4 Aralık 2007

yaşamın kıyısında


Puan:6.2


Fatih Akın'ın son filmi Yaşamın Kıyısında'yı izledim nihayet. Bittiğinde kafamda söyleyecek bir şeyler birikmişti, ama önce Fatih Özgüven'in eleştiri yazısını bir daha okuyayım dedim: uzun zaman olmuştu, unutmuşum ne yazdığını. Onu bir daha okuyunca da benim bir şey yazmam gereksizleşti aslında: Çoğu filmde olduğu gibi, harfi harfine katılıyorum yazdıklarına. Beni en rahatsız eden şey Fatih Özgüven'in bahsettiği, Akın'ın şu "buralı" olma arzusu, arzusundan da ziyade bunu dışavuruşundaki kör gözüm parmağına ve didaktik tavrı:

  • Almanya'da "yoldaşların" birarada kaldığı odayı görüyoruz, sonra kapı kapanıyor, ama anlamadıysak diye kamera sola kayıp Nazım'ın resmini göstermek zorunda!

  • Almanya'da Almanca öğreten Türk, Türkiyede Almanca kitap satan Alman'ı buluyor, ama anlamadıysak diye Alman bunu bir de dillendirmek zorunda!

  • Benzincide duruyoruz ve Kazım Koyuncu çalmakta; ama bir de bakkal amca bize Kazım'ı anlatmak, Çernobil'den bahsetmek zorunda! Bunu yaparken öyle ilkokul öğretmeni tavrıyla konuşmalıdır ki hem de, arkadaşa borcunu "130 (Ye-Te-Le değil) Yeni Türk Lirası" diye bildirecektir. Bu sahnenin Kazım Koyuncu'dan bahsetmek dışında hiçbir amacı yok, Nejat karakterine de en ufak bir şey katmıyor. Kazım'ı hepimiz seviyorduk (ben seviyordum en azından), sevgili kişilere saygı duruşunda bulunmak da güzel, ama bunun daha usturuplu yolları var.

  • Mükemmel terbiyeye sahip Nejat Aksu -ne de olsa Avrupa'da profesör-, yakışıklı Türk polisi Nejat İşler tarafından sorgulanırken "niye arıyorsun bu kızı?" sorusunu normal normal cevaplamak yerine "Eğitim bir insan hakkıdır" demek zorunda, Nejat İşler de ona verdiği cevap aracılığıyla sosyolojik mesaj vermek zorunda! Nejat İşler'in karakteri de hem yakışıklı, hem genç, hem bu genç yaşında komiser olmuş (ee Alamancı çocuk ancak doçent olabileceği yaşta profesör olursa..), hem de yasadışı işlere karışmış Kürtlerden bahsederken hakkaniyetli konuşuyor, "toplumsal nedenlerden dolayı hırsız, katil olmak zorunda kalıyorlar" diyor! "Burası Türkiye!" klişe cevabını zavallı Alman kıza burnunu havaya kaldırıp müstehzi bir gülüş fırlatarak söyleyen (ki bu klişe laf tüm filmlerde bu klişe tavırla söylenmiştir daima) baro avukatının yanında son derece modern bir komiser Allah için (karakol penceresinde sigara içerek verdiği "cool" poza da dikkat!). Zaten filmdeki başka hiçbir polisin de bir "yamukluğunu" görmüyoruz; sözü geçen baskıcı tavır uzaklarda, kamera görüşünün dışında, bize çaktığı söylenen ama ışığını görmediğimiz bir şimşek, sağanak olduğu söylenen ama kimseyi ıslatmayan bir yağmur. Duvara Karşı'nın gerçek sertliğiyle karşılaştırınca, pamuk gibi bir film bu; bizi ikna etmeye çalıştığının aksine.

  • Mükemmel terbiyeye sahip Nejat Aksu -ne de olsa Avrupa'da profesör-, o denli ilkelidir ki "bir insanı öldüren kişi benim babam olamaz" der. Pek güzel. Aynı Nejat babasını özlediğini de, Alman kadının "bu hikaye bizde de var!" diyerek karşıladığı (böylece bu kadın sayesinde, Avrupa ve müslümanların, aslında ne kadar da ortak değerlere, geçmişe sahip olduğu ortaya çıkıveriyor -zaten aynı kadın Ayten'e devamlı "AB'ye girdiğinizde bu işler düzelir belki" demekteydi, uygundur-) İbrahim-İsmail-kurban hikayesini anlatmasının sonunda keşfeder. O kurban hikayesi bu filmde düşürüldüğü halinden (babası Nejat'a "seni korumak için Allah'ı bile düşman edinirim" demiş. Etkileyici, ama o hikayenin anlamından da zerre nasiplenmemiş) çok daha hüzünlü, derin ve karmaşık bir hikayedir.

  • "Örgütün geleceği"nin o kıçıkırık beylik tabancaya bağlı olduğunu öğrendiğimiz sahneden bahsetmiyorum bile. Ayten'in temsil ettiği siyasi "şey" de son derece yüzeysel; sırf daha da anlam yüklemek, "Türkiye'nin bir de bu yüzü var" demek için siyasi bir figür olmuş Ayten. Halbuki bence filmin duygusu hiç de böyle bir karakteri gerektirmiyor. Ama işte hayır, kızımız siyasi olmak zorunda, lezbiyen olmak zorunda (öpüşme sahnesi güzeldi gerçi), Alman sevgilisi de gidip o kıçıkırık tabanca uğruna, o tabancayla vurulmak zorunda. Film bu tür aşırı anlam yüklemeleri yüzünden bir tür semboller geçidi çorbası olmuş. Her şey anlamlı, herkes bir sembol, her replik bir atıf, her şarkı bir ağıt.

    Vs

    Kısaca, filmi izlerken sıkılmadım ve güzel de birçok sahneye ve ayrıntıya sahip, Synchronicity ile de çok büyük bir derdim yok; ama barındırdığı şok ölümlerin ve kara yazgılı karakterlerinin normalde yaratacağını varsayabileceğimiz o hüzünlü atmosferi ben hiç hissedemedim. Aksine, tüm bu "derinliği", "çokkültürlülüğü", "yerliliği" vs gösteriyor olmaktan, herkesin hikayesinin gelip bir noktada çakıştığı Yeşilçam klişesinin farkında olup da bilinçli olarak onu teğet geçiyor olmaktan (bunu da, Özgüven'in dediği gibi, karakterleri hikayenin uzamında buluşturmayıp, fikriyatında buluşturarak yapıyor) duyduğu garip bir keyif hali, kendinden memnunluk sezinledim devamlı. Fatih Özgüven'in de dediği gibi bu filmin "niyet ettiği duyguyla derdim yok", ama "iyi niyetler bir filme yetmiyor".