan kaynaklanan bir durum bu; eski bir (kız) arkadaşım da nefret ederdi ondan bu nedenle, sonra "Bukowski - Born into This" belgeselini beraber seyretmemizi takiben tüm fikrini değiştirmiş, "ben yanlış anlamışım" demişti bana. Tabi "okusanız siz de bunu dersiniz" demiyorum, herkesin zevki/fikri kendine ama... işte öyle.

    madem zaten gizem mizem kalmadı, şiiri de geçireyim şuraya da tam olsun:

    hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, insanlar,
    müziğin sesi, sözcüklerin
    yazılışı.
    hiçbir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi, bütün
    bize öğretilenler, peşinden koştuğumuz aşklar,
    öldüğümüz bütün ölümler, yaşadığımız
    bütün hayatlar,
    hiçbir zaman olması gerektiği gibi değiller,
    yakın bile değiller.
    birbiri arkasından yaşadığımız
    bu hayatlar,
    tarih olarak yığılmış,
    türlerin israfı,
    ışığın ve yolun tıkanması,
    olması gerektiği gibi değil,
    hiç değil,
    dedi.

    bilmiyor muyum? diye
    cevap verdim.

    uzaklaştım aynadan.
    sabahtı, öğlendi,
    akşamdı,

    hiçbir şey değişmiyordu
    her şey yerli yerindeydi.
    bir şey patladı, bir şey kırıldı,
    bir şey kaldı.

    merdivenden inip içine
    daldım.
    [Bukowski, Dünyevî Şiirlerin Son Gecesi -2-, çev. Avi Pardo]

    YanıtlayınSil
  11. affediniz, amacım gerçekten "gizem"i deşmek değildi. "bukowski bey'in kelimeleri pek ala(a'ların şapkaları var) bir araya getiriyor olduğunun ("iyi" yazdığının) kanıtı sanırım tüm yazıyı okuduktan sonra zihnimin başlığa takılması olmalı" deyip kendime hafifletici bir de sebep yaratayım bari :)

    YanıtlayınSil