<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217</id><updated>2011-11-15T19:00:51.776+02:00</updated><title type='text'>stop whining please</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>55</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-494959340514719353</id><published>2010-10-06T21:51:00.004+03:00</published><updated>2011-08-17T04:23:47.603+03:00</updated><title type='text'>gitmenin imkânları</title><content type='html'>Doğrusu, mutsuz olmakta da hiç matah bir şey yok. İnsan bu yüzden tutup Fransa'ya bile gidebilir —hoş, bana sorsan yan mahalle de yetebilir:&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; kalkıp gitmedikten sonra,&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; ha yan mahalle,&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; &amp;nbsp; ha Fransa.Belki ama, vardır bir fark. Diyelim bir dağ vardı burada, aldın kopyaladın, koydun Fransa'ya, artık onun yankısı buradakiyle bir olur mu? Olmaz. Bir kere dağa tek başına çıkılmaz, tek başına dağa bırakmazlar adamı. Savaş vardır, mümkün, bir tarafındaysan korucu verirler yanına, jandarma verirler, asker verirler, diğer tarafındaysan gerilla verirler. Savaş vardır, mümkün, ve savaşta yalnız başına dağa komazlar adamı. Burası Fransa, medenî ülke, savaş yoktur diyeceksin —o zaman da kılavuz verirler. Bu kılavuzun kılavuzluktan başka meşgalesi yoktur, aynı yere aynı yoldan milyonuncu kez yürüyordur sizinle beraber ve sıkılmıştır, gına gelmiştir, hep aynı taşlar, hep aynı bulutlar, bakışlarında aynı tedirgin ve sahte ilgiyle aynı turistler... işin ucunda para olmasa sıkıntıdan boğabilir bile sizi bu kılavuz ama para var, ucunda, o yüzden "İşte geldik" der, "burası". Fransızca'nın taraklı bir hissi var, siz sevebilirsiniz, ben sevmem, niyesini de anlatamam, daha "taraklı" derken ne demek istediğimi bile anlamıyorsunuz, ve ilâhi, zaten ben size anlatmak zorunda olmamak için gitmedim mi Fransa'ya?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-494959340514719353?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/494959340514719353/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/10/gitmenin-imkanlar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/494959340514719353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/494959340514719353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/10/gitmenin-imkanlar.html' title='gitmenin imkânları'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2362810082841684800</id><published>2010-07-14T22:55:00.003+03:00</published><updated>2011-02-17T02:04:44.597+02:00</updated><title type='text'>asırlar geçti üzerinden ve biz durduğumuz yerden hiç şikayet etmedik</title><content type='html'>Kumsalın ilerisinde, vadiyi kucağına alan iki sarp yamaçtan birinin hemen ardında çok güzel, tırmanması da kolay kayalar vardı. Üstlerinden ince bir su sızıp aşağı dökülüyordu. Görülesi güzellikteydi şelale, sopsoğuktu su. Bunu da bana insanlar söyledi. —Öyle mi, dedim. Acaba gelir miydim? Gitmedim. Onlar gitti. Üçerli beşerli gruplar halinde, pabuçlarını ellerine almış, suyun ayaklarına vuruşunda bir sevinç bularak, bulamasalar da bulmuş gibi yaparak gittiler. O kadar çok gittiler, yine de ferahlamadı buralar. Her yer, her yer insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantamı yere bıraktım, bir çimen parçasına çöktüm, bekledim. Havada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, hâlâ benim gardiyanımdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2362810082841684800?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2362810082841684800'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2362810082841684800'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/07/asrlar-gecti-uzerinden-ve-biz.html' title='asırlar geçti üzerinden ve biz durduğumuz yerden hiç şikayet etmedik'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4717688813638767519</id><published>2010-05-15T12:43:00.003+03:00</published><updated>2010-05-15T12:47:15.569+03:00</updated><title type='text'>uzun sürecek bir günün sabahı</title><content type='html'>Etrafta insanlar, her yerde insanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantamı yere bıraktım, bir çimen parçasına çöktüm, bekledim. Havada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, duruyor, sanki hareket edince o da beni takip ediyordu. Çevredeki ağaçların, bitkilerin sallanışından çıkarıyordum bunu: demek bir rüzgâr dolaşıyordu oralarda; ama burada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, duruyor, rüzgârı yanaştırmıyor. İklime göre giyinmeyi de oldum olası beceremedim. Çanta tıkabasa şortla doluyken ben kahverengi bir pantolonlayım. Yanıyorum. Alnımdan süzülen ter kirpiklerimden geçiyor, tuzu gözümü yakıyor. Yaksın. Kefaretimin küçük bir parçası olsun bu da. Silmeyeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çadırların çevresinde insanlar var. Çadırların içinde de. Denizin içinde. Ağaçların üstünde. Ağaçların gölgesinde. İnsanlar. Varlar. İşte ben de vardım, oradaydım. Zaten başka ne bekliyordum? Burayı, hem de bu mevsimde bomboş bulmayı mı? İşin aslı, düşünmeden gelmiştim ben buraya. Dalgındım, ayaklarıma vermiştim tüm kontrolü, beni buraya sürüklemişlerdi. Öyle olsun. İnsanlar! Kefaretimin irice bir parçası olsun bu da. Gitmeyeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantamı yere bıraktım, bir çimen parçasına çöktüm, bekledim. Havada korkunç sıcaklıkta görünmez bir kütle, asılı, hâlâ beni takip ediyordu. İnsanlar çadırlardan çıkıp ağaçlara tırmandılar. Denizlerden fırlayıp çadırlara koştular. Gölgedekiler uyanıp aydınlığa çıktı. Güneştekiler ısınıp gölgelere sığındı. Belli bir şey düşünmeden, ama hep düşünerek bu sıkıntılı karnavalı seyrettim. Neredeyse gülümseyecektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelmiştim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4717688813638767519?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4717688813638767519'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4717688813638767519'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/uzun-surecek-bir-gunun-sabah.html' title='uzun sürecek bir günün sabahı'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7086362455283137059</id><published>2010-05-12T00:00:00.011+03:00</published><updated>2010-05-13T16:51:36.389+03:00</updated><title type='text'>the horror! the horror!</title><content type='html'>&lt;div align="justify" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;Hayır, olanaksız; bir kişinin, ömrünün belirli bir dönemindeki yaşama duygusunu verebilmesi olanaksız -onun gerçeğini, anlamını veren- onun kavranması güç, derin özünü… Olanaksız bu. Düş gördüğümüz gibi yaşıyoruz: yapayalnız. —Marlow s.43&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Dehşet! Dehşet!’. Dehşet, evet. Ama ne? Ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak öğrenemiyoruz hiç ne olduğunu, Conrad söylemiyor o kadarını. Bilmiyoruz, ama insanın kalbini eline alıp bakamaması, onu böyle dolaysız bilememesi gibi bir şey bu en fazla; yoksa kalbin attığından, orada olduğundan eminiz ve olur da unutayazarsak, tehlikeye fazla yaklaştığımızda yükselen atışları hatırlatıyor nasılsa varlığını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Karanlığın Yüreği&lt;/em&gt;’ndeki dehşet hissi de böyle. Tamir edilmesi gereken bir gemi, incelip sığlaşan bir su yolu, beş metre ardını göstermeyen sık bir orman… devamlı yenisiyle karşılaşılan engeller var aramızda onunla, ama &lt;em&gt;orada&lt;/em&gt; olduğu da muhakkak. Bu katman katman uzaklık yalnızca hikayenin kendisi için değil, bize aktarılışı için de geçerli hem: Kurtz’ün dehşeti, Marlow’un dehşeti değil. Marlow’un dehşeti de bizimki değil. Dehşet, karaya boyalı matruşkalar gibi kendi içinden kendini doğurarak, ama her doğumda biraz daha küçülerek ulaşıyor bize.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dehşet, ona yakından bakan Kurtz’ü öldürüyor ve Kurtz’e dokunan Marlow’un ruhunu sakatlıyor. Biz dehşeti “sarkık kolları, dışa dönük avuçlarıyla bir tanrı heykelciğine benzeyen” Marlow’dan dinliyoruz sadece. Thames nehrinin ağzında demirli bir gemide, yaşananlardan yıllarca, &lt;em&gt;karanlık&lt;/em&gt;tan binlerce kilometre ötede. Yine de hepimizin içinde, tüm bu uzaklığa rağmen dehşeti tanıyan, ona karşılık veren, onu çağıran bir öz var ve göz, hikayenin başında “üstünde yanık yelkenli teknelerin yüzdüğü” aydınlık bir deniz görürken, hikaye biterken artık “çok büyük bir karanlığın yüreğine akan” koyu bir suya bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Karanlığın Yüreği&lt;/em&gt; ürkütücü bir kitap. Hiç ayak basılmadık bir dünyadan dışarlıklı bilinmeyenler gösterdiği için değil; hep yanıbaşımızda var olmuş bir dünyadan halı altına süpürülmüş bilinenleri imâ ettiği, ve bilhassa, imâ etmekle iktifa ettiği için. Marlow elinde mum, karanlık odaya giriyor ve “tüm evreni saran, suçlayan, ondan nefret eden o geniş, büyük bakışlarıyla” son nefesini veren Kurtz’ü duyuyor. Mum’un, medeniyet ışığının karanlıkta bulup çıkardığı şey yalnızca bir ses: ‘&lt;em&gt;The horror! The horror!&lt;/em&gt;’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;▪ ▪ ▪&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Chinua_Achebe" target="_blank"&gt;Chinua Achebe&lt;/a&gt; Conrad’a “ırkçı” derken, haklı ama aceleci bir sezginin kurbanı. Daha doğrusunu Edward Said söylüyor: &lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;Conrad, emperyalizme tarih düşmesi ve emperyalizmin koşullara bağımlılığını, yarattığı yanılsamaları ve devboyutlu şiddet ile savurganlığı kayda geçirmesi nedeniyle, sonraki okurlarına Avrupalılara ait düzinelerce sömürgeye bölünmüş bir Afrika’dan daha başka bir Afrika düşleme olanağı bırakmıştır; kendisinin bunun nasıl bir Afrika olabileceği konusunda pek az fikri olsa bile. … Kendi zamanının bir yaratısı olan Conrad, yerlileri köleleştiren emperyalizme sert eleştiriler yöneltmesine karşın, bir sonraki adımı atamamış, yerlilere özgürlük tanıyamamıştır &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;—&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;Kültür ve Emperyalizm, s.68-74&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Congo’nun derinliklerinden Kurtz’ü bulup getirmeye koyulmadan önce Londra’da, bu işi ona veren &lt;em&gt;Şirket&lt;/em&gt;’in merkezinde Marlow’un gördüğü iki kadına ne demeli meselâ? Koca sömürge şirketinin merkezinde oturmuş siyah yünden bir şeyler ören iki yaşlı kadın. “&lt;em&gt;Karanlığın girişini koruyorlardı; siyah bir tabut örtüsü örüyorlardı&lt;/em&gt;” diyor Marlow o iki kadın için, &lt;em&gt;Selâm! İhtiyar, siyah yün örücüsü. Ölecek olanlar seni selâmlıyor!&lt;/em&gt;. Apaçık bir &lt;a href="http://www.bestofalltopics.com/the-sisters-of-fate-of-greek-mythology/" target="_blank"&gt;Moirae&lt;/a&gt; —&lt;em&gt;Sisters of Fate—&lt;/em&gt; mecazı bu: Conrad tüm Afrika’nın kaderinin Londra’da, Belçika’da, Fransa’da beyazlarca örüldüğünün farkındaydı —ve bu işteki kötücüllüğün de: &lt;em&gt;Biraz huzursuzluk duymaya başladım. Bir uğursuzluk vardı havada. Kötü bir düzene ortak olmuştum sanki –ne bileyim- doğru olmayan bir şeye&lt;/em&gt; dedirtir miydi yoksa Marlow’a? “Dehşet”te bunun büyük bir payı olduğunu imâ etmiyor mu Conrad, &lt;em&gt;karanlığı&lt;/em&gt; gerçekten görmeye cesaret eden, ondan gerçekten korkan yegâne kişilerin Kurtz ve Marlow olduğunu göstererek? Tüm hikayede Şirket’in edimlerinden nefret eden, onları yürütenleri küçümseyen yegâne kişiler yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;▪ ▪ ▪&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Yazmaya üşendiğim bir şeyler burada.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;▪ ▪ ▪&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Kurtz’ü “kurtarmaya” giderken Marlow komutasındaki gemide olanlara bakalım: &lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;« Sonra hemen bakışlarımı ırmağa çevirmek zorunda kaldım, çünkü önümüze bir ağaç kütüğü çıkmıştı. Sopalar, küçük sopalar uçuşuyordu havada – çoklardı: Burnumun ucundan vızıldayarak geçiyor, altımda güverteye düşüyor, arkamdaki kaptan köşküne çarpıyorlardı. Bu arada ırmak, kıyı, orman çok sessizdi, çıt çıkmıyordu. Kütüğün yanından güçlükle geçtik. Oktu bunlar! Ok atıyorlardı bize! … Sonra birden, gözlerimden bir perde kalkmış gibi, o karmış karanlığın derinliklerinde çıplak göğüsler, kollar, bacaklar, parlayan gözler gördüm; çalılıklar kımıldayan, parıldayan, bakır rengi insanlarla kaynaşıyordu. » &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;s.68&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Sonra bir takım çatışmalar. Gemide hacılar var. Kâbe’leri neresi? Hacı olmak için ne yapmaları gerekiyor? «&lt;em&gt;Kızıl saçlı hacı kendinden geçiyordu. "Ya! Çalılarda iyi biçtik ama adamları. Ha? Ne dersiniz? Ya!" Keyiften oynayacaktı neredeyse, canına yandığımın kana susamış namussuzu.»&lt;/em&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;s.78&lt;/span&gt;. Kurtz “kurtarılıp” gemiye alındıktan sonra bu çıplak göğüsler ve kollar ve parlayan gözler, bu bakır rengi insanlar su yolunun kenarlarını dolduruyor ve yalnızca, bakıyorlar. Kaptan Marlow "güvertedeki hacıların büyük bir eğlenceye hazırlanıyormuş gibi tüfeklerini çıkardıklarını gördüğü için” düdüğün ipini çekiyor. «&lt;em&gt;Düdüğün birdenbire ötmesiyle, kımıltısız duran o yoğun gövde yığınında bir dehşet kıpırtısı görüldü. “Yapmayın! Korkup kaçacaklar!” diye üzüntüyle bağırdı güverteden biri. Bir daha, bir daha, durmadan çektim ipi… Sonra güvertenin üstündeki o salak kalabalık eğlencesine başladı, dumandan bir şey göremez oldum&lt;/em&gt;» &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;s.101&lt;/span&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hacıların tüfekleri yerlileri parçalıyor. Onlardan biri haline gelmiş olan adamı götürenlere bakan yerlileri parçalıyor. Kurtz’ün yerlilerini. Korkmamız gereken dehşet bu belki: Kurtz’ün, bizden birinin, hem de “zekâ ve ahlâken en ilerilerimizden birinin, evrensel bir dahinin” tüm iyi niyet ve yüce emellerine karşın kolayca &lt;em&gt;vahşîlik&lt;/em&gt;’e kayabilmesi, &lt;em&gt;medeniyet&lt;/em&gt;’in bu denli kırılgan olması. Ama havada uçuşan tahta sopaların, tüfek mermilerinden daha vahşice olduğunu mu söyleyeceğiz? Öyleyse, belki Kurtz’ün değil, ama Batılı —yoksa &lt;em&gt;Kuzeyli&lt;/em&gt; mi demeli?— okuyucu olarak bizim asıl dehşetimiz bu mu: bizden birinin, hem de en ilerilerimizden birinin, “öteki”lerle bir olması, yabancı topraklardaki hükümranlığını atının üstünden yerdeki zenciyi kırbaçlayarak değil oraya kök salarak, o kökten beslenmeye başlayarak kurması? Vahşîliğin çelik giydirilmemiş, çıplak haliyle —kişinin kendisiyle yüz yüze kalması?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;▪ ▪ ▪&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hep okumak isteyip bir türlü elimin varmadığı yazarlardan biriydi Conrad ve&lt;em&gt; Karanlığın Yüreği&lt;/em&gt;, okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://lh6.ggpht.com/_8eEYMwnjd0w/S-v_gPW-Q4I/AAAAAAAABaU/BwkT_4Mkn-E/heart_of_darkness_thumb1.jpg" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7086362455283137059?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/7086362455283137059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/horror-horror.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7086362455283137059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7086362455283137059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/horror-horror.html' title='the horror! the horror!'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://lh6.ggpht.com/_8eEYMwnjd0w/S-v_gPW-Q4I/AAAAAAAABaU/BwkT_4Mkn-E/s72-c/heart_of_darkness_thumb1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-376197553800826467</id><published>2010-05-05T15:56:00.004+03:00</published><updated>2010-05-09T22:19:07.280+03:00</updated><title type='text'>çekirdek ve sis</title><content type='html'>&lt;div align="justify" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;     &lt;br /&gt;When Lord Henry had sat down again, Mr. Erskine moved round, and taking a chair close to him, placed his hand upon his arm.       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;"You talk books away," he said; "why don't you write one?"      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I am too fond of reading books to care to write them, Mr. Erskine. I should like to write a novel certainly, a novel that would be as lovely as a Persian carpet and as unreal." &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;—&lt;strong&gt;Oscar Wilde&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;The Picture of Dorian Gray&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey açıklamayan bir yazarlığı oldu M ’nin. İçine mânâlar tıkıştırılmış bir çekirdek yaratmakdan özenle kaçındı. Hayır, bu bile değil: bir çekirdek yarattı kesinlikle, ama içine hiçbir mânâyı sokmadı. Yine de onu okuduğunuzda her şey berraklaşıyordu sanki. Nedenini göremiyordunuz, ama böyleydi bu. Kaos, diyenler oldu; ama kaosun hacmi yeterince büyükse ister istemez örüntüler oluşur kendiliğinden; belki bölük pörçük, belki çok kısa ömürlüdürler, ama mutlaka oluşurlar. Lekesiz, gerçek kaos ancak bilincin yıkıcı gücüyle yaratılabilir. M ‘nin yazarlığı da böyleydi: en iyi soyut tablolar kadar estetikti kitapları, ama benzeriyle bir araya gelerek belirgin bir mânâ ortaya çıkarmaya çalışan kelimelere, göstericilere yürüyüş yaptırmamaya and içmiş polis hışmıyla saldırırdı. Edebiyatının tüm gücü de buradaydı belki: havada asılı duran semboller sisinden tüm lüzumsuz, mânâsız parçacıkları kendine çekiyordu ve sis inceliyor, çekirdek irileşip sis inceldikçe her şey berraklaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O’nun yazarlığı, bir tür kamikazeydi. Edebiyat ülkesini kurtarmak için kendini fedâ eden bir intihar bombacısı. “&lt;em&gt;Ben saçmalığı yazacağım. Saçmalığı yazacağım ve bunu yaparken sözlerime tamamen sadık kalacağım: kitabımda saçmalığı sergileyip yüce bir mânâya ulaşmayacağım. Sadece saçmalığı yazacağım&lt;/em&gt;” dedi, yapılmasına rıza gösterdiği tek röportajında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi varoluşuna sadakatinde tavizsizse “büyük” olabilirdi böyle bir edebiyat ancak ve M, saçmalığa tamamen sadık kaldı. Yazmayı bitirdiğinde kitaplarının kapakları arasında yalnızca saçmalık, dışında da geri kalanlar vardı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-376197553800826467?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/376197553800826467'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/376197553800826467'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/cekirdek-ve-sis.html' title='çekirdek ve sis'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1461196157048883021</id><published>2010-05-01T13:12:00.001+03:00</published><updated>2010-05-02T21:16:22.476+03:00</updated><title type='text'>iltifat</title><content type='html'>Bir alışkanlığım var: hitâba nasıl başlayacağımı bilemediğim kadınlara, &lt;em&gt;saçlarınıza bir şey mi yaptınız?&lt;/em&gt;&amp;nbsp;diye soruyorum, inceler bir ifade takınarak. Hep işe yarar. Hayır kestirmemiştir saçlarını, ama salmıştır bugün, halbuki topluyordur genelde —tabii, o da salınmış seviyordur aslında, ama böylesi de o kadar rahat ki! Hem, geçen görüştüğümüzde ne kadar yağlıymışdır saçı (ah, zaten o gün tamamen dağılmış durumda değil miymişdi?). Bugün yıkamıştır saçlarını, ondan bana farklı gelmiştir herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları söylerken parmakları hep kafasıyla uğraştadır; lâfı bitince elini de indirir, ve bana teşekkürlerini bildirir. Bir farklılık var sanki, dedim size; ama hanımefendi: iyi bir şey kastettiğim gerçekten o kadar kesin mi?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1461196157048883021?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1461196157048883021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/iltifat.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1461196157048883021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1461196157048883021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/05/iltifat.html' title='iltifat'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4810687786483326655</id><published>2010-04-13T11:26:00.005+03:00</published><updated>2010-05-02T20:02:59.676+03:00</updated><title type='text'>eşcinsellik ve(silesiyle) islâm: giriş</title><content type='html'>&lt;div align="justify" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;Bütün bu gürültü patırtı arasında entelektüele düşen görev, ilkin İslâm’ın karmaşık, heterodoks yapısını vurgulayan bir yorum getirmek —yönetenlerin İslâm’ı mı, yoksa bâtîni şairlerle mezheplerin İslâm’ı mı, diye soruyor Suriyeli şair ve entelektüel Adonis—; ikinci olarak da İslamî otoritelerin Müslüman olmayan azınlıkların, kadın haklarının ve modernliğin kendisinin meydan okumalarıyla dogmatik ya da sözde popülist nameler okuyarak değil, insani bir duyarlılıkla, dürüst değerlendirmeler yaparak yüzleşmesini istemektir. &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;İslâmda entelektüel için bunun yolu, meydanı kuzu kuzu siyasal hırsları olan ulemâya ya da karizmatik demagoglara bırakmaktan değil, içtihatın, yani şahsî tefsirin canlandırılmasından geçer.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" style="font-size: 11px; padding-left: 200px;"&gt;&lt;span style="color: silver;"&gt;— &lt;strong&gt;Edward Said&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;Entelektüel&lt;/em&gt;, 1993, s.52 &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Bakan açıklama yapıyor: &lt;em&gt;eşcinsellik hastalık &lt;/em&gt;—çünkü kendisinin normal olduğunu biliyor bakan, ve sağlığından da bir şikayeti yok çok şükür ve başka türlüsünü aklı almıyor onun. Mütedeyyin sivil toplum kuruluşları ona destek çıkıyor. Gazetelerde din-eşcinsellik kavgaları. Hilâl Kaplan İslâm’ın bu konudaki tavrını açıklıyor: &lt;em&gt;hastalık değil ama günah. eşcinsel haklarını destekleyemeyiz, ama zulmetmek de yasak —&lt;/em&gt;çünkü belli ki Kaplan, «zulüm»ün yalnızca çıplak kıçta patlayan bir kemer, eve dönerken karanlık bir köşeye çekilerek atılan birkaç yumruk, uzak bir Arap ülkesinde kafasına kadar gömülü bir vücuda savrulan bir taş olduğunu düşünüyor . Websitelerinde bazı ateistler bunu değerlendiriyor: &lt;em&gt;hem müslüman hem demokrat olunamayağına kanıt işte size!&lt;/em&gt; —çünkü belli ki onlar için din, ciddiyet ve ilgiyle değerlendirilmesi gereken binyüzlü toplumsal bir olgu değil, gazete köşelerinden vâz edilen dogmalardır sadece; ve youtube’da salyalar saçarak anlaşılmaz lâflar savuran sakallı suratlardır belki, ve belki lisede harcıalem ahlâk nutukları atan, sıraların üstünde namaz kıldıran mendebur din hocalarıdır yahut.&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Sağlığım yerinde çok şükür, gay değilim, ama bu artık kişisel de bir mesele benim için. Beyler bayanlar! Canınız cehenneme. Canınız cehenneme! Kimden bahsettiğinizin, kimin adına konuştuğunuzun farkında mısınız? &lt;em&gt;Müslümanlar!&lt;/em&gt; Yani Mısır’da ifade özgürlüğü kısıtlansın diye fetva veren El-Ezher imamı.&amp;nbsp; Yani Filistin’de beline bomba bağlamakdan başka yolu kalmamış kadın. Bülent Ersoy. Metallica konserine gidenleri kan içici müsveddeler olmakla suçlayan Ali Bulaç.&amp;nbsp; Kan içici bir müsvedde olan ben! Bütün bu insanları, Batılı bakış açısının işine öyle geldiği için tektipleştirmesine —haklı olarak— isyan ettiğiniz, bu zalim mantık karşısında görelilik kuramlarına sarıldığınız, binbir rengine dikkat çektiğiniz, bizzat binbir renge ayırdığınız dünya çevresinden 2 milyara yakın insanı, konu bu olunca, işinize öyle geldiği için bir hamlede birleştirmeyi, renk menk dinlemem sen müslümansın, diyerek tektipleştirmeyi içiniz kaldırıyor, öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Bu —uzun olacağını tahmin ettiğim— şahsî tefsire, Edward Said’in aziz anısı hatrına başladım. Başta alıntıladığım şu paragrafın güzelliğine bir bakın! Bu paragrafı bir müslüman düşünürden duyamamış olmak, Hristiyan olarak doğmuş, bir inanan olarak yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğim birinden okumuş olmak beni üzdüğü için başladım. Böyle teolojik-fıkhî yönü ağır bir konuda yanılmazlık, hakikati bulmuşluk iddia edecek değilim; aksine, becerebilirsem, böyle bir tavrı yermiş olacağım. İslâmî geleneğin tozlara terk edilmiş bir odasında çok güzel bir deyim vardır:&lt;em&gt; içtihatta bulunanlardan doğruya isabet edene 2, edemeyene 1 sevap yazılır&lt;/em&gt;, denir. İşte buna güvenerek başladım. Ben bu yazıya, tüm bu tartışmalarda taraflarını sıklaştıranların kullandığı kaba dil ve güç gösterisinden, trajik bir konu olarak &lt;em&gt;insan&lt;/em&gt;’ın gerektirdiği fikrî ihtimamdan uzak, tereddüdlü nezaketten yoksun tavırdan bıktığım, ve bu tavrın bana sorulmadan benim adıma kullanılıyor olmasından tiksindiğim için başladım. Yanlış cevap vermekden korkmuyorum; cevap bir taneyse zira, isabet ettirememiş olmak benim hakkımda yepyeni bir şey ifşa etmeyecek, ama tek derdimin herkes ıskalarken doğru cevabı tutturmak, bu haklılıkla gerinmek olduğu bana gösterilseydi, gerçekten kaybettiğimin ilanı o olurdu. Bu kibirden Allah’a sığınıyorum. Tereddüd ve ihtimam. Tek derdim bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;İyilikden ve günahdan sormak için Muhammed’e giden Vabısa b. Mabed’e şöyle demiş peygamber: &lt;em&gt;Nefsine danış, kalbine danış Vabısa! İyilik, nefsin razı olduğu, kalbin sükûnla karşıladığı şeydir. Günah da içi tırmalayan ve göğüste tereddüd doğuran şeydir. İsterse insanlar sana fetva vermiş, yaptığını uygun bulmuş olsunlar, sen kalbine danış!&lt;/em&gt;&amp;nbsp; İşte ben de öyle yaptım. Başlayalım.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://draft.blogger.com/post-edit.g?blogID=22949217&amp;amp;postID=4810687786483326655"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;devam edecek…&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe frameborder="0" height="400" src="http://friendfeed.com/farukahmet/d45a69ec/escinsellik-ve-silesiyle-islam-giris?embed=1" style="border: 1px solid #aaa;" width="570"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4810687786483326655?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4810687786483326655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/04/escinsellik-vesilesiyle-islam-giris.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4810687786483326655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4810687786483326655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2010/04/escinsellik-vesilesiyle-islam-giris.html' title='eşcinsellik ve(silesiyle) islâm: giriş'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1137279373916493346</id><published>2009-12-31T05:12:00.004+02:00</published><updated>2010-05-23T21:42:32.607+03:00</updated><title type='text'>liste! liste!</title><content type='html'>&lt;a href="http://kafcamus.blogspot.com/2009/11/kitabi-06xi2008-06xi2009.html" target="_blank"&gt;Kafcamus&lt;/a&gt;’ta görünce ben de bir çetele tutayım istedim, bu yıl hangi kitapları okuduğuma dair. Hem 3 aydır yazmıyorum, blogun da örümcek ağları biraz temizlenmiş olur… 20 civarıdır en fazla diye düşünüyordum; bu kadar çıkmasına çok şaşırdım. Hoş, sonra mesele anlaşıldı: listedeki kitapların büyük bir kısmını, evde internet bağlantımın bozuk olduğu 3 aylık dönem ile, internet bağlantımın zaten hiç olmadığı, köyde geçirdiğim 10 günlük sürede okumuşum. Mutluluğa gideni bilmiyorum, ama entellektüalizme giden yol ilkellikten geçiyor sanırım. &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/" target="_blank"&gt;Kaçak abi&lt;/a&gt; kadar iyi bilemem tabii.&lt;br /&gt;Birkaçının altına yorum yazdım, fazla da uzatmamaya çalışarak. Kitaplardan &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/" target="_blank"&gt;Kebikeç&lt;/a&gt;’e alıntı yaptıklarımı, yanlarına koyduğum birer “K” ile imledim, onlara tıklarsanız ilgili sayfaya gidersiniz. Başlarında kırmızı “F” harfi olanlar da “favori”lerim oluyor.&lt;br /&gt;Yılbaşında çok içmeyin.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;li&gt;Ütopya&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Thomas More &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/275943751/utopia" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Matrix ya da Sapkınlığın İki Yüzü &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Slavoj Žižek &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/247097684/matrix" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Slavoj Žižek&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;İmparatorluk, Direniş ve İsyan: David Barsamian’la Konuşmalar &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Tarık Ali&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/307207420/isyan" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Altı Varoluşçu Düşünür &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Harold J. Blackham&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Spinoza Üzerine Onbir Ders &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Gilles Deleuze&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Korsan Ütopyaları &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Hakim Bey&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Her Biri Bulutlu Zirve &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Friederike Mayröcker&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Algının Kapıları &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Aldous Huxley&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; Kara Atena: Eski Yunan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985 &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Martin Bernal&lt;/span&gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/198274814/karaatena" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Gidiyorum Bu&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— ah muhsin ünlü&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iddianın sahibi, &lt;i&gt;gidiyorum bu&lt;/i&gt;. İrisinden, sakınmasız, bir iddia olduğunun farkında bir iddia hem de: tırnak içinde “şiir”in dışına çıkarak bambaşka bir şiir yaratma iddiası diyelim, kısaca. Ben hiç tanımıyordum, meğer hayranı çokmuş. Olur. Olsun. Her bokun bir sineği vardır; herkesin benim konduklarıma konmasını da beklemiyorum elbette. Şu var ki, kitapta Super Mario edasıyla bu imgeden şu imgeye zıp zıp zıplayan &lt;em&gt;ah muhsin ünlü&lt;/em&gt;’nün en sık tekrarlanan, en hatırda kalan satırları hep, bu iddiasından uzaklaşarak “normal”e, “anlaşılabilir”e yanaştığı anlarda vuruyor sahile. O da bunun farkında, öyle farkında ki hem, bunları kalın fontla yazmakdan, her birinin sonuna ünlem işaretleri koymakdan, diğer satırlardan ayırarak tek başına sloganlara dönüştürmekden —&lt;em&gt;“Freud diye bir şey yoktur!”&lt;/em&gt;— hiç imtina etmiyor. Kendi adıma, böyle bir iddia sahibi için bundan daha büyük bir teslim bayrağı, daha kesin bir yenilgi ilânı düşünemiyorum. Ve “&lt;em&gt;Kuyulardır, derindir, içinde adam vardır / Yusuf bile düşmüştür Aleyhisselâm!&lt;/em&gt;” diye yazdığında ah muhsin ünlü, “&lt;em&gt;O cümlede ‘bile&lt;/em&gt;’&lt;em&gt; fazlalıkdır&lt;/em&gt; / &lt;em&gt;Yusuf oraya, zaten Yusuf olduğu için düşmüştür vesselâm&lt;/em&gt;” (ünlem işaretsiz) diye itiraz etmekden kendimi alamıyorum.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Dürr-i Meknun &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Yazıcıoğlu Ahmed Bîcan Efendi&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Wittgenstein ve Dilin Sınırları &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Pierre Hadot&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Dorris Lessing&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; Godot’u Beklerken &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Samuel Beckett&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; &lt;strong&gt;Avrupa’da Yemeğin Tarihi&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Massimo Montanari &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/171264520/gastronomi" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bir formül, bir kaide haline getirme cüretini bulamam kendimde, ama insan zihninin belli bir haddi aşan karmaşıklığı, kavramaya mecâli olmadığı için ütüleyip geçtiğine, bu yüzden büyük büyük tarih anlatılarının tümdengelen ağırlığındansa, tek bir konuya odaklanıp gerektiği yerde dallanıp budaklanan mikrotarih çalışmalarının tümevaran çevikliğinin yeğ olduğuna daha fazla ikna oluyor gibiyim gitgide.&amp;nbsp; &lt;em&gt;Avrupa’da Yemeğin Tarihi&lt;/em&gt; bunun güzel bir örneğiydi. Henüz bulamadım ama, benzer bir gastronomik tarih yazıcılığı örneği dünyanın diğer bölgeleri için de yapılmışsa çok okumak isterim.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Cahillikler Kitabı&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — John Lloyd ve John Mittchinson&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Fotokopiler&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — John Berger&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Tonio Kröger / Tristan&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Thomas Mann&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thomas Mann da bir türlü üşengeçliğimi yenip okuyamadığım “büyük” yazarlardandı. Dikkatlice, ölçüp biçerek kuruyor cümlelerini Mann; bunu iyi bir zanaatkârlıkla da kotarıyor, ama yine de bu iyi gizlenememiş yapaylık, her satırda orada. Yapaylığa itirazım yok; iyi edebiyat, benim için, yapaylıkdan kaçınmakda değil, onu iyi gizleyebilmekdedir çünkü nihayetinde. &lt;strong&gt;Nabokov&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;Metamorphosis&lt;/em&gt; üzerine verdiği &lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=boSFjzWJXcU" target="_blank"&gt;bir derste&lt;/a&gt; Kafka’nın zamanımızın en büyük Alman yazarı olduğundan bahsediyor: &lt;em&gt;“&lt;strong&gt;Rilke&lt;/strong&gt; gibi şairler, ya da Thomas Mann gibi romancılar, onunla karşılaştırıldığında birer cüce, ya da alçıdan yapılma aziz heykelcikleri olabilirler ancak!”&lt;/em&gt;. Hem Rilke’yi (bir alt sırada), hem Mann’ı çok az bir zaman farkıyla okumuş olarak diyebilirim ki, Nabokov tamamiyle haklı.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İmgeler Kitabı &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Rainer Maria Rilke&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Düğüm&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Knut Hamsun&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Açlık&lt;/em&gt; şaheserinden sonra yazdığı ikinci kitabı bu, Hamsun’un. Gizemli, Dostoyevskivarî bir entrikalar/itiraflar (ya da: günahlar/tövbeler) hikâyesi. Hiç fena değil, ama Hamsun’un diğer işlerindeki doğallık, akıcılık burada yok. Dostoyevski öykünmesinin gerektirdiği ruhî derinliğin de ancak bir taslağı mevcut. İddia ediyorum: Hamsun bu kitabı isteyerek yazmamış, yazarken de sıkılmış, hemen bitirip kurtulmak istemiş olmalı. Hem hikayenin, hem karakterlerin temellerinin sağlam atılmış olmasına rağmen malzeme lâyık olduğu yerlere gelememiş. Bunun da basit bir nedeni var: Hamsun, Dostoyevski değildi. Diyalog değil, monolog yazarıydı o. Tüm kitaplarında görülebilir bu: sahnedeki insan sayısı azaldıkça, kahraman kendi düşüncelerine, kendi iç sesine gömüldükçe yazışı akıcılaşır, kuvvetlenir Hamsun’un.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sonbahar Yıldızları Altında &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Knut Hamsun &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/145532641/sonbahar" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hüzünlü Havalar &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Knut Hamsun &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/145982359/huzunlu-havalar" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; &lt;strong&gt;Son Mutluluk&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Knut Hamsun &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/144251280/son-mutluluk" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Uyuyamayınca kalktım, ‘Son Mutluluk’un ilk otuz sayfasını okudum tekrar; son iki haftadır yüz kez yaptım belki bunu. Doğaya karşı özel bir sevgi yoktu bende; ama Hamsun'un öyle berrak, şiirsel bir huzur ve bilgelikle dolu ki yazarlığı... ya haberdar olmadığım küçük bir sevgi, hayranlık çekirdeği vardı içimde, onu yeşertti, yahut hepten yoktan var etti bunu. Her şeyi bırakıp ormanlara gidebilir, gitsem bir büyük sükûnet içre eriyip kaybolabilirmişim gibi hissediyorum onu okuyunca; büyük bir yalan bu gerçi, biliyorum. Nefsin karşı koymak şöyle dursun, isterik bir biçimde sarıldığı, hemen her yere uzanan yumuşak kolları var hayatın.”&lt;/em&gt; —birkaç yıl önce eski bir arkadaşıma yazdığım mektuptan. Bu &lt;em&gt;Son Mutluluk&lt;/em&gt;’u kaçıncı okuyuşumdu bilmiyorum, ama kesinlikle sonuncusu değildi.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İstanbul'da İki İskandinav Seyyah &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Knut Hamsun, Hans Christian Andersen&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; &lt;strong&gt;Tersten Perspektif&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Pavel Florenski &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/137793470/perspektif" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;          &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;        &lt;br /&gt;Normalde okumalarım hep rastgeledir. &lt;em&gt;Tersten Perspektif &lt;/em&gt;istisnalardandı. Cevabını —varsa— merak ettiğim çok spesifik bir soruyu takiben ulaştım bu kitaba: &lt;em&gt;“Hayranlıkla baktığımız, en azından öyle bakmamız gerektiğini öğrendiğimiz Rönesans resimlerindeki çift kaçışlı perspektif daha önceleri, gerçekten de böyle çizmenin yolları bulunamamış olduğundan mı kullanılmıyordu, yoksa durumun başka bir açıklaması mı var?”&lt;/em&gt;&amp;nbsp; Florenski’nin verdiği cevabın kaba bir özeti Kebikeç’te var; sonra bu konu üstüne daha ayrıntılı yazmayı istiyorum, becerebilirsem.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Murat Belge &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/133602617/turkler-ve-kurtler-nereden-nereye" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Şair ve Patron: Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Halil İnalcık&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Fatih Sultan Mehmet: İstanbul’un Alınışı ve Türkler İstanbul’a Neler Getirdiler? &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— J. Hammer&lt;/span&gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/179000514/konstantiniye-duserken" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Vitrinde Yaşamak&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Nurdan Gürbilek &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/136017300/vitrinde-yasamak" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Egzistansiyalizmin Durumu&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Roger L. Shinn &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/134164771/varoluscuya-k-z-yok" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Dedikoduların aksine egzistansiyalistlerin cevabı, insanların gülmez olduğunu görmek gibi kötü bir arzu değildir. Onlar da partileri, sporu ve dostluğu severler.” &lt;/em&gt;Bir gün online dating sitelerinden birine yazılırsam —ki yakındır— bu cümleyi “kısaca kendinizi anlatın” kutusuna kopyalayacağım.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Aşk&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Elif Şafak&lt;/span&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Baba ve Piç&lt;/em&gt; zamanlarından beri Elif Şafak okumuyordum, sanırım doymuştum. Özellikle &lt;em&gt;Pinhan&lt;/em&gt; gibi ilk dönem kitaplarını okumuş olanlar bilir; Şafak’ın tasavvufla arası iyidir. Konu Mevlânâ-Şems olunca ümitlenmedim desem yalan olur o yüzden. Şafak’ın bu işi kıvırabileceğini düşünüyordum. Kıvıramamış. Üstünde uzun uzun durmaya da gerek yok: &lt;em&gt;Aşk&lt;/em&gt;, Amerikan self-help kitaplarıyla, Harlequin beyaz dizi romanları arasında gidip gelen, new-age ruhanîliğiyle soslanmış basit bir aşk hikayesi. Ben Şafak’ın samimiyetinden şüphe duymuyorum; ama gazetede köşe yazarlığı, yılaşırı yeni bir kitap derken yazarlığını çok yorduğuna, biraz dinlenip kendini yenilemesi gerektiğine inanıyorum.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Aşk Dalgası &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Ömer Seyfettin&lt;strong&gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/135504018/ask-dalgas" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kalpsiz Dünyanın Kalbi &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Roni Margulies &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/104785642/kalp" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bugün Pazar Yahudiler Azar &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Roni Margulies &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/108566690/margulies" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hayy bin Yakzan&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — İbn-i Sina / İbn-i Tufeyl&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Aşk’a ve Kadınlara Dair&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Arthur Schopenhauer &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/107757488/eksiketek" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;On the Suffering of the World &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Arthur Schopenhauer&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Tanrısal Öngörü (De Providentia) &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Seneca &lt;/span&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/276001055/providentia" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Nightingales Under the Snow &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Annemarie Schimmel&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sevgilerde &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Behçet Necatigil&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; Tehlikeli Oyunlar &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Oğuz Atay&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;More Joy of Mathematics&amp;nbsp; &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Theoni Pappas&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Takımdan Ayrı Düz Koşu &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;em&gt;—&lt;/em&gt; der. Tanıl Bora&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; Neşeli Öyküler &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Carla M. Cipolla&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Çokbilmiş Özne &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Bülent Somay&lt;/span&gt; &lt;span style="color: #7c7c7c; font-size: xx-small;"&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/149468536/sol-sona-ererken" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kiyoto / Izu Dansözü —&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; Yasunari Kawabata&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bilgi Üzerine 3 Söyleşi &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Paul K. Feyerabend&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="color: maroon; font-size: xx-small;"&gt;F&lt;/span&gt; Şeyh Bedreddin: Tasavvuf ve İsyan &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Michel Balivet&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hikayeler &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Tarık Buğra&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hükümdar (Prens)&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt; — Machiavelli&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Best Of &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Perihan Mağden&lt;/span&gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/214715317/warhol" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;K&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sihamba: Zenci Hikaye ve Şiirinden Seçmeler &lt;/li&gt;&lt;li&gt;The Melancholy Death of Oyster Boy &amp;amp; Other Stories &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Tim Burton&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anaokulu’nda Oyun &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;— Ruhi Sel &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/132274293/anaokulunda-oyun" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Karıncaların Meraklı Hayatı &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/123991509/kar-ncalar-n-merakl-hayat" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kuşlar &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Anaokulu’nda Oyun &lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/132274293/anaokulunda-oyun" target="_blank"&gt;K&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Yeni Hayat Bilgisi &lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1137279373916493346?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1137279373916493346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/12/liste-liste.html#comment-form' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1137279373916493346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1137279373916493346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/12/liste-liste.html' title='liste! liste!'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3095263465394180230</id><published>2009-09-06T17:34:00.015+03:00</published><updated>2010-05-02T20:07:18.928+03:00</updated><title type='text'>babam</title><content type='html'>Yaklaşık 9 yıl önce, ben üniversite sınavına hazırlanırken, daha doğrusu pek bir şey yapmayıp yalnızca sınavın üzerimden akıp gitmesini o ünlü kayıtsızlığımla beklerken, anî bir kalp kriziyle  öldü babam. Daha önce hiç sıkıntısı olmamıştı bu türden. O yüzden evde yalnız otururken ben, birden kapıda belirip “ölüyorum oğlum” diyerek kanepeye uzandığında o kadar da ciddiye almadım durumu. Kravatını gevşettim, çoraplarını çıkardım, yatağına uzanmasına yardım edip içeri televizyon izlemeye geri döndüm. Sıkıntısının azalmadığını görünce misafirlikteki annemleri aradım. Geldiler. O istemiyor, bir şeyim yok, tamam geçti, diyordu ama ne olur ne olmaz yahu diye ablamannemabimyengem onu hastaneye götürdü tabii. Ben evde kaldım. Yarım saat sonra komşumuz N. teyze yanıma geldi. Bir şey yokmuş gibi davranmağa çalıştı, “herhalde birazdan gelirler” deyip durdu. Anladım. Zaten ağlamamak için zor tutuyordu kendini belli ki,  malum haberi benden saklama görevi onu iyice zorlamasın diye hayatta yapmadığım bir şeyi yapıp bir test kitabını çözmeye koyuldum. Telefon çaldı sonra. Babanız vefat etmiş, başınız sağolsun. Öyle mi, benim henüz haberim yok, daha hastaneden veya annemlerden kesin bir haber almadım, ama ben de öyle olduğunu tahmin ediyorum, teşekkür ederim, dedim. Adam pot kırdığını anlayıp kekeledi. Adamcağızı zor duruma düşürdüğüm için kendime kızdım, içten bir üzüntüyle, durumu kurtarmak için, adamı teselli için birkaç kere daha teşekkür ettim. Ne kadar naziksiniz, hem ilk arayan da sizsiniz, hahaha! Adam daha da bozuldu. Belki sondaki kahkahayı atmamalıydım.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;Neyse. Biraz sonra bir ambulansın tekerlek sesleri doldurdu mahalleyi. Ablamın ağlayarak benim adımı bağıran sesini duydum. Daha on dakika önce, ablamın arabadan iner inmez ağlayarak benim adımı bağıracağını tahmin ettiğimi anımsadım sonra: tahminimin çıkmıştı işte. Olayları önceden tahmin edebilmek mühim bir haslet; belki de bu sayede normalden daha sarsıntısız, daha güvenli bir hayat süreceğim diye düşünüp sevindiğimi anımsıyorum. Misafirlerin de çok geçe kalmadan geleceğini akıl etmiş bulunduğumdan etrafı zaten toplamıştım, salona ait olmayan tek şey elimdeki test kitabıydı, test kitabını da kaldırıp aşağı indim. Ablamı teselli edeyim, dedim ama birileri hemen koluna girip yukarı çıkardılar. Beni de tutup zorla ambulansın içine soktular: babamın, yüzünü açıkta bırakan beyaz çarşaflara dolanmış cesedine bakmam için. Annem ağlayarak yanaklarını okşuyordu sanırım, hatırlayamıyorum tam. Sıkıldım. Cesedle ne işim olur? Cesede niye bakmak isteyeyim? Israrlara pes edip elimi suratına filan sürmedim, hayır acıyla yüzümü de buruşturmadım; yalnızca, bu durumda yapılması gereken herhalde budur, diye düşünüp annemi eve çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşdostanıdık benim hiç ağlamamamı çok beğendi. Ablamannemyengem evin farklı köşelerinde, başlarında beşeraltışar kişi bir yandan her yerlerine kolonya sürer, felç olmuş gibi bir surat ifadesiyle gözyaşlarını bir an önce döküp kurtulmağa çalışır da onu bile tam başaramazken; abim kendini kaybetmiş bir şekilde oradan oraya koşturup bir şeyler yapıyormuş gibi görünmeğe çalışıp bunu da beceremezken benim tüm telefonlara sesimi en ufak bile çatlatmadan sopsoğukuzak ama nazik cevaplar yetiştirmemi takdir ettiler. Misafirleri buyur edip paltolarını arka odaya özenle taşıdım (portmanto yetmemişti). Hoşgeldiniz, sağolun, hepimizin, hepimizin. Nereye oturacaklarını gösterdim. Sahibi olduğumuz dersanedeki sekreterlere kimlerin aranıp haberdâr edilmesi gerektiğini hatırlattım. Bunlar da artı puan topladı benim haneme. Ne kadar olgun olduğumu konuştu insanlar. Kimya hocası “senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten” dedi. Masadakiler kafalarını sallayarak katıldılar bu fikre. Bak 13 yaş küçük ağabeyinden, ama ondan ne kadar daha olgun değil mi, evet, hem çok da akıllı, bu kadar tembel olmasa da biraz çalışsa derece bile yapar diyorlar, hm hm, tabii tabii, babası da en çok onu severdi zaten, hep söylerdi değil mi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin gibi bir çocuktan da bunu beklerdik zaten. “Senin gibi”. Bu lâfı hep duydum; hâlâ da kesilmiyor arkası. Adetâ açık bir kitap gibi okur beni insanlar. Ne durumda ne yapacağımı ben bilmem, ama onlar bilir. Zevk yelpazem orta malı. Faruk mu? Kesin sever şunu. Öyle mi yapmış, halbuki hiç beklemezdik ondan bunu… Bu sıradanlığım ve tahmin edilebilirliğim canımı sıkıyordu önceleri, ama sonra kabullendim. Sırf bunu kırmak için inadına, hem de kendi arzularım hilâfına yaptığım ters hareketler de lisede kaldı. Buluğ çağı janjanlı bir çağ, sunduğu olanakları bazı bazı özlemiyor da değilim, ama yine de insan büyümeyi bilmeli, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3628/3420260263_1c37e95de1.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Bunları neden yazdım, inanın bilmiyorum. Çok daha basit ve kısa bir post olacaktı halbuki. Köyde babamın kütüphanesinden arta kalan kitapları karıştırırken üniversite mezuniyet yıllığını buldum alt raflardan birinde, onu anlatacaktim sadece. 1974-1975 Eğitim Yılı Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Istanbul-İzmir-Konya-Kayseri-Erzurum Ortak Yıllığı. En arkalarda bir yerde kocaman fotosunu da koymuşlar babamın. “Albüm Tertip Komitesi Başkanı” yazıyor. Ben hiç bilmiyordum, yıllığın dediğine göre dört yıl okulun izci takımı başkanlığını yapmış, üstelik futbol ve basketbol takımlarında da yer almış. Hep böyle sosyal adamdı zaten rahmetli. Bu yönden hiç ona çekmemişim. Ama yazdığı bir şiiri de geçirmişler yıllığa: &lt;em&gt;Ey beyaz köyüm, karlı köyüm, hür yayla! / Bir gün ki, oruçluydu yamaç, dam, tarla / Yoldaydım uzaktan okunurken ezânın / İftar ettim bir dağ tepesinde karla&lt;/em&gt;. Eee, demek ki bu üstün yazı yeteneğimi, bu pek şiirli dilimi ben, işte babamdan almışım! Şu dünyada her şey genetik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçelim. Aynı yıllıkta meşhur &lt;strong&gt;Ali Bulaç&lt;/strong&gt; da var. Tabii o Istanbul mezunları kısmında. “&lt;em&gt;Çağın zalim, rezil ve sefil olduğuna inanıyorum. Biz çağ üstüyüz. Çağ bize muhtaç ve bizi geriden takip etmek zorundadır&lt;/em&gt;” demiş Ali burada, ve eklemiş: “&lt;em&gt;Çağdaş değilim!”.&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bak, Aliciğim, onda tamamen hemfikîriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3492/3892316279_d4f40494da_o.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3095263465394180230?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/3095263465394180230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/09/babam.html#comment-form' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3095263465394180230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3095263465394180230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/09/babam.html' title='babam'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm4.static.flickr.com/3628/3420260263_1c37e95de1_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2560293652125821871</id><published>2009-08-29T14:25:00.002+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.011+02:00</updated><title type='text'>yabancı harf yasağının yetersizliğine dair ufak bir maruzat</title><content type='html'>Madem Kürt Açılımı denen illet gemi azıya almış vaziyette, açım açım açılıyoruz, küçük bir maruzâtım var. Biliyorsunuz kabaca bir dikdörtgen şeklindeki bereketli topraklarımızın, batıda yer kalmadığı için mecburen güneydoğusuna düşen illerinde devletimiz haklı olarak, Türk alfabesine ait olmayan x, q, w gibi Kürd harflerinin kullanımını yasaklamışdı. Kim akıl ettiyse bravo, üç maaş ikramiye verilsin arkadaşa, ama eksik yine de: bu yasaklamanın haklı olduğuna inanıyorsak (ki yoktur herhalde inanmayan) bu tavrın doğal olarak varması gereken yere gelmeli, tüm yabancı &lt;em&gt;kelime&lt;/em&gt;leri yasaklamalıyız, yalnız &lt;i&gt;harf&lt;/i&gt;leri değil. Diyelim &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt;. Evet tek tek bakıldığında buradaki her harf bizim alfabemizde de mevcut sanırsınız, ama aslında yalnızca bir göz aldanması bu. Bu harfler aynı harfler sayılamaz, en fazla &lt;em&gt;şekildeş&lt;/em&gt; denebilir bunlara, çünkü hem okunuşları farklıdır, hem işlevleri. J gibi yazılır ama C diye okunur. O yazıyor, ama hayır A diyorlar. TH ikilisine zaten hiç girmeyelim. Yalnızca görünüşleri bizim özbeöz harflerimize benzeyen bu tür dış mihraklı ajan harflerden güzel Türkçemizi korumalıyız. &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt;mış! &lt;em&gt;Jonathan&lt;/em&gt; ne olm? Canıtın. Con Simit. Vaşington. Masaçuses. Kan. San Fransisko. Rasmussen (bu aynı).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2560293652125821871?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2560293652125821871/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yabanc-harf-yasagnn-yetersizligine-dair.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2560293652125821871'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2560293652125821871'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yabanc-harf-yasagnn-yetersizligine-dair.html' title='yabancı harf yasağının yetersizliğine dair ufak bir maruzat'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5819947162156696901</id><published>2009-08-25T15:34:00.002+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:46.729+02:00</updated><title type='text'>cinboku çayırı'na oturdum, ağladım</title><content type='html'>Bir çayırda oturmuş, geçmişi deşiyorum. Ben her yıl bu çayırda oturuyor, hep geçmişi deşiyorum. Sol tarafım sıkışıyor, o veya şu sebepten. Sebepler mühim değil: ne eşi bulunmaz bir acı bu, ne de sanki ilk gadrine uğrayan ben. Sebeplerin yok önemi: burada beni üzen, ve kalbimi felç eden, sebepleri değil acının, bizzat kendi varlığı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allahaşkına söyleyin, neye yarar acı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim: bu hikmetinden suâl olunmaz tanrı, acıya ne değer biçmiş, niçin üretmiş, neden saklamıştır? Çok daha yararlı şeyler geliyor benim bile aklıma şu vücûda eklenebilecek: kanatlar, daha kuvvetli ayaklar… dökülmeyen saçlar ya da. Gazeteleri okurken dikkatimi çekti, ne kadar çok gözlüklü insan var. Bozulmayan göz (X-RAY VISION!!) üretemez miydi Evrim meselâ, aklına mı gelmedi? Milyonlarca yıl vardı önünde düşünecek, işini daha sakin kafayla yapamaz, daha akıllıca adımlar atamaz mıydı? Ürete ürete kalp acısını, bir halta yaramayan bu duyguları mı üretti? Evrim, oğlum sen mal mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse. “40 yaşından sonra yaşamak ahlâksızlıktır” diye yazmıştı Dostoyevski. Aptallıktır, demeliydi belki. Ben şöyle demek isterim: 40 yaşından önce yaşamamalı insan. 40 yaşında doğmalı, sonra da fazla uzatmamalı bu hayatı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5819947162156696901?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/5819947162156696901/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/cinboku-cayrna-oturdum-agladm.html#comment-form' title='20 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5819947162156696901'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5819947162156696901'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/cinboku-cayrna-oturdum-agladm.html' title='cinboku çayırı&apos;na oturdum, ağladım'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>20</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5976879150206040790</id><published>2009-08-23T15:36:00.004+03:00</published><updated>2011-08-04T01:35:41.202+03:00</updated><title type='text'>yüreğin kartalı</title><content type='html'>Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, ayak parmaklarım arasından görünen manzarayı seyrediyorum. Bir ev var misal; parmaklarımı kapadım mı: artık yok. Açıyorum: orada yine! Bu kocaman evin tüm varlığı, benim ayak parmaklarıma, parmaklarıma kumandanlık eden paşa gönlüme bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca bir evi! Ya Rabbi, koskoca bir evi! Pencereleri, kapıları, yan tarafta domates bahçesi, diğer tarafta traktör garajıyla tastamam bir evi, yalnız parmaklarımla yoktan var ediyor ve yalnız parmaklarımla hiçliğe yolluyorum anîden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim daha mutluymuş, kim daha gururlu olabilir benden?&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Hamakta uzanmış aylâklık ediyor, arada, eh işte, gönül indirirsem kitap okuyorum birkaç sayfa.&lt;br /&gt;Sonra yine hülyâlara, &lt;br /&gt;tekrar aşkla yaratmaya,&lt;br /&gt;sonra bir gazapla yıkmaya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyanık ve uyurkenki rüyalarımda buraların kralı: hep ben!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman gibi cinlerim yok belki emrimde, ama öyle olsaydı, bu meyvanın tadı, daha mı hoş olacakdı?&lt;br /&gt;Belki Şarlman gibi tepeleme etler yığmıyorlar önüme, ama böyle diye, daha mı az zevk alıyorum şu yemekten? O buyurgan kânunlarıyla Hammurabi, benden daha mı doymuş hayata? Karıncalar koloni kurmuş, onları seyrediyorum bir süredir; ordularını seyrederken Hannibal Kartaca’da, bundan daha fazla mı heyecan doluymuş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;insanın kendini&lt;br /&gt;nedenini bilmeksizin&lt;br /&gt;iyi hissetmesi ne güzel:&lt;br /&gt;ya da sınırlı bile olsa&lt;br /&gt;seçimi olabilmesi;&lt;br /&gt;ya da biraz aşkı,&lt;br /&gt;nefrete&lt;br /&gt;dönüşmeyen.&lt;br /&gt;güvenin, dostlar, ama tanrılara&lt;br /&gt;değil,&lt;br /&gt;kendinize:&lt;br /&gt;sorma,&lt;br /&gt;anlat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cehennemin&lt;br /&gt;gölgelerinde&lt;br /&gt;ulvî&lt;br /&gt;bir müzik&lt;br /&gt;bekliyor&lt;br /&gt;diyorum&lt;br /&gt;size&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâkânı bizleriz hayatlarımızın: hemen, şimdi, burada.&lt;br /&gt;Bir uyku süresi hükümranlık, inanın, daha az görkemli değil Roma’dan.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5976879150206040790?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/5976879150206040790/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yuregin-kartal.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5976879150206040790'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5976879150206040790'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/08/yuregin-kartal.html' title='yüreğin kartalı'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5254485658345668930</id><published>2009-07-29T23:20:00.001+03:00</published><updated>2010-05-02T20:09:03.176+03:00</updated><title type='text'>prens</title><content type='html'>Bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem — son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama benim sevmeyişimin bununla yok bir ilgisi. Bilakis: öyle severim iktidarı! Dünyanın hükümrânlığını bana verin bir günlüğüne, hiç sıkılmam, çekinmem, sevinçle kabul eder, gönlümce tepe tepe kullanırım bu gücü. Yumuşak huyluyum, korkmayın, çok bir kötülüğüm dokunmaz size. Yine de yanıltmasın bu yufka yürekliliğim: İşleri düzelteceğimden istemiyorum iktidarı, şu karman çorman şeye bir çekidüzen vereceğimden değil; sırf güç sevgisinden. Açgözlü de değilim fakat, bir günden fazlasına da göz koymam. Bu gücü tepe tepe kullanır, gün bitince arkama yaslanır ve şöyle derim: öyle severim şu iktidarı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hikaye size: Dünyayı ele geçirmek için kafa patlatan, birbiri ardına hain planlar kuran hırslı bir adam. Karizması yerinde, ama biraz deli sanki, arada bir, niye bilinmez, bir kahkaha koyveriyor. Nerden geldiğini kimsenin bilmediği servetini hep bu yola harcıyor, bir iki küçük mücadeleyi kazandığında bu iş oldu zannederek aceleyle seviniyor. Halbuki nerden geldiği belli olmayan bir servet onda yok sadece: bir de tüm hayatını bu adamı durdurmaya adamış, yakışıklı, çevik, dünyalar iyisi başka bir adam. Sert bir suratı var, küçüklüğünde bir büyük felaket geçmiş başından belli ki; ama kalbi o kadar yumuşak aslında. Yalnız bu kavgadan sıkılıyor dünya ahalisi, iyi adamı ellerinin tersiyle şöyle köşeye itip, “&lt;em&gt;gel, al şunu&lt;/em&gt;” diyorlar hain planlar kurana, “&lt;em&gt;al, veriyoruz sana dünyayı, ne yapacaksan yap; işte hepimiz emrindeyiz, dilediğince kullan bizi&lt;/em&gt;”. Hırslı adam önce belki bir seviniyor, belki çınlayan bir kahkaha bile patlatıyor ama hemen çöküyor bunun ardından, bir şeylerin ters olduğunu hissediyor, adını koyamıyor, adını koyamamak onu mahvediyor. Hiçbir şey demeden evine çekiliyor, tüm servetini dağıtıyor; umrunda değil artık hiçbir şey. Dünyalar iyisi adam zaten çoktan kaybetmiş yaşamının amacını, o da bir köşeye sinmiş, ağlamıyor, ağlamıyor ama ağlasa belki daha iyiydi: öyle boşluğa bakıyor, hiçbir şey demiyor. Gelip servetinden çalanlar oluyor, onlara da ses çıkarmıyor. Yıkılmış, bitmiş bir adam. Toplum böyle gaddar, böyle baskıcıdır işte. Kendisi için didinip duran bu iki adamı tek bir hareketle yıkıverir toplum. Toplum, ah sen ne zalimsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her neyse, ne diyorduk — bir konuşmada son sözü söyleyen olmayı sevmem. Son sözü söylüyor olmakda bir iktidar gizlidir, ama yok benim sevmeyişimin bununla bir ilgisi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5254485658345668930?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/5254485658345668930/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/prens.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5254485658345668930'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5254485658345668930'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/prens.html' title='prens'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1616628337598254952</id><published>2009-07-28T22:45:00.001+03:00</published><updated>2011-08-03T23:37:58.303+03:00</updated><title type='text'>cumulus humilis</title><content type='html'>Hamsun okumuşum. Doğayla bir ittifak, bir sırdaşlık yeşermiş içimde sanki, öyle dost görüyorum onu; birbirimize gizlerimizi açıyor, hiçbir şeyi saklı tutmuyoruz. O benim, ben onun, her hareketimizin ardında ne var, biliyoruz apaçık. Diyelim rüzgâr esiyor, ama şaşırtmıyor bu beni. Öylesine hemhâl olmuşuz tamamen. Havaya bakıyor, ufuktan biraz beride bulutlar görüyorum koyu gri. &lt;i&gt;Herhalde yağacak bir on dakikaya,&lt;/i&gt;&amp;nbsp;diyorum.&lt;br /&gt;Yağmıyor tabii. Bu şehirli çocuk, ne anlasın havadan?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1616628337598254952?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1616628337598254952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/cumulus-humilis.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1616628337598254952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1616628337598254952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/cumulus-humilis.html' title='cumulus humilis'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4245621527351347675</id><published>2009-07-26T21:54:00.000+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:12.312+02:00</updated><title type='text'>mutluluk</title><content type='html'>&lt;p&gt;Zizek “sizi ne depresif yapar?” sorusuna “&lt;em&gt;aptal insanların mutluluğunu görmek!&lt;/em&gt;” diye &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/08/11/%E2%80%9Cben-dertli-degildim-yasarken-oldum%E2%80%9D/" target="_blank"&gt;cevap vermiş&lt;/a&gt;. Gevezelik etmiş, fazla söylemiş; yalnız şöyle diyebilirdi halbuki: Mutluluk. Akıllı adam zaten mutlu olamaz. O hiçliğin farkına varmış, hiçlikse bu günahına karşılık onu paralamıştır. Hiçlik o denli âdildir işte. Mutluluksa aptallara mahsustur, onların kendini bilmezliklerinin neminde büyüyen bir mantardır. Duman gibidir, dibinde tütmekte olan bir aptal bulursunuz mutlaka. &lt;a href="http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html" target="_blank"&gt;Daha önce anlattım:&lt;/a&gt; &lt;em&gt;efkâr&lt;/em&gt;, “fikirler” demektir Arapça’da. Fikir, hele birden çoksa, &lt;em&gt;fikirler&lt;/em&gt; olmuşsa artık, &lt;em&gt;efkâr&lt;/em&gt; olmuşsa çoğalıp, acı verecektir sana. Efkârlı adam da bunun için içer ya: zulmetmekten başka şey bilmez bu aklımızdan, onun işkence oyuncakları olan fikirlerden ancak böyle kurtulunur çünkü. Mutluluk aptallıkta, bilmemekte, hatırlamamaktadır da, ondan içer işte efkârlı adam.&lt;/p&gt; &lt;span id="fullpost"&gt;   &lt;p&gt;Bir erkek tanıdım, mutlu olup olmadığımı sormuştu bana. Mutluluğumla sarhoştum, bu ayıbımı saklayamadım: Evet!, dedim. Şaşırmıştı biraz. Beni akıllı bir adam addediyor, bu cevabı ummuyordu belli ki. Yıllar oldu ben bu cevabı vereli. Bu yıllarda başımdan fenâ şeyler geçmedi, payıma bazı talihsizlikler düşmedi değil, ama hep avuttum burada kendimi: İşte, dedim, bir adım attım mı bana acı veren mekânda değilim artık, işte biraz bekledim mi bana acı veren saniyeler geçti gitti; saniyelerin huyudur bu hem, duramazlar, sen yalnızca beklemeyi bileceksin. Çok eskiden mutsuzluğu da tatmış idim, ama şu var ki kaybettim. Yataktan kalktım mı güneşe hayran, bakıyor, kuşlar şakıyorsa onları gülümseyerek dinliyor, şakımıyorlarsa şakıdıklarını varsayıyorum. &lt;em&gt;Yedim içtim semirdim çok; başarıyla, mutlulukla gevşedim adetâ, anlıyor musun?&lt;/em&gt; Geceleri mistik şeyler bile düşlüyor, kendimi karanlıkla, alevlerle korkutuyor, bu korkumdan zevk alıyorum. &lt;/p&gt;    &lt;p&gt;&lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/post/145532641/sonbahar" target="_blank"&gt;Bahtiyar&lt;/a&gt; Faruk…&lt;/p&gt;    &lt;p&gt;Bir de kadın tanıdım, mutsuzdu hep. Gülmediği belki tek saniye geçmiyor, ne var ki bunun farkında değilmiş gibi görünüyor, kendini mutsuz addediyor, günün sonunda somurtarak giriyordu yatağa daima. İşte ben bu asık suratına kandım, onu bir tür bilge, İngilizlerin deyimiyle bir &lt;em&gt;tortured soul&lt;/em&gt; sandım. Böyle sandım da onunla konuştum. Şu çıktı bu uzun konuşmadan: mutsuz değildi hiç bile, yalnız kendini bilmezlikte aşırıya kaçmış, bu onun aklını karıştırmıştı biraz. Şu kapıya el atmış, ne kadar uğraştıysa açamamış, hemen sonraki kapıya uzanmıştı bir umut. Binbir zahmet, hayır bunu da aralayamamış, böyle böyle odada dört dönmekten yorulmuş, ağlayarak bir köşeye sinmişti sadece. Huysuz, şımarık bir çocuk. Kapıları iterek açmağa uğraşıyordu, çekmesi lâzımdı halbuki. İşte hepsi bu kadar. Biraz dinlendikten sonra belki bunu kendi akledecek, belki tamamen talihin cilvesiyle açacaktı birini. Kapıyı açacak, açmakla tatmin olacak, ah ne kadar aptalım, çekmem gerekiyormuş yalnızca, hahaha!, diyecekti kapı aralığında. Huysuz, şımarık bir çocuk: bu başarı da uzun zaman idare edemez onu, yine somurtarak girmeye başlayacaktır yatağa. Ama tıpkı mutluluğu gibi geçici, sahte bir mutsuzluktu onunki, anlayacağınız. &lt;/p&gt;    &lt;p&gt;Gerçek mutsuzluklar lâzım insana.&lt;/p&gt; &lt;/span&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4245621527351347675?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4245621527351347675/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/mutluluk.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4245621527351347675'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4245621527351347675'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/07/mutluluk.html' title='mutluluk'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2434200978246583116</id><published>2009-05-04T22:58:00.008+03:00</published><updated>2010-05-04T02:37:54.943+03:00</updated><title type='text'>sevgili laikçi kardeşim,</title><content type='html'>Gazetelere birlikte bakıyor, topraktan silahlar fışkırdığını okuyoruz. Ben endişeyle geriliyorum; seninse bir alaycı gülümseme yerleşmiş suratına. &lt;em&gt;“Gömdükleri gibi çıkarırlar elbette”&lt;/em&gt; diyorsun ve dipçikle kafası ezilen bir çocuğu seyredip “onu oraya gönderen” PKK’ya küfrediyorsun. &lt;em&gt;“Yanlış bir… mânâsız bir inanca kilitlemişler kendilerini bilinçsizce”&lt;/em&gt; de diyorsun arada. Sonra: &lt;em&gt;“inançla işi olmamalı akıllı bir adamın, hele bu çağda, &lt;/em&gt;bilgi&lt;em&gt;nin çağında”&lt;/em&gt;. Bu noktada seninle tartışmamız bitiyor, sevgili aydın kardeşim. Bu aşamayacağımız bir engel; başka düzlemlerde ikâmetteyiz artık. İnanç, ucunun vardığı yer hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadığın yolların kavşağında, bunların birinden yürümeye karar verdiğin, bir seçim yaptığın anda doğar. Zaten o kavşakta durup etrafı da seyredemezsin, zaman arkandan seni iteler. İnanç, dolayısıyla, iradenin bir ürünüdür. İnanç, dolayısıyla, iddia ettiğin gibi bilinçsizlik değil, bilincin kendisidir. Bu bilincin yanılmayacağı anlamına gelmez elbet; öyle şey olur mu? Daha çok, onun sınırlarına işaret eder diyelim. İnanç, dediğim gibi senin Hakikat’i kavrama istidâdının yetersizliğinden kaynaklanıyorsa, tüm yönlerine hakim olmadığın şeyler hakkında vardığın her kanı aslen inancın birer adımı ise, bu, yaşamda zaten inançtan başka bir şey olmadığı anlamına da gelir. “&lt;em&gt;Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir&lt;/em&gt;” mi demişti Eflâtun? Hayır, Sokrat olmalı. Mühim değil: kim dediyse, bunu elbet mütevazılığından söylemedi —filozofun mütevazısı nerde görülmüş? Mütevazılığından değildi. Bildiği bir şey vardı. Bildiği &lt;em&gt;bir&lt;/em&gt; şey vardı.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şüphe’nin tek kesin bilgi olduğu bir zamanda ideoloji ve inanç yaşamın her zerresine sızmış demektir. Belki bunların bir kısmı Hakikat’e de isabet ediyordur. Kim bilir? O kadar çok konuşuyoruz ki. Kalbine dolan bir berraklıkla hissedersin bazen: “gerçekler”, hep beraber zikrettiğimiz, sonra reddedip bayrağını başkasına devrettiğimiz bu lâf yığınları arasında bir yerlerde duruyor olmalıdır mutlaka. Sanki. Ama gördüğünde onu tanıyacak göz kimde var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanç bilincin kendisidir dedik. &lt;em&gt;İnanç da bilinç gibi özgürdür&lt;/em&gt; de diyelim. Ama bu özgürlük ona zorla dayatılmıştır. Özgür olmaya &lt;em&gt;mecbur&lt;/em&gt;dur. Hem de kolundan bacağından başka özgürlüklerin edimlerine zincirlenmiştir. Bu da özgürlük sayılmaz, diyebilirsin. Senin söylediğin mânâda özgürlük ama, ölümdür ancak. Bunu gerçekten istiyor musun? Tanrı özgürdür. Ve bu yüzden, ölüdür. Seni ölümden sonrasında beklemesi de bu yüzdendir. Ölüm bir mekân değişimidir yalnızca ve biz şimdilik burada başbaşayız, birlikte yalnızız. Tanrı yoktur. Yahut vardır, ama sınırsız özgürlüğünde hapsolmuştur. Sen şimdi sınırlı da olsa cüz’î özgürlüğünle hareket edebiliyorsan bu tam da zincirlerine tutunarak yolunu bulabildiğinden değil mi? Tanrı bu zincirlerden mahrum: kendi yarattığı evrene iliş(e)meyişi bundan değil mi? Biz teker teker öleceğiz ve belki de her birimizin ölümü O’na zincirlerinden birini iade edecek. Kıyamet, bu iadenin tamamlandığı gündür. O gün Tanrı tüm zincirlerine kavuşacak ve sınırsız olmayan, ama bir mânâsı olan tek özgürlüğü, işte ancak o zaman yakalayacak… Ama şimdi bunları geçelim, sevgili laikçi kardeşim. Burada iş benim avucumdan kaymaya başlıyor, zihnim bu sonsuzluğa erişemiyor.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Hoş, sen de o kadar ileri gitmedin ya; gitsen de sorsan: “Nedir sonsuzluk?”, ben de aynı yere erişir ve cevap verirdim: “Sonsuzluk, sadece yaratılmamış zamandır, yaratılmamış zaman tamamen!”      &lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;&lt;strong&gt;Knut Hamsun&lt;/strong&gt;, &lt;em&gt;Son Mutluluk&lt;/em&gt;, s.19  &lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;Evet bunları geçelim. Hem mecâzlara yöneldikçe insan, bunların müteşâbihliğinde kendini hapsedebiliyor; daha iyi anlamak için eteklerinden yakalayıp maddeye bağladığımız anlamlar maddenin basit doğasıyla zedelenip büsbütün yoldan çıkabiliyorlar. Biz burada, şimdide kalalım ve düşünelim: &lt;em&gt;“PKK teröristtir, bu nedenle de onunla konuşulmamalı, hele masaya hiç oturulmamalıdır”&lt;/em&gt; diyorsun. Bence de PKK terörist. Ama devletimiz de öyle değil mi? Şimdi rahatlıkla lanetlediğin bu terörü doğuran, önce kendi devletimizin terörü değil mi? Sana tarih anlatmayacağım. Sürüyle kitabı var, git onları oku; sürüyle anlatanı var, git onları bir dinle. Sana tarih anlatmayacağım, çünkü zaten sen de biliyorsun bunları; ama işte bu zikrettiğin zırvalara inanmayı seçiyorsun. Bu bir seçim meselesi. Dedim sana. Bu bir seçim meselesi tamamen ve ben “onlar”ın tarafını seçiyorum. Benim, oturduğum rahat koltuktan bunu ilân etmemin onlara hiçbir faydası yoktur belki. Belkisi ne, yoktur.&amp;nbsp; Ama bunun faydayla ne ilgisi var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçmekle ilgisini bu işin, başka olaylarda da görüyoruz. Muhsin Yazıcıoğlu öldüğünde beni telefonla arayıp yüce bir insancılllıkla neredeyse ağlayan, benim umursamaz yanıtlarıma şaşırıp köpüren de sen değil miydin? Beni yobaz mobaz ama nihayetinde “insan sevgisiyle dolu” biri diye bilirdin belki; belki hayalkırıklığına bile uğradın. Bunu anlamıyor değilim. Bir insanın öyle dramatik şekilde ölmesinde sevinilecek bir taraf yok elbette; ben de öyle yapmadım zaten; ama üzgünüm, o dağda yaşadıklarını kendi içimde simüle edince duyduğum korku ve acımadan başka bir sevgi ve merhameti de üretemedim. Ben ne bir meleğim, sevgili milliyetçi kardeşim, ne de bir aziz. Ben basit bir insanım. Senden daha iyi bir insan bile değilim ve Mevlânâ bu topraklarda öleli çoktan 700 seneyi geçti: onun aksine benim son derece kısıtlı bir havsalam, ondan daha da kısıtlı bir sevgi ve anlayış rezervim var. Bu rezervi akıllıca, hayır akıllıca değil, ahlâklıca kullanmak zorundayım. Dipçikle çocuk kafası ezenin de hikayesinde seni ağlatacak denli derin ve hüzünlü bir insanî drama vardır elbet. Sanat bunun örnekleriyle dolu. Ama sanat ahlâksızdır; belki gerekli bir ahlâksızlık, ama ahlâksızlık sonuçta: Sanat’ın ahlâksızlığı hafifmeşrepliğinden değil, asıl bu ütopik beklentisinden, insanları yapamayacakları şeyleri yapamadıkları için suçlamasından gelir. Çünkü ahlâk hiçbir zaman mutlak olamayacakken, insanları öyleymiş gibi yargılamak yapabileceğin en acımasız şey değil mi sence de? Gerçek yaşamın kavşaklarında dururken biz ve zaman arkamızdan iterken, sevgi ve merhametini kimden yana kullanacağını seçmek zorundasın bir yerde. Sen nasıl Kürtlere ve “diğerleri”ne bu insancıllığını yöneltmemeyi ama Muhsin’e yöneltmeyi seçtiysen, sevgili laikçi kardeşim, ben de kendi seçtiklerime yöneltmek zorundayım. İsa bir kez gerildi çarmıha çünkü yalnızca bir İsa vardı. Onun hesaplayamadığı şey, eklemlerinden akan kanının herkesin susuzluğunu dindirecek kadar çok olmadığıydı. Pek edebî bir derinlik yok bu seçimde belki, ve merhametimizin darlığına ne kadar yerinsek az, ama elimizdeki kadarını kullanmanın en doğru yolu bu kadar basit sanki.&lt;br /&gt;--&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hamiş:&lt;/strong&gt; Dağınıklığından, hiçbir iz takip etmemesinden belli oluyordur zaten ya, çok hızlıca, alelacele yazılmış bir şey bu. Aklımdakileri hemen not etmek, sonra dönüp saçmalıkları ayıklamak için taslak olarak kaydetmiştim. Kaç gün geçti, geri dönüp düzeltmeye, yahut tamamiyle silip atmaya dermanım olmayacağını anladım. Bu haliyle yayınlıyorum, ne hali varsa görsün.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2434200978246583116?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2434200978246583116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/05/sevgili-laikci-kardesim.html#comment-form' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2434200978246583116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2434200978246583116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/05/sevgili-laikci-kardesim.html' title='sevgili laikçi kardeşim,'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7441006823511283338</id><published>2009-04-20T20:13:00.001+03:00</published><updated>2010-05-02T20:22:22.131+03:00</updated><title type='text'>bayrak</title><content type='html'>&lt;em&gt;Aralık ‘08&lt;/em&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Lig maçlarını seyretmek için köy kahvesine gidiyorum akşamları. Sanki para kazanmaktan ziyade çay içmeye bahane olsun diye alelacele kurulmuş küçük bir oda. Duvarda sararmış bir kağıtta “&lt;i&gt;Burada sigara içme günü yarındır”&lt;/i&gt; yazıyor. Espiriyi ancak ikinci gün çakabiliyorum; fotoğrafını da çeksem mi diye düşünüyorum ama makinem bu mütevazı yerde ortalığa çıkarmak için fazla büyük ve zengin görünümlü. Sonra “&lt;i&gt;acaba bu kağıt, sigara dumanından mı böyle sarardı?”&lt;/i&gt; diye dalga geçerken içimden, beni hayrete düşüren bir şey oluyor: İnsanlar tüttürmek istediklerinde dışarı çıkıyorlar gerçekten. Buna Ali amcamın bile uyduğunu görünce bir kere daha şaşırıyorum. Buradan sanki Türkiye'nin değişen yapısına dair sosyal tespitler de çıkacak, öyle hissediyorum, ama hakemin Trabzonspor aleyhine verdiği her kararda küfrü basan herifin teki arkamda mütemâdiyen söylenirken düşünmem çok zor. Gerçi bu da bahane değil ha; solcu adam dediğin sosyal tespitini gerekirse taştan çıkarmalı. Ben niye yapamıyorum emin değilim. Bir arkadaşım “&lt;i&gt;müslüman entelektüel mi olunurmuş? ya birini seçeceksin, ya diğerini”&lt;/i&gt;, diye çıkışmıştı bana zamanında; belki de haklıydı.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3093/3126018447_d9024db6fd_o.jpg" rel="lightbox[bayrak]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3093/3126018447_97d2881c16_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3263/3126020773_ddd54145f9_o.jpg" rel="lightbox[bayrak]" title="Baraj gölü"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3263/3126020773_f9c7f9cd74_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3087/3126856608_4755dbb7ee.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3087/3126856608_4755dbb7ee_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3206/3126027069_d389b5568f.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3206/3126027069_d389b5568f_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3189/3126027661_8351b9cd52.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3189/3126027661_8351b9cd52_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126030241_e8273acf4e.jpg?v=0" rel="lightbox[bayrak]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126030241_e8273acf4e_s.jpg" /&gt;         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Şimdi bir sobanın çevresinde birikip maç seyrettiğimiz bu oda eskiden bir bakkaldı, iyice hatırımda. Koca göbekli suratsız sahibi satılan malları kimbilir ancak kaç ayda bir yeniler, tek müşterileri biz çocuklar olduğumuz halde tarafımıza en ufak güleryüz de göstermezdi; ama hemen iki dükkan yandaki bakkalın aksine akrabamız değildi ve böylece daha küçükken çat-patlar, daha büyükken de “dal” sigaralar (yani tek tek) alabiliyorduk. Hazır gelmişken, bitmeyen sinek belâsı için annelerimizin ısmarladığı spreyleri de buradan ediniveriyorduk. Bundan hoşnut olmuyordu annelerimiz gerçi: yıllardır rafta beklemekten etkilerini yitirmiş oluyordu ilaçlar. Sineklere sıkıyordunuz ama en fazla sarhoş ediyordu onları bu; birkaç saat duvarlara çarpa çarpa uçtuktan sonra normal hayatlarına devam ediyorlardı. Bu mendebur bakkalın adını hiç öğrenemedim. Akrabalar fısıldayarak &lt;i&gt;Gobel &lt;/i&gt;derlerdi onun için. Bunun adamın ismi olmadığını ben, bir gün yüksek sesle zikredince yediğim tokattan çıkardım. Meğer Rumca’da “piç” demekmiş.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Köy kahvesinin yanında hâlâ o eskiden bir akrabamızın çalıştırdığı bakkal var. Ekmekler daima bayat, çikolataların çoğunun markasını tanımıyorum ve dolaptan Cola Turka yerine Coca Cola alırsam tedirginlikle etrafı kolaçan ediyorum, ayıplayan gözlerle bakan var mı diye. Küçükken herkes gibi kara lastik yerine beyaz spor ayakkabılarla dolaştığım için "şehir çocuğu" diye alay edilirdi benimle burada; şimdiyse etraf acayip şortlar ve rengarenk spor ayakkabılarla salınan garip oğlanlarla dolu. Çoğunu tanımıyorum. Tanışmaya da niyetim yok: ekmek almaya geldim buraya, &lt;i&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=w536Alnon24"&gt;arkadaş edinmeye değil&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Ama köyün küçük meydanındaki asıl ilginç şey ne kahve, ne de abimin babamın anısına yaptırdığı büyük çirkin çeşme. Bu ikisinin arasında köklendiği yerden ben diyeyim 20, siz abartın 100 metre göğe yükselen bir bayrak direğinin ucunda nazlı nazlı dalgalanan bayrağımızın koca gölgesi düşüyor suratıma burada. Söylendiğine göre yakın ilçeler arasında daha büyüğü yokmuş. Hayatı boyunca hiçbir işte dikiş tutturamamış, “sadece sarhoş olmayı iyi beceren” M.’nin köye hediyesi. Son yıllarda, niyesi meçhul, çaresi bir türlü bulunamayan şiddetli bir vatan-millet-bayrak sevdasına tutulmuş M. Hem de kara sevda.&amp;nbsp; Her mitingde en önlerde yürüyor, göğsünü parçalayarak bayrak aşkını haykırıyor, arada çok heyecanlandığı zamanlar çevresine zarar vermeye kadar götürüyormuş işi. Polisler birkaç kez merkeze almış almasına, ama bayrağa duyduğu sevgiyi öyle duygulu anlatıyormuş ki, gözyaşlarını zor tutarak uğurluyorlarmış M’yi karakoldan. Sonra miting mevsimi geçince, tutmuş bu direği diktirmiş binbir masraf yaparak. Yerel gazete ve televizyonları, polisleri, jandarmayı, yüksek rütbeli bir komutanı çağırmış, köy halkını da toplamış meydana, yine duygulu bir konuşmayla alkışlar içinde açmış hizmete bayrağı.&amp;nbsp; Ama malî açıdan masrafı bitmek bilmiyormuş bayrağın. Kanunu bile varmış, jandarma bir bayrağı soluk gördü mü gelip&lt;i&gt; “kim bu bayrağın sorumlusu?”&lt;/i&gt; diye sorar, &lt;i&gt;“bir daha gördüğümüzde kıpkırmızı parlasın bu bayrak”&lt;/i&gt; der gidermiş. Son değişim de 200 küsur lira tutmuş. İndirdiğini de atamazsın, katlayıp öperek bir dolaba kaldıracaksın, bir sürü yer kaplar. Elimde ekmekler, kafamı kaldırmış bir beş dakikadır bu bayrağı seyrediyorum. “&lt;i&gt;İşsiz adama da bu ağır bir darbe”&lt;/i&gt; diye geçiriyorum içimden, &lt;i&gt;“ama vatanı kurtaranların çektikleriyle karşılaştırırsak bu, öyle küçük bir fedakârlık ki!”.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7441006823511283338?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/7441006823511283338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-bayrak.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7441006823511283338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7441006823511283338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-bayrak.html' title='bayrak'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm4.static.flickr.com/3093/3126018447_97d2881c16_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8737319614627626160</id><published>2009-04-17T00:48:00.009+03:00</published><updated>2010-05-02T20:25:53.471+03:00</updated><title type='text'>düğün ve cenaze</title><content type='html'>&lt;em&gt;Aralık ‘08&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hava çok soğuk. Yazları bazen aylarca damla düşmez buralara; ama şimdi kış ve ne azalan, ne azan, tekdüze, biteviye bir çise var. Evde sürekli yanan tek sobanın olduğu odada, pencereden köye doğru bakıyorum. Bu odadan dışarı çıktın mı donmamak için on saniyen var: çıkıyor, aceleyle alacağını alıp yapacağını yapıyor, sonra vargücünle buraya geri koşuyorsun. Elinde bir uğraş da olmayınca bu bile oyun geliyor insana; yağmura söylenerek dolaşan ev ahâlisinin aksine hiçbir şey demiyor, yalnız pencereden köye doğru bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu ben şimdi bu iklimden çok derin mânâlar çıkarabilir, edebiyat cinim o gün yanımdaysa, kimbilir, bunları çok güzel cümlelere bile dökebilirim; ama ne faydası olacak bunun? Kimseye okutmayacak olsan, kendine yazıyor bile olsan yine kendini karşına alıyor, ona anlatıyorsun demektir; halbuki şimdi yağmura bakar ve kendisinden yeşerdiğimiz toprağa geri dönüşümüzü düşünürken Faruk Ahmet'le filan uğraşacak halim hiç yok. O'nun tek derdi insanlara kendini sevdirmek ve onlara bir şey söylemek ve onları dinlemek. Tam bir ahmak. Bense yalnız olmak, ve köyü seyretmek istiyorum sadece; insanların da, Faruk Ahmet'in de canı cehenneme.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3122/3126834836_92d70bb13f.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3122/3126834836_92d70bb13f_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3252/3126836708_2e5dba591b.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3252/3126836708_2e5dba591b_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3105/3126839992_c21a277aa3.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="..."&gt;&lt;img height="75" src="http://farm4.static.flickr.com/3105/3126839992_c21a277aa3_s.jpg" width="75" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3225/3126021879_b9b1fc02d2.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="Baraj gölünden köye doğru. En sağda kalan tepe bizim mahalle"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3225/3126021879_b9b1fc02d2_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3202/3126850126_42789edcb7.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="Solda, yukarıda, ölen amcamın evi; hemen sağda göl görünürdü, ama kadraja sığmıyor"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3202/3126850126_42789edcb7_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126858434_52c7a5401f.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3203/3126858434_52c7a5401f_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3214/3126021217_c502426dd4.jpg?v=0" rel="lightbox[dvc]" title="Barajdan"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3214/3126021217_c502426dd4_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Toprağı düşünmem boşa değil: amcamı gömdük bugün. Cenaze için alelacele uçakla vardım Samsun’a. Hep yaz kuraklarında geldiğimiz için sapsarı görmeye alışık olduğum tepelerin yaşamla parıldayan yeşil hallerine şaşkınlık ve sevinçle bakıyorum. Yeni yapılan baraj su da tutmuş, balkondan baktığınızda vadinin gittikçe siyahlaşan koyu yeşili yerine, masmavi bir gölcük görüyorsunuz artık. Bu manzara da en güzel merhum amcamın evinden seyrediliyor. Düzenli, sistemli, kendi alanına kapanan ve orayı koruyan, dik yürüyen, “Alamanya görmüş” bir adamdı amcam. Köyde fırın yakmayıp bakkaldan “şehir ekmeği” alan bir o vardı. Bu hallerinden dolayı, biraz da alaycı bir ifadeyle, “yarım ağa” lâkâbını vermişler ona. Anneme bakılırsa gururumu, kibrimi, inatçılık ve huysuzluğumu da ben, ondan almışım; yuvarlak uçlu burnumla beraber. Olabilir, ama ne demiş güzide bir şairimiz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div align="center"&gt;Life planned out before my birth, nothing could I say       &lt;br /&gt;Had no chance to see myself, molded day by day&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Amcam son nefesine yaklaşırken birdenbire votka isteyivermiş. Yanlış duyduk herhalde, demişler, ama hayır, adam ısrarla votka istiyor; tüm hayatı boyunca bildiğimiz ortalama Anadolu dindarlığı içinde yaşayıp gitmiş bu muhafazakâr insanın son nefesinde votka diye tutturmasından ağızları beş karış açılan akrabalarına bakmış sonra amcam ve &lt;em&gt;yahu, korkmayın, koklayacağım sadece&lt;/em&gt; demiş.  Su içen kuzenimin elinden şişeyi almak için uzanan halamı da azarlamış yatağında, &lt;em&gt;çocuğun elinden rakısını almayın&lt;/em&gt; diyerek. Huysuz muysuz; bu adamı şimdi ben, nasıl sevmeyeyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi hava çok soğuk, ve yağmurun durmaya niyeti yok gibi; ama bir hafta sonra aynı pencereden dışarı bakacak, her yıl daha bir cafcaflı hale gelen köy düğünlerinin birinden yükselen havai fişeklerin sadece yıldızların ışığıyla aydınlanan gökyüzünde patlamasını izleyeceğim. Amcamın ölüm döşeğinde kafayı içkiyle bozmuş olmasından çok daha garip geliyor bana bu ifrat; ama köylerde dinlediğiniz garip hikayelerle çabucak silinen bir önyargıdan ibaret bu his sanırım. Sanki buranın insansız geniş alanları, hem göğün hem yerin boşluğu, şehirde birbirlerinin üstüne yığılarak kendilerini paradoksal bir atâlete mahkum eden insanların üretebileceğinden çok daha fazla yaratıcılığa ve ihtimale yer açıyor, et yığınlarından uzakta, zihninizle başbaşa kalabilmenize imkân tanıyor. İbrahim de Muhammed de boşuna kaçmadı yüksek mağaralara. Belki tamamen yanıldılar, belki yalnızca bir ilüzyondu gördükleri; ama kaçmalarındaki haklılığa kim ne diyebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereden yağmuru seyretmeyi bırakıp odaya dönüyorum. Kurban bayramındayız, herkeste onun telaşı var. İbrahim öleli binlerce yıl oldu ve bebekliğimden beri süregelen sebze yiyememe hastalığım olmasa vejetarjen olurdum belki. Tüm bu düşündüklerimin bir yerlerinde fena halde yanıldığımı hissediyor, ne var ki bulup da çıkaramıyorum. Ama bu da ne benim için, ne insanlık için yeni.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8737319614627626160?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/8737319614627626160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-dugun-ve-cenaze.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8737319614627626160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8737319614627626160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/koyyeri-dugun-ve-cenaze.html' title='düğün ve cenaze'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm4.static.flickr.com/3122/3126834836_92d70bb13f_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3967973611363907767</id><published>2009-04-07T00:46:00.005+03:00</published><updated>2011-08-03T23:39:56.759+03:00</updated><title type='text'>mim</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3309/3414081659_53e1b41c48_o.png" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokul sonları olmalı ve hiç misafirimiz eksik olmuyor evden. Ailem dersanecilikle uğraştığından her yıl mutlaka yeni bir genç öğretmen başka bir şehirden bizimkine geliyor ve bir ev bulana, ilçeye alışana dek benim odamda yatıp kalkıyor. Oda dediğim de iki çekyat, ve benim okuduğum, dönüp dönüp yine okuduğum ansiklopedilerin içine tıkıştırıldığı çirkin, yüksek bir kitaplık. Misafirimizin olmadığı nadir zamanlarda hemen kapıyı kilitliyor ve bu ansiklopedileri okuyorum saatlerce; sonradan öğrendiğime göre annemler benim ders çalıştığımı zannediyorlar bu yüzden ve üniversitede geçen korkunç başarısız 8 yılın etkisini ancak silebildiği, çalışkan bir çocuk olduğuma dair çok yanlış bir kanı ediniyorlar. Hiç misafirimiz eksik olmuyor evden ve daima karşımdaki çekyata uzanıyor bunlar: yalnızlığa daha o zamanlardan duyduğum bitmez tükenmez arzu burada beni üzebilir, sinirlendirebilirdi belki; ama şeyleri algılamamı yavaşlatan, garip bir uyuşukluğa sahibim ve bu beni tamamen &lt;i&gt;indifferent &lt;/i&gt;kılıyor insanlara karşı. Bu tepkisizlik çok sonraları hem annemden hem de en yakın arkadaşımdan "ruhsuz" olduğumu düşündüklerine dair şeyler duymama yol açacak, ama henüz çok küçüğüm ve sadece yalnız kalıp ansiklopedi okuyacağım saatleri bekliyorum sabırla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Bu misafirlerden kısa boylu, sarışın, ve yuvarlak gözlüklerini devamlı heyecanla düzelterek garip bir mutlulukla sizi dinleyen bir tanesini iyi anımsıyorum. Bu fazlasıyla duygusal kadın kimbilir nerelerden kalkıp bu işi bularak evimize gelmiş, karşı çekyatta geçirdiği bir iki aydan sonra da, kimbilir neden, çekip gitmişti. Türkçe öğretmeniydi. Her akşam yatma vakti geldiğinde kapıyı ardından sessizce kapatarak odaya giriyor ve "hadi Farukcum, vakti geldi" diyordu. Bu işareti alınca, yanlışlıkla kendime yenilip onu seyredeceğimden korkarak gözlerimi sımsıkı yumuyor, o soyunup yatağa uzandıktan sonra "tamam canım" demedikçe de açmıyorum asla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine kilitlemiş bulunduğum bir gün kapıyı tıklatıyor bu küçük kadın; gönülsüzce açıyor ve konuşmam gerekeceği korkusuyla sıkılıyorum. Elimde ya Fabbri ya Gelişim ansiklopedisi var, emin değilim, ama astronomiyle ilgili bir bölüm açık. Kitabı alıp inceleyen kadının dudaklarını büzdüğünü ve bana açık sayfalardaki resimlerle ilgili bir şeyler sorduğunu anımsıyorum. Benim de, onun da konuyla ilgili olduğunu sanmaktan gelen bir heyecanla, Jüpiter'in uyduları hakkında uzun uzun bir şeyler anlattığımı. Heyecanıma şaşmış bir ifadeyle gözlüklerini düzelterek yüzüme doğru eğiliyor ve "sen akıllı bir çocuksun Farukcum" diyor bana, "ama sadece bunları okursan yalnız bilgin artar, ruhun yine böyle hırçın kalır, büyüyemezsin". Sonra valizini karıştırarak ince bir kitap çıkarıyor, elime tutuşturup "bunu oku" diyor, "bir hafta sonra ne düşündüğün üstüne konuşalım". Kitabı okumam bir hafta değil, yalnız üç  gün sürüyor ama kadın bundan bile önce, kitabı da ardında bırakarak, valizini toplayıp gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili &lt;a href="http://www.gunlerintortusu.com/"&gt;Atilla Aktuna&lt;/a&gt; beni&lt;i&gt; kitap yazmak istesen, ne yazmak isterdin?&lt;/i&gt; sorusuyla &lt;a href="http://www.gunlerintortusu.com/2009/03/26/mim-1-eger/"&gt;mimleyince&lt;/a&gt; bu anım geldi aklıma. Okuduğum ilk edebî kitap olan bu kısa ama alabildiğine zarif kitap, &lt;b&gt;Dostoyevski&lt;/b&gt;'nin de ilk kitabı olan &lt;i&gt;İnsancıklar&lt;/i&gt;, üstünden belki de işte 15-16 yıl geçti, beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. &lt;b&gt;Sezai Sarıoğlu&lt;/b&gt;'ndan duymuştum; &lt;b&gt;Cemal Süreya&lt;/b&gt; demiş: "&lt;i&gt;Şu tarihte Dostoyevski okudum ilk; o gün bu gündür huzurum yok&lt;/i&gt;". Benim durumum da farklı değil.  &lt;i&gt;Suç ve Ceza&lt;/i&gt;'dan, nedense, o kadar etkilenmedim; ama &lt;i&gt;Yeraltından Notlar&lt;/i&gt;'ı bitirdiğimde beynimin hiç tatmadığım bir hisle zonkladığını, &lt;i&gt;Karamazovlar&lt;/i&gt;'ı ise yatağımda hayranlık ve zevkten kıvranarak, bırakmaya cesaret edemeden soluksuz okuduğumu dünmüş gibi hatırlıyorum. Şimdi bu aynı mim'in muhatabı olmuş insanların cevaplarını okur ve yıllardır edebiyattan uzak kalmış bir okuyucu olarak bu zengin listeleri kıskanır, imrenirken, kimin gibi yazmak isterdim sorusuna cevabımın Dostoyevski olmadığını fark ederek şaşırıyorum. Sanırım Dosto'yu o denli yüksek bir yere yerleştiriyorum ki, fanteziden bile olsa yazdıklarının sahibi olarak kendimi hayal edemiyor, bunu bir tür şirk, büyük bir günah addediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de Dostoyevski bir yana, soruya verebileceğim çok kesin ve benim için rakipsiz bir isim var yanıt olarak; o da, &lt;b&gt;Knut Hamsun&lt;/b&gt;. Niyesini nasılını yazarak şimdi uzatmayacağım, hem zaten iki aydır bir türlü son bir iki satırını da tamamlayıp yayınlayamadığım bir ölüm yıldönümü yazısı da &lt;i&gt;Taslaklar &lt;/i&gt;klasöründe bekliyor, o bitince okuyan okur; ama &lt;b&gt;Bukowski &lt;/b&gt;ya da &lt;b&gt;Gorki &lt;/b&gt;yahut &lt;b&gt;Stendhal&lt;/b&gt;, olmadı &lt;b&gt;Nabokov &lt;/b&gt;veya &lt;b&gt;Dreiser &lt;/b&gt;gibi bir başka sevdiğim birçok yazar olmasına rağmen Hamsun bir şekilde hepsinden önde duruyor gönlümde. Şimdilik ufukta bile görünmüyor, ama onun yalın kuvvetinin yirmide birine ulaşabilsem, kendimi mutlu addederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, işin &lt;i&gt;nasıl &lt;/i&gt;yazmak istediğimle ilgili kısmıydı. Bir de &lt;i&gt;ne &lt;/i&gt;yazmak istediğim kısmı var ki, madem fantezi kuruyoruz, ona da çok kesin bir cevap vereceğim: Mümkün olsa, &lt;b&gt;Frank Herbert&lt;/b&gt;'ın efsanevî bilimkurgu altılaması &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'u yeniden ele alır, onu dil fazlalıklarından ve kimi zaman beklenmedik sığlığa ve tahmin edilebilirliğe sürükleyen ırkî stereotipleştirmelerinden temizlerdim. &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'un, büyük potansiyelini ziyan ettiğini, Herbert'ın kötü bir yazarlığı olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz; ama daha kişisel bir dille, daha insancıl bir düzeyden anlatılmış bir &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;, hem ele aldığı temaları, hem de farazî evren kuruşundaki olağanüstü yaratıcılığıyla benim kutsal kitabım olurdu. Ya da şöyle formülleştireyim: Knut Hamsun'un kaleminden çıkma bir &lt;i&gt;Dune&lt;/i&gt;'u yazmak isterdim; özellikle kader/gelecek/mesih konuları bağlamında &lt;b&gt;İbn Arabi&lt;/b&gt;'nin hem dil hem de düşünce bakımından kural tanımaz zihnî kudreti ve heyecanından da bir şeyler çalarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütevazı olacağımı iddia etmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla olmadıklarını bilmeme rağmen burayı takip edenler kimler, ayrıca kim çoktan bu mim'in hedefi oldu, haberim yok. O yüzden topu kime atmalı, emin olamıyorum. Yine de şansımı &lt;a href="http://elestirelmedyagunlugu.blogspot.com/"&gt;Eleştirel Günlük,&lt;/a&gt; &lt;a href="http://n-e-y-s-e.blogspot.com/"&gt;Zeynep &lt;/a&gt;ve &lt;a href="http://www.biyolokum.com/"&gt;Biyolokum&lt;/a&gt;'dan yana kullanayım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3967973611363907767?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/3967973611363907767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/mim.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3967973611363907767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3967973611363907767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/04/mim.html' title='mim'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1220687675138765022</id><published>2009-03-21T23:22:00.002+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:32.425+02:00</updated><title type='text'>nübüvvet mührü</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3642/3373933506_3d97a77ede_o.png" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:78%;" &gt;kapitalizm, sen de olmasan...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol koltukaltım civarında, sırtıma doğru bir yerlerde, bir doğum lekemin olduğunu anımsıyorum çok eskiden. Evimizin arka bahçesinde kovalayıp durduğum iki-üç beyaz tavuk, ve bir de yan komşumuzu her ziyarete gittiğimizde elime almaya bile cesaret edemeden saatlerce seyrettiğim küçük bir at heykeli ile beraber, uzanabildiğim en eski görüntü bu lekeye ait. Neredeyse mükemmelen yuvarlak bir dairenin içinde Arapça'yı andıran kargacık burgacık mavimsi çizgilerin oynaştığı bu garip biçimli lekeyi annem her seferinde ciddiyetle inceler, peygamberlerde de bu "damga"lardan bulunduğunu iddia ederdi. Komik geliyordu bu durum bana; aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki 1400 yıl geç doğduğum için bu fırsatı kaçırdığıma dair espriler yapıp duruyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Tam tarihini hatırlayamıyorum artık, ama tam da kendiliğinden sahip olduğum varsayılan Tanrı inancımı yitirdiğim ortaokul zamanı civarlarında, bu damga birdenbire yok oluverdi. Annem şaşkınlıkla sırtıma bakıyor, bir anlam veremiyordu bu işe: &lt;i&gt;Tamam, buluğ çağına giriyorsun, vücudun büyüyor, ondan oldu diyeceğim&lt;/i&gt;, diyordu, &lt;i&gt;ama bunun yavaş yavaş olması gerekmez mi? Dün oradaydı sanki, bak bugün yok!&lt;/i&gt; Sesinde hiçbir seferinde değişmeyen bir hayretle kolumu oraya buraya büküyor, damganın yok olmadığını, yalnızca yer değiştirdiğini umuyordu sanki. Ama damga yoktu işte artık: Tanrı gidince, o da gitmişti. Aslında peygamberliğe layık bulunduğuma, ama ne yazık ki çok günah işlediğim için bu makâmımdan azledildiğime dair espriler yapmaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sonraları bambaşka bir biçimde Tanrı inancımı tekrar kazandığımda da dönmedi bu mühür geriye. &lt;i&gt;Prophecy is a one-time offer.&lt;/i&gt; Aileme hâlâ benim Allah'ın sevgili bir kulu olduğum esprileri yapmamı engellemiyor bu gerçi. "Benim cennetteki yerim hazır zaten", diyorum onlara, "ama korkmayın, size de şefaat edeceğim!" &lt;i&gt;O eskidendi&lt;/i&gt;, diyor ablam, &lt;i&gt;mührünü kaybetmeden önce düşünecektin onu! &lt;/i&gt;Böyle zamanlarda, kutlu kişiliğime dair diğer kanıtları öne sürmek zorunda kalıyorum: "Bir kere", diyorum, "21 Mart, Nevruz doğumlu olmam rastlantı mı sanıyorsunuz? Ne günün geceye, ne gecenin güne galip gelebildiği, doğanın atâletinden silkinip uyanmağa başladığı bu kutlu günde doğmuş olmam rastlantı mı? Belirgin özelliği liderlik olan Koç burcunun ilk gününde doğmuş olmam da mı mânâsız peki?" Soyadımın da &lt;i&gt;Koç&lt;/i&gt; olmasından, plakası 21 olan Diyarbakır'da doğmuş olmama kadar, daha ufak çaplı bir sürü başka kanıtlar da sıralayabilirim; ama ilk saatine yukarıda gördüğünüz mail inbox'ı ile başladığım şu günde, nübüvvet de, benim gelişimi sabırsızlıkla, kıpır kıpır bekleyen 77 huri de pek bir mânâsız görünüyor gözüme.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1220687675138765022?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1220687675138765022/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/nubuvvet-muhru.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1220687675138765022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1220687675138765022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/nubuvvet-muhru.html' title='nübüvvet mührü'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7581705087883043043</id><published>2009-03-18T15:22:00.007+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:12.317+02:00</updated><title type='text'>behemoth</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3600/3365524418_02b535b19f_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&lt;i&gt;16 Mart'ta, yani Rachel'ın ölümünün 6. yıldönümünde yayınlamam gerekiyordu ama tembelliğimden, işte ancak 2 gün sonra, aceleyle kotarılmış bir yazıyla idare ediyorum...&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;15 &lt;/b&gt;Seninle birlikte yarattığım Bahamut'a bak, sığırlar gibi ot yiyor.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;16 &lt;/b&gt;Bak, ne güç var belinde, karnının kasları ne güçlü!&lt;br /&gt;&lt;b&gt;17 &lt;/b&gt;Kuyruğunu sedir ağacı gibi sallıyor, sımsıkıdır uyluk lifleri.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;18 &lt;/b&gt;Kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibidir.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;19 &lt;/b&gt;Tanrı'nın yapıtları arasında ilk sırayı alır, yalnız yaratıcısı ona kılıçla yaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;20 &lt;/b&gt;Tepeler ürünlerini ona getirir, bütün yabanıl hayvanlar yanında oynaşır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;21 &lt;/b&gt;Hünnap çalıları altında, kamışlarla örtülü bir bataklıkta yatar.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;22 &lt;/b&gt;Hünnaplar onu gölgelerinde saklar, vadideki söğütler kuşatır.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;23 &lt;/b&gt;Irmak coşsa bile o ürkmez, güvenlik içindedir, Şeria Irmağı boğazına dayansa bile.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;24 &lt;/b&gt;Gözleri açıkken kim onu tutabilir, kim kancayla burnunu delebilir?&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;[ Eski Ahit, &lt;i&gt;Eyüp&lt;/i&gt; 40 ]&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;b&gt;Eyüp &lt;/b&gt;elbette Tanrı'ya inanıyor, neredeyse hiç şüphesi yok; ama çevresine baktığında kötülüğe rast geliyor gözleri devamlı, ve nedensiz acılar masumların sırtında, onları eziyor. Kalbi bunu kabullenemiyor Eyüp'ün, tamamen kalbinin mantığına bıraksa kendini, O'nu inkâr etmeye varması gerekecek, ama o Tanrı'nın var olduğunu &lt;i&gt;biliyor&lt;/i&gt;. Peki şimdi ne olacak, bu işin içinden nasıl çıkacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Eyüp'ün kendisiyle doğrudan konuşan Tanrı'sı var; biz ise, işte bu kuru toprak üzerinde, birbirimizle başbaşayız. Tanrısı Eyüp'le konuşuyor ve ona güçlü kuvvetli Bahamut'u örnek gösteriyor. Bahamut güçlü; kemikleri tunç borular, kaburgaları demir çubuklar gibi Bahamut'un, ama işte denizlerin hakimi Leviathan gibi vahşi değil yine de, et değil ot yiyor ve kuyruğunu sedir ağacı gibi sallamakla yetiniyor yalnızca. Bir efsaneye göre dünya zamanını tüketip yolun sonuna geldiğimizde, Leviathan ve Bahamut bir kavgaya tutuşacak, sonunda da birbirlerini öldürecekler. Deniz canavarının güzel ve parlak pulları var sırtında, bunlar hayatta kalmayı başaranlara birer baraka olacak ve barakalarında otururken Bahamut'un lezzetli etini yiyecekler. Ama dünyanın sonuna daha var, ve işte Bahamut kamışların üzerine uzanıp kuyruğunu sallayarak bekliyor henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeria ırmağı cesetler ve feryatlarla Bahamut'un boğazına dek dayanmış durumda şimdi. İsrailoğulları ile birlikte &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3645/3364720377_f42948ed6b_o.jpg" rel="lightbox[rachel]" title="Caterpillar Behemoth, İsrail Ordusunun Filistin evlerini yıkarken, o arada Rachel'ı öldürürken kullanığı buldozerlerden biri"&gt;Eski Ahit'in Bahamut'u da döndü kutsal topraklara&lt;/a&gt; ve bu sefer kemikleri gerçekten tunç borulardan ve kaburgaları gerçekten demir çubuklardan yapılma. Ama artık ot değil, beton ve kanla besleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://schema-root.org/people/political/activists/peace/individuals/rachel_corrie/rachel_corrie.jpeg" rel="lightbox[rachel]" title="Rachel Corrie"&gt;Rachel Corrie&lt;/a&gt;, &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ISM&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(International Solidarity Movement&lt;/span&gt;) gönüllüsü olarak Refah'ta bulunan bir Amerikalıydı. O mahaldeki tek doktor olan Samir Nasrallah'ın evinin İsrail güçlerince yıkılmasını önlemek amacıyla gösteri yaparken, bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;IDF &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;(Israeli "Defence" Force) &lt;/span&gt;buldozeri tarafından iki kere ezilerek öldürüldü &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(16 Mart 2003).&lt;/span&gt; Öldüğünde 24 yaşındaydı. Aşağıda, ölümünden iki gün önce kendisiyle yapılan bir röportaj var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt;&lt;/center&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/O3JI-axaRF4"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/O3JI-axaRF4" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Rachel'ın ölümünden sonra &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Channel 4&lt;/span&gt; tarafından çekilen bir belgesel &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(The Killing Zone) &lt;/span&gt;de, Rachel'ı anmak için olay yerine giden grubun başına gelenleri gösteriyor ve tüm bir mahalleden geriye kalan tek evin (malum doktorun evi) sakinlerini ziyaret ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="425" height="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Fa_WFZyN2l8"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Fa_WFZyN2l8" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="425" height="350"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Edward Said'in konuyla ilişkili bir yazısı: &lt;a href="http://www.zmag.org/Turkey/es_rca.htm"&gt;Rachel Corrie'nin Anlamı&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Rachel'ın Filistin'den ailesine yazdığı mektuplar: &lt;a href="http://www.rachelswords.org/"&gt;Rachel's Words&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&amp;gt;&lt;/b&gt; Caterpillar firmasına karşı: &lt;a href="http://www.catdestroyshomes.org/"&gt;CAT Destroys Homes&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7581705087883043043?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/7581705087883043043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/behemoth.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7581705087883043043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7581705087883043043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/behemoth.html' title='behemoth'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1798473181809351207</id><published>2009-03-15T16:23:00.002+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.012+02:00</updated><title type='text'>terbiyesiz herifler</title><content type='html'>Şuraya tüm renklerden arınmış, tertemiz, bembeyaz &lt;span style="font-size:xx-small;"&gt;[ erkek adam renkli blog yapmaz ]&lt;/span&gt;, gelin gibi blog yapmışız, entel dantel takılıyoruz, &lt;a href="http://duyumsayiklamalar.blogspot.com/2009/03/mimimden-asagi-kemalpasa-bir-geleneksel.html"&gt;adamların derdine&lt;/a&gt; bak. Hadi &lt;a href="http://5posta.com/"&gt;5posta&lt;/a&gt;'nın zaten adında meymenet yok, &lt;a href="http://madafakabasmaz.blogspot.com/"&gt;madafaka&lt;/a&gt; desen ahlâksız derbederin teki, sana ne oluyor &lt;a href="http://duyumsayiklamalar.blogspot.com/"&gt;Vulgar&lt;/a&gt; abi? İnsanlar &lt;a href="http://loverisloser.wordpress.com/2009/02/02/olu-oldu-yangin-yandi-anasini-satayim/"&gt;efendi efendi mimcilik oynarken&lt;/a&gt; benim millî olmam böyle mi olacaktı? Kusura bakmayın, ben oynamıyorum. Aşağıya koyduğum eğlendirirken öğreten videonun ise konuyla hiçbir ilgisi tabii ki yok; &lt;a href="http://brigittedale.blip.tv/"&gt;Brigitte&lt;/a&gt;'in &lt;i&gt;video blogger&lt;/i&gt; olması bir tesadüf yalnızca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed src="http://blip.tv/play/oxHv7WGGjQk" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" height="454" width="570"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1798473181809351207?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1798473181809351207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/terbiyesiz-herifler.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1798473181809351207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1798473181809351207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/03/terbiyesiz-herifler.html' title='terbiyesiz herifler'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4706936119244563419</id><published>2009-02-26T04:22:00.006+02:00</published><updated>2010-05-02T20:21:43.386+03:00</updated><title type='text'>traş olurken yüzümü kestim</title><content type='html'>&lt;i&gt;Yine harikulâde mektuplar yazıp, harikulâde oldukları için yırtıp atmaya başladın&lt;/i&gt;, diyor Ş. bana, ortalığa saçılmış buruşuk kağıtlara ve onların kaynağı küçük deftere bakarak, &lt;i&gt;bundan yıllar önce vazgeçtiğini sanıyordum, neden zulmediyorsun kendine?&lt;/i&gt; Gözleri bir tür şefkatle titriyor bunları söylerken, ama 'harikulâde'leri iyice vurgulamayı da ihmal etmiyor, sırf beni kızdırmak için. Gücünün farkına varmış her kadındaki gaddarlık, işte onda da var.&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dalga geçme, diyorum ona, ne harikulâdeliğinden bahsediyorsun? &lt;i&gt;Benim &lt;/i&gt;yaratmayı hak ettiğimden ileri geçen şeyler bunlar yalnızca, başka zirvelerle karşılaştırsan tepe bile demeyeceğin şeyler. Hak edilmemiş bir övgünün beni ne kadar korkuttuğunu en iyi sen biliyorsun.&lt;i&gt; Kime okutmayı planlıyordun ki onları&lt;/i&gt;, diye soruyor Ş., ve müstehzî, gülümsüyor; benden başka bir onun okuduğu bu kara kaplı deftere geçirilenleri kim görüp de övebilir ki, işte bir tek o, ama ondan övgü beklemeyeceğimi bilir Ş., o halde bir tek kendim kalıyorum geriye. Korktuğum övgünün kaynağının yine kendim olduğumun farkında hanım, o her şeyin hep farkındadır zaten ve bunu unutmama bir an olsun izin vermez. Zekîdir Ş., çok zekî.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki saklamaya çalıştığım yok zaten bunu, ve sinirlendiriyor beni ukalâlığı. Kimseye, diyorum sertçe, ama korkutmuyor onu sertliğim, çünkü zekîdir Ş., çok zekî, ve ondan ne kadar da zayıf olduğumu iyi biliyor. Sinirlenmem daima hoşuna gitmiştir hem. Sinirlenince çabucak kontrolümü yitiriyor ve beni devamlı içine çektiği bu küçük düellolarda asla yapılmaması gereken aceleci hamleler yapıyorum. Zaten meydan okumalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır, yeterli sabra ve hırsa sahip değilim. Ş. ise safi sebat. Ş. safi hırs. Ama diğer hırs sahiplerinin göz koydukları şeylerle ilgilenmeyecek kadar nefret eder bunların ifade ettiklerinden. Zamanımızın başarı addettiği her şeyi elde edebilecek potansiyeli var kesinlikle, ama işte o bunlarla ilgilenmiyor hiç, hani nerdeyse bunların farkında bile değil gibi geliyor bana. Şimdilik bana işkence etmekle eğleniyor; bazen ne zaman bıkacağını merak ediyorum, ama usanmışlığın hiçbir izini göremiyorum yüzünde. Bana işkence ediyor, sinirlendiriyor beni ve ben sinirlendikçe düelloları kazanması da gittikçe kolaylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimseye okutacağım yok, diyorum yeniden. Hafifçe dudak büküp, defterden yırtılırken kıvrım çizgilerindeki üç dikiş yerinden parçalanmış kağıtlardan birini alıp okumaya başlıyor sessizce. Okumayı bitirdi. Suratında ciddi bir ifade var şimdi. &lt;i&gt;Hitap ettiklerin ne zaman umrunda oldu ki senin&lt;/i&gt;, diyor bana, &lt;i&gt;sen hep kendin için yazdın; kendisine yazdıkların hep yazmak için birer bahane oldular yalnızca&lt;/i&gt;. Ş. beni sever, neden bilmiyorum, ama sever. Böyleyken neden beni zorlayıp üzmekten bu kadar zevk alıyor diye düşünüyorum, tanışmamız daha taze sayılabilecekken beni bu kadar iyi tanımasına şaşırırken bir yandan. Ne zaman inkâr ettim ki bunları, diyorum kırık bir sesle: tekrar tekrar söylemenin âlemi nedir allahaşkına? Ciddiyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir endişenin gölgesi yerleşti suratına sanki: &lt;i&gt;Demem o ki&lt;/i&gt;, diyor o da kırık bir sesle [ beni sevdiğini sesinin kırıldığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , &lt;i&gt;hak etmediğin övgülerden çok, hak ettiğin kadarını bile alamayacağından olmasın korkun?&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç dakika sessizce oturuyoruz. Söylenebilecek fazla bir şey yok. Bukowski'nin bir şiiri geliyor aklıma; ne adını, ne de birkaç satırı hariç dizelerini hatırlayabiliyorum ama o yazmamış olsaydı ve ben tamamen yeteneksiz bir yazar olmasaydım, o an yazabileceğim bir şeymiş gibi geliyor bana. Lanet olası Chinaski; düzüştün, arka sokaklarda dövüştün ve yine düzüştün ve yazdın... hem de ne yazmak. Hiçbirini istemiyorum zaten, hepsi senin olsun, ama şimdi, tam şu anda, bu şiirden dolayı kin besliyorum sana. Ş. beni takdir eder, neden bilmiyorum, ama eder. Böyleyken neden beni böyle küçümsüyor bazen diye düşünüyorum, şiirin anımsadığım kadarını zihnimde döndürüp dururken bir yandan. Bir daha Bukowski okumayacağım, diyorum Ş.'ye bakıp. Şaşkın ve şaşkınlıktan memnun bir gülümsemeyle bana bakıyor. &lt;i&gt;O da nereden çıktı şimdi&lt;/i&gt;, diye soruyor, ama hemen ardından &lt;i&gt;yok hayır, cevap verme&lt;/i&gt; diyerek susturuyor beni. Memnuniyeti orada hâlâ, ama daha ziyade bir ciddiyetin pürüzsüzlüğü yerleşti suratına sanki: &lt;i&gt;Merak edip durduğun o soru var ya&lt;/i&gt;, diyor kısık bir sesle [ beni takdir ettiğini sesini alçalttığı bu tür anlardan çıkarıyorum ] , &lt;i&gt;cevabı işte bu anlarda gizli, ama mütevazılık zannettiğin kibrin engelliyor görmeni&lt;/i&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4706936119244563419?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4706936119244563419/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/tras-olurken-yuzumu-kestim.html#comment-form' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4706936119244563419'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4706936119244563419'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/tras-olurken-yuzumu-kestim.html' title='traş olurken yüzümü kestim'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2548969408424362776</id><published>2009-02-16T03:52:00.002+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:12.318+02:00</updated><title type='text'>dedi ki: söylenebilecekleri çoktan tükettik, şimdi sessizce oturup ölümü beklemeli</title><content type='html'>&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2548969408424362776?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2548969408424362776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/dedi-ki-soylenebilecekleri-coktan.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2548969408424362776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2548969408424362776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/dedi-ki-soylenebilecekleri-coktan.html' title='dedi ki: söylenebilecekleri çoktan tükettik, şimdi sessizce oturup ölümü beklemeli'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5664888259184501584</id><published>2009-02-10T10:21:00.282+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:17.480+02:00</updated><title type='text'>flörtöz [ ya da: istanbul'un en başarısız entelektüeli ]</title><content type='html'>Baktım olmuyor, bundan bir iki ay önceydi, evde oturup göbek büyüteceğime gidip bir Beyoğlu sahaflarını dolanayım dedim. Kalktım gittim; zaten ev yakın. Bizim sahaflarımız daha çok piyasa dergilerinin kaçırdığınız sayılarını bulabileceğiniz YaySat bayisi gibi çalıştıklarından, gerçekten eski ve kullanılmış kitaplar yerine (bazıları &lt;i&gt;pristine condition&lt;/i&gt; heveslisidir, ben bilhassa yıpranmışlarını ve üstüne yazılmış olanları severim) en fazla birkaç ay yaşında ıvır zıvırla doludur, o yüzden pek de oyalanacak şey bulamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız, bir dükkânın başında benden biraz daha genç olduğunu tahmin ettiğim şirin mi şirin bir kızcağız duruyordu; sarışındı ve sarışınları hiç tercih etmem, ama flört damarım kabardı yine de:&lt;b&gt; Thomas Mann&lt;/b&gt;'ın şu kitabı, &lt;b&gt;Dekart&lt;/b&gt;'ın bu kitabı var mı'dan, şu yayınevinin kapakları ne kötü de bununkinin editörleri ne dikkatsiz'e uzanan bir dizi soru ve yorumla işe giriştim; elimdeki 15 kitaptan hangilerini satın alacağım konusunda hayatî bir kararsızlık yaşıyormuşum edâsıyla şöyle temiz bir 40 dakikamı da orada geçirmeyi başardım... ama başarım -her zamanki gibi- orada kaldı elbette; kızcağız benim raftan rafa sıçrayan histerimden ve durmaksızın yaptığım küçük alaycı esprilerden ürkmüş görünüyordu. Beceriksizliğime kızıp, söylene söylene çıkıp eve gittim. Yaklaşık 8 ayda bir kabaran flört damarımı da böylelikle ziyan etmiş oldum; diğer ikisini şimdi bile anımsayamıyorum ama aldığım üçüncü kitap &lt;b&gt;André Gide&lt;/b&gt;'den bir denemeler toplamasıydı: &lt;i&gt;Seçme Yazılar&lt;/i&gt;.&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gide'ye sonra geleceğim, ondan da bir iki ay öncesine dönelim: ünlü bir Beyoğlu barının soğuk terasında oturmuş yeni tanıştığım biriyle Fransa üstüne sohbet ediyoruz -flörtsüz-. Orada, hep hissettiğim ama edebiyat tanrılarından çekindiğim için söylemeye cesaret bulamadığım bir şeyi söylemiştim: özellikle Rus edebiyatıyla karşılaştırıldığında Fransız romanının aslında ne kadar da sönük kaldığını. İngilizlerin -tüm snobluklarıyla yerlere göklere sığdıramadıkları- &lt;b&gt;Shakespeare&lt;/b&gt;'lerinin karşısına Fransızlar daima &lt;b&gt;Balzac&lt;/b&gt;'ı, Almanlar &lt;b&gt;Goethe&lt;/b&gt;'yi sürdüler. Shakespeare beni çok ilgilendirmiyor: özellikle aslından okunduğunda dili harikulâdedir, ama komedilerini yavan buluyor, dramalarını ise önyargısızca takdir edemiyorum. Hamlet, Othello... bunlar onlarca arkadaşınızdan methini duyduğunuz, sağda solda yorumlarını okuduğunuz ve bütün bu bilgi yükünün nihayet seyrettiğinizde kendi fikrinizin oluşmasına engel olduğu, hakkında ne hissetmeniz gerektiğini bilemediğiniz sinema "şaheserleri" gibi benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Efkâr&lt;/b&gt;: Arapça &lt;i&gt;fikr'&lt;/i&gt;in çoğulu, "&lt;i&gt;fikirler&lt;/i&gt;" --bunu bilince "efkârlı" ne güzel, ne açıklayıcı, ne zarif bir kelimedir... Goethe efkâr insanıdır. İki mânâda da: Goethe hem fikirlerin insanıdır, hem de bu fikirlerin zorunlu olarak yarattığı acının (&lt;i&gt;Faust &lt;/i&gt;ve &lt;i&gt;Genç Werther&lt;/i&gt;). Balzac ise hayata dair gösterişsiz bir kavrayışın yazarıdır. &lt;i&gt;Goriot&lt;/i&gt; da, &lt;i&gt;&lt;strike&gt;Bovary&lt;/strike&gt; Grandet&lt;/i&gt; de güzel kitaplar, ama Balzac, eserlerinin tümüne tek bir isim (&lt;i&gt;La Comedié Humanie&lt;/i&gt;, "İnsanlık Komedyası") vermekte haklıydı: külliyâtının belli bir yekûnünü okumadıkça nitel büyüklüğünü anlayamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar iyi hoş, ama &lt;b&gt;Dostoyevski&lt;/b&gt;'nin karşısında, &lt;b&gt;Gogol &lt;/b&gt;ve &lt;b&gt;Tolstoy&lt;/b&gt;'un, &lt;b&gt;Puşkin&lt;/b&gt;'in karşısında solgunluktan kurtulamıyorlar. &lt;a href="http://www.languagehat.com/"&gt;Languagehat&lt;/a&gt; olacak, bir dilbilim/etimoloji sitesindeki bir okuyucu yorumunda karşılaşmıştım; okulunun bir profesörü ona şöyle demiş:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"English is for talking, Russian... is for philosophy"&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İngilizce konuşmak içindir, Rusça... felsefe için&lt;/i&gt;&lt;/blockquote&gt;Ne filoloji ne felsefî birikim açısından bir geçerliliği olduğunu sanmıyorum, ama imâ ettiği hisse katılmadan da edemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gide'ye geri dönelim. Bütün bunları şunun için anlattım: Gide'nin denemelerinden biri "On Fransız Romanı" adını taşıyor. Bir gazete ona en çok beğendiği on Fransız romanını sormuş, o ise "Fransa'nın üstünlüğü bence romanda değildir" diyor, ve çoğuna katıldığım tespitlerle, zorlanarak da olsa 10 romanlık listeyi tamamlıyor. Saydığı kitaplar hakkında tek tek konuşmak isterdim (özellikle &lt;b&gt;Choderlos de Laclos&lt;/b&gt;'un &lt;i&gt;Tehlikeli İlişkiler&lt;/i&gt;'i hakkında), ama o da başka zamana kalsın. Zaten aynı yazıda 5'ten fazla yazar adı geçmesi bende entelektüel anksiyete yapıyor, bunda 11 tane var, beni de düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Hamiş:&lt;/b&gt; Entelektüel anksiyete deyince bir anım aklıma geldi: Istanbul Modern'de &lt;b&gt;Beckett &lt;/b&gt;(etti 12) filmleri gösterimi olmuştu bir ara. Hemen hepsine bir arkadaşımla beraber gittik, ama kısa olmalarına rağmen hiçbirinin sonunu göremedim çünkü 10. dakikada uyuyakalıyordum. Sonuncusundan çıktığımızda arkadaşıma "Istanbul'un en başarısız entelektüeli benim herhalde" demiştim, o da "öyle düşünme, öyle entelektüelsin ki uyumak için bile Beckett filmine gidiyorsun diye düşün" diye cevaplamıştı. Demokrasilerde çareler tükenmez, derler.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.scribd.com/doc/12060127/Andre-Gide-10-Fransz-Roman" style="margin: 12px auto 6px; display: block; font-family: Helvetica,Arial,Sans-serif; font-size-adjust: none; font-size: 14px; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal; text-decoration: underline;" title="View André Gide - 10 Fransız Romanı on Scribd"&gt;André Gide - 10 Fransız Romanı&lt;/a&gt; &lt;object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,0,0" id="doc_718641589420587" name="doc_718641589420587" width="100%" align="middle" height="500"&gt;  &lt;param name="movie" value="http://d.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=12060127&amp;amp;access_key=key-1cwyhbv1u8sisfwrrgq1&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1&amp;amp;viewMode=list"&gt;&lt;param name="quality" value="high"&gt;&lt;param name="play" value="true"&gt;&lt;param name="loop" value="true"&gt;&lt;param name="scale" value="showall"&gt;&lt;param name="wmode" value="opaque"&gt;&lt;param name="devicefont" value="false"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#ffffff"&gt;&lt;param name="menu" value="true"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;param name="salign" value=""&gt;&lt;param name="mode" value="list"&gt;&lt;embed src="http://d.scribd.com/ScribdViewer.swf?document_id=12060127&amp;amp;access_key=key-1cwyhbv1u8sisfwrrgq1&amp;amp;page=1&amp;amp;version=1&amp;amp;viewMode=list" quality="high" pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" play="true" loop="true" scale="showall" wmode="opaque" devicefont="false" bgcolor="#ffffff" name="doc_718641589420587_object" menu="true" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" salign="" type="application/x-shockwave-flash" mode="list" width="100%" align="middle" height="500"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div   style="margin: 6px auto 3px; display: block; font-size-adjust: none; font-stretch: normal; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; line-height: normal;font-family:Helvetica,Arial,Sans-serif;font-size:12px;"&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;a href="http://www.scribd.com/upload" style="text-decoration: underline;"&gt;Publish at Scribd&lt;/a&gt; or &lt;a href="http://www.scribd.com/browse" style="text-decoration: underline;"&gt;explore&lt;/a&gt; others:            &lt;a href="http://www.scribd.com/browse/eBooks/?style=text-decoration%3A+underline%3B"&gt;eBooks&lt;/a&gt;           &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5664888259184501584?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/5664888259184501584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5664888259184501584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5664888259184501584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2009/02/flortoz-ya-da-istanbulun-en-basarsz.html' title='flörtöz [ ya da: istanbul&apos;un en başarısız entelektüeli ]'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8861283348873486653</id><published>2008-12-22T01:18:00.003+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:58.094+02:00</updated><title type='text'>özür</title><content type='html'>Aslında yazacak çok şey birikti. Başka bloglarda cevap vermek istediğim birçok yazı yazıldı, başımdan bir şeyler geçti, aklıma bir şeyler uğradı... ama okul sınavları en az iki-üç hafta sürecek bir sessizliğe mahkum ediyor beni. Yine de son günlerin gözde konusu, &lt;a href="http://www.ozurdiliyoruz.com/"&gt;Ermeniler'den özür dileme kampanyası&lt;/a&gt; hakkında bir iki satır karalamazsam sonra çok geç olacak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmzaya açılan metin oldukça kısa tutulmuş ve "soykırım" kelimesine yer verilmemiş; herkesin üzerinde uzlaşabileceği kadar temel argümanlara inilmeye uğraşıldığı belli. Buna rağmen özellikle metnin son cümlesi üzerinde, yani &lt;i&gt;özür dilemek&lt;/i&gt; hususunda bir tartışma koptu ki, bence haklı ve yararlı bir kavgadır. Sözün kısası şu: ben de, aslen &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/makale/3097.htm"&gt;Murat Belge&lt;/a&gt; gibi düşünüyor, özür dileme kısmına karşı çıkmama rağmen bunu günün sonunda bir ayrıntı olarak kabul ediyor, metni destekliyorum. Sözün uzunu ise şu...&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şunu söylemeli: &lt;i&gt;"Ermenilere hiçbir şey yapılmadı"&lt;/i&gt;dan &lt;i&gt;"Ermenilere bir şeyler yapıldı ama onlar da bize yaptı"&lt;/i&gt;ya, oradan &lt;i&gt;"Yeterli veri yok, ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz"&lt;/i&gt;a uzanan savunu çeşitlemeleri ciddiye alınacak şeyler değil. Yazılan onca kitaba, söylenen milyonlarca ağız dolusu lâfa rağmen bir bilgi boşluğu olduğu doğru; Katliam'ı konu edinen birçok kitabın giriş yazısı buna dair tarihçi sızlanmalarından mürekkeptir; ama bu daha çok, olana kesin bir isim koyma, tüm ayrıntılara hâkim olma hususundaki bir zorluktur, yoksa olan şey genel hatlarıyla, sabit: o zamanlar iktidarda olan &lt;b&gt;İttihatçı hareket&lt;/b&gt;, özellikle &lt;b&gt;Talât Paşa&lt;/b&gt;'nın emrinde ve gözetiminde, Anadolu'nun her köşesinden (sadece Doğu'dan değil) Ermenileri, &lt;i&gt;sırf Ermeni oldukları için&lt;/i&gt;, topraklarından sürmüş, dolaylı ve dolaysız yollardan çoğunun ölümüne yol açmıştır. Sayı belli değil. En az 600.000 olduğuna dair belirsiz bir uzlaşma var gibi ama şu aşamada bunu tartışmak mânâsız. Olan, kelimenin çıplak anlamıyla bir &lt;i&gt;soykırım&lt;/i&gt;dır. Çıplak anlamıyla: yani ortada bir &lt;i&gt;soy&lt;/i&gt;, ve onları &lt;i&gt;kırma &lt;/i&gt;girişimi var; ama hepinizin bildiği gibi bu kelime (&lt;i&gt;genocide&lt;/i&gt;) çok yeni bir kelimedir (1948) ve böyle &lt;i&gt;verbatim &lt;/i&gt;kullanılmanın çok ötesinde, ağır hukukî ve sosyal kavgalarla dolu bir kamburu taşır sırtında. Şimdi tartışmayacağım o kamburdan dolayı, gündelik yaşamımda bu olayı betimlerken kullanmaktan hiç imtina etmediğim bu terimin, siyasal alanda kullanılmasını tasvip etmiyorum. Metinde de bu terim kullanılmadığına göre sorun yok. Sorun, başta da dediğim gibi "özür" dilenmesinde. Tek tek şimdiye dek ileri sürülen argümanlara girmeyeceğim; &lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/2008/12/17/ozur"&gt;Mutlak Töz'de Kaçakkova güzel bir derleme yapıyor&lt;/a&gt; zaten, oraya başvurabilirsiniz. Daha fazla da uzatmadan şunları diyeyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel olarak işlemediğiniz bir suç için, işleyenlerin kendisiyle yahut bu suçun işlendiği topraklarla bir bağınız olmasından dolayı (hatta böyle bir bağ olmamasına rağmen) kendinizi suçlu hissetmeniz ve özür dilemeniz, bence yüksek bir ahlâktır. Herkesin her şeyden, herkesten sorumlu olduğuna dair Dostoyevskivâri bu Hristiyan ahlâkını ben de paylaşıyorum; &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;amp;ArticleID=912950&amp;amp;Yazar=NURAY%20MERT&amp;amp;Date=17.12.2008&amp;amp;CategoryID=98"&gt;Nuray Mert&lt;/a&gt; kadar romantizmden âri bir insan da değilim: kendimi bu topraklara ve insanlarına bağlı hissediyorum; onlara bu denli kızmam ve eleştirmem de büyük oranda bundandır. Bu doğrultuda, kişisel olarak söz konusu olaydan üzüntü duyuyor ve utanıyorum; özür dilemek de bunun doğal bir uzantısı benim için. Ama bu tür bir ahlâk kişiseldir: Bunu insanlara dayatamam; kendim uymaya çalışırım, ama uymadığı için kimseyi de suçlayamam; bunu yapmam, zaten bu ahlâkın iç yapısıyla uyumsuz bir edim olur. Entelektüeller burada "efendim, biz de zaten kendi adımıza konuşuyoruz" diyemez. Böyle büyük yankılar uyandıracağı, tepki çekip tartışma yaratacağı belli olan, herkesin imzasına açılan bir eylemde bunu demeniz, kendinizi kandırmak olur. Türkiye toplumu ASALA cinayetlerine dek bu konuyu hiç duymamış, ondan sonra da nasıl bir yalan propaganda makinesi olduğunu bildiğimiz resmî tarih yazıcılığının sıkı baskısı altında "öğrenmiş" bir toplum. Bu insanlara ilk dediğiniz şey &lt;i&gt;"senin deden bir Naziydi ve bu yüzden özür dilemelisin" &lt;/i&gt;olursa, karşılaşacağınız tepkiden şikayete de hakkınız olmaz. Bu yalnızca bu konuyla sınırlı olmayan, entelektüellerle (özellikle sol eğilimli olanlarla) "avam" arasındaki iletişim bozukluklarının altında sık sık gördüğümüz bir dil sorunu bence --ama onu sonra konuşmak dumundayız.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8861283348873486653?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/8861283348873486653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/12/zr.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8861283348873486653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8861283348873486653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/12/zr.html' title='özür'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2626338236482496128</id><published>2008-11-24T09:54:00.001+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:17.481+02:00</updated><title type='text'>yâ kebikeç</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3195/3054870375_e5b9772fba_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El yazmaları asırlarında mushafların ilk sayfasına &lt;i&gt;"Yâ Kebikeç!"&lt;/i&gt; yazılır, büyük ihtimal Hint mitolojisinden buralara gelme bu esrarengiz kitap kurtları şeyhine/cinine eseri koruması için bir nevi yakarılırmış. Şeyhlerine saygılarından, yahut eğer bir cin ise bu muhterem, ondan korkularından, kurtçuklar bu kitaplara yanaşmazmış -ha, tabi bir de bu nidâ zehirli mürekkeple yazıldığından olacak. Kaç yıldır, okuduğum kitapların altını çizip duruyor ya da nereye kaldırıp koyduğumu zinhar hatırlayamadığım küçük defterlere not düşüp duruyor olmaktan yorulmuş, bu işi dijital çağa yetiştirmeli diyordum. Ex-Libris ismini alacaktım ilkin ama çoktan kapılmış, ben de &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/"&gt;Kebikeç&lt;/a&gt; ismiyle &lt;a href="http://www.tumblr.com/"&gt;Tumblr&lt;/a&gt;'a yerleştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://kebikec.tumblr.com/"&gt;Kebikeç: okuduklarımdan alıntılar ve sair şeyler deposu&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2626338236482496128?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2626338236482496128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/y-kebike.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2626338236482496128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2626338236482496128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/y-kebike.html' title='yâ kebikeç'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2645768764386986116</id><published>2008-11-10T16:00:00.010+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:58.095+02:00</updated><title type='text'>atatürk'ü öldürmek</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/3018460201/" title="Mustafa by farukahmet, on Flickr"&gt;&lt;img alt="Mustafa" height="364" src="http://farm4.static.flickr.com/3112/3181710390_5987f86e2a_o.jpg" width="570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;' Tarih 'i neyin ilerlettiği kadim bir tartışmadır. Hep beraber, durdurmayı bırak yönünü değiştirmeğe bile gücümüzün ermediği, ne yavaşlatmağa ne hızlandırmağa gelir bir deterministik akıntı içinde mi sürükleniyoruz, yoksa tek tek kişilerin, o arada büyük liderlerin, peygamberlerin, fikir-insanlarının da şekil verebildikleri bir şey midir bu gidiş? İrade var mıdır, yoksa her şey kaderden mi mürekkep? Marx, mealen &lt;i&gt;"tarihte ne olduysa, öyle olmak zorunda olduğu için öyle olmuştur"&lt;/i&gt; demiş zamanında. Kitlelerin dünyayı değiştirebileceği inancının sembolü bir adam için garip gelebilir kulağa; ama sonuçta onun için Devrim, er-geç gerçekleşecek olan, kaçınılmaz bir şeydi; ama bugün ama yarın --bu anlamda kaderciydi diyebiliriz belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk'e ve benzerlerine bakınca ise ben, büyük insanların etkilerinin kaderle açıklanamayacak kadar belirgin olduğunu&lt;span style="color: black;"&gt; ¹&lt;/span&gt; düşünmekten kendimi alamıyorum; ama onların da şöyle bir 'kader'i var sanırım:&lt;span id="fullpost"&gt; Birer fani olarak ölüp gidiyor ve bağlamını çoğunlukla kaybettiğimiz sözleri ve davranışlarıyla başbaşa bırakıyorlar bizi. Gözlerimizi yummadıkça görmekten kaçamayacağımız, çevresinden dolanmadıkça yol alamayacağımız büyüklüğe erişen bu insanlar istemesek de içinde yaşadığımız dar odaların orta yerinde kocaman birer sandık gibi duruyorlar. Tüm söylediklerimizi bu sandıkların içindekiler belirliyor bir anlamda. Delillerimizi orada arıyor, ayağımız takılınca onlara küfrediyoruz; bir fikre aracılık mı yaptıkları, yoksa kendi başlarına bir kutsallığı mı barındırdıkları unutulan tüm putlar gibi, parçalanmaları elzem, parçalanmaları kaçınılmaz. Bu, klasik anlamıyla 'din'leri aşan, metafizik içinde yüzenlerimizce de, ondan en arınmışlarımızca da paylaşılan bir ortak insanlık niteliği; bir fikrin &lt;i&gt;biz &lt;/i&gt;öyle düşündüğümüz için yeterince değerli olamayacağı kanısında olduğumuzdan mütemadiyen onlardan destek/kanıt aramamıza yol açan bir korkaklık ve acziyet refleksi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;"Aslında"&lt;/i&gt;, bu refleksin daima kilit kelimesidir. Din reformcularının, geleneksel dinlerinin hatalarının farkına uyandıklarında ve durumu düzeltmek istediklerinde ilk kullandıkları kelime budur: Muhammed &lt;span style="color: black;"&gt;²&lt;/span&gt; &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; o denilenleri söylememiş, İsa &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; bir kilise kurmamıştır, işte kanıtları tam da onun sandığının içindedir. Devrimciler, geleneksel ideolojilerinin hatalarını görüp düzeltmek istediklerinde hemen koşup bu kelimeye sarılırlar: Marx &lt;i&gt;aslında &lt;/i&gt;zaten totaliterlikten değil, demokrasinin en saf halinden yanadır, işte kanıtları sandığının içinde duruyor --yalnızca biraz daha yakından bakmalısınız, hayır daha yakından, daha da, daha, daha. Bugün bizler de hiç kullanmadığımız kadar çok kullanıyoruz artık bu kelimeyi. Atatürk'ün &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; ne kadar da otoriter olduğunu, &lt;i&gt;aslında &lt;/i&gt;ağlayan, zaafları olan bir insan olduğunu, &lt;i&gt;aslında&lt;/i&gt; bize anlatılan hata eylemez robot olmadığını konuşuyoruz; hepimiz değil, ama giderek daha çoğumuz. Zor zamanlarda yaşamış, büyük işler başarmış, büyük hatalar yapmış biriydi Atatürk. Onu olduğu haliyle, nasıl biriydi ise öyle tanımamızı istemeyen, ona &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Papal_infallibility"&gt;Katolik Kilisesi'nin Papa'ya atfettiği türden bir yanılmazlık&lt;/a&gt; atfederek bizden uzak, yukarılarda bir yere alıp götüren Kemalistlerin aksine ben, belli ki endişe ve üzüntüyle şu sözleri sarf edebilen Mustafa Kemal'i severim &lt;span style="color: black;"&gt;³&lt;/span&gt; :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir &lt;i&gt;dictature&lt;/i&gt; manzarasıdır [...] Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihte o suretle geçmek istemiyorum&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Mısırlı akademisyen &lt;i&gt;Nasr Hamid ebu Zeyd&lt;/i&gt;, kendi hayat hikayesini anlatırken &lt;strike&gt;Enver Sedat&lt;/strike&gt; &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Cemal_Abd%C3%BCl_Nas%C4%B1r"&gt;Cemal Abdul Nasır&lt;/a&gt; hakkında şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Halklar muhtemelen ancak, şayet sembolleştirdikleri figürleri belirli bir noktada yıkma gücünü bulabilirlerse özgürleşebilirler. Nasır da böyle bir sembol figür idi. Mısır halkı onu seviyordu. Ama halkların hayatında da bireylerin hayatında olduğu gibi belirli anlar vardır ki babanın egemenliğinden kurtulmak gerekir -Freud buna babayı öldürmek der. Nasır’ın karizması onu Mısır halkının baba figürü haline getirmişti. Halkın özgürleşmek için onu öldürmesi gerekiyordu. Yargılanmasının sonucu önemli değildi. Önemli olan, bir egemenin yargı önünde hesap vermesiydi. &lt;span style="font-size: x-small;"&gt;[ İslâm'la bir Yaşam, s.42, İletişim yay. ]&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Biz de babamız &lt;strike&gt;Mustafa Kemal'i&lt;/strike&gt; Atatürk'ü, bu &lt;i&gt;parıltılı ve trajik lideri, Türkiye gibi toplumlarda yüz yılda bir yetişen bu büyük kabiliyeti,&lt;/i&gt;&lt;span style="color: black;"&gt; ³&lt;/span&gt; artık öldürmek zorundayız; bir insan olarak onu yaşatabilmek için tek şansımız bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;&lt;i&gt;Notlar:&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;1&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Deterministik tarih düşüncesi aslen illâ ki bunu reddeden bir şey olmak durumunda değildir. Büyük kişiliklerin büyük olmalarının da diğer tüm akışları belirleyen büyük zorunluluğun bir sonucu olduğunu söyleyebilir ve böylece bu olgu tutarsızlık yaratmaz. Bunun farkındayım, ama o tartışmanın burası yeri olmadığından girmiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;2&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Kemalistlerimiz "Mustafa", dindarlarımız "Muhammed" diye bu insanlara yalnızca ilk isimleriyle hitap edilmesinden rahatsızlık duyuyor, bir saygısızlık olarak alıyorlar. Hakkı Devrim yazmıştı, Türk halkı çok sevdiklerine böyle hitap etmeyi sever diye, nasıl Sezen Aksu'ya sevgisinden herkes "Sezen" diyorsa...gibi. Benim ki de böyle bir sevgi ve samimiyet ilanı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: black; font-size: x-small;"&gt;3&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt; Sevan Nişanyan, &lt;i&gt;Yanlış Cumhuriyet&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2645768764386986116?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2645768764386986116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/atatrk-ldrmek.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2645768764386986116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2645768764386986116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/atatrk-ldrmek.html' title='atatürk&apos;ü öldürmek'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3692583767846495564</id><published>2008-11-08T22:02:00.001+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.585+02:00</updated><title type='text'>il maestro</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm2.static.flickr.com/1046/1442256197_ea7cd53cce.jpg" rel="lightbox[ennio]" title="Ennio Morricone, by Hugo Mulder"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3221/3013784136_505f089d68_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;© &lt;a href="http://www.hugomulder.com/"&gt;Hugo Mulder&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3275/3010958877_09f90ec49f_o.jpg" rel="lightbox[ennio]" title="Ennio Morricone"&gt;Ennio Morricone&lt;/a&gt;, Sergio Leone'nin efsanevî &lt;i&gt;Once Upon a Time in America&lt;/i&gt;'sının müziğini, filmin devamlı ertelenmesinin de yardımıyla çekimler başlamadan çok önce bitirmiş. Leone filmin çekimleri sırasında arkaplanda devamlı müziği çalar, oyuncuların filmin duygusunu yakalamalarını böyle sağlarmış. Ne film ne de müzik uzmanı sayılırım, ama bildiklerim dahilinde şunu düşünürüm: Ennio Morricone'ninki kadar bir filmi ele geçiren, duygusunu tamamlayan, sezgisini betimleyen bir müzik yoktur. &lt;i&gt;Once Upon a Time in America&lt;/i&gt;'yı tadan herkes bunu rahatça kabullenecektir gibi gelir bana. Kendisi de şöyle demiş bir seferinde:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;The best film music should reveal something which cannot be seen or told, which should illustrate what a film does not express. [ &lt;i&gt;En iyi film müziği, görülemeyen veya dillendirilemeyen birşeyleri açığa çıkarmalı, bir filmin ifade etmediklerini betimlemelidir&lt;/i&gt; ]&lt;/blockquote&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;20. yy'ın belki en ünlü, kesinlikle en çalışkan film müziği bestecisidir kendisi: &lt;a href="http://www.discogs.com/artist/Ennio+Morricone"&gt;500'ün üzerinde&lt;/a&gt; (yazıyla: &lt;i&gt;beş yüz&lt;/i&gt;) filmin müziği ona ait. &lt;i&gt;Bertolucci&lt;/i&gt;'den &lt;i&gt;De Palma&lt;/i&gt;'ya, &lt;i&gt;Polanski&lt;/i&gt;'den &lt;i&gt;Giuseppe Tornatore&lt;/i&gt;'ye kadar onlarca değişik yönetmenle, yüzlerce farklı tarz filmde çalışmış olan Morricone, geçtiğimiz Ekim'in 10'unda 80 yaşına bastı; 9 yaşında trompete başladığına göre, 71 yıllık bir müzik yaşamı demektir. &lt;i&gt;BBC 4 Radyosu&lt;/i&gt;, bu günün anısına il maestro'yu İtalya'daki evinde ziyaret etmiş, &lt;i&gt;Goldfrapp&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Chris Rea&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Nitin Sawhney&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Anne Billson&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Andrew Paresi&lt;/i&gt; ile yaptıkları kısa konuşmaları bu röportajla birleştirip "&lt;a href="http://www.bbc.co.uk/radio4/arts/pip/5o5wo/"&gt;The Morricone Affair&lt;/a&gt;" adında küçük bir saygı programı hazırlamış. &lt;a href="http://www.bbc.co.uk/radio4/arts/pip/5o5wo/"&gt;BBC'nin sitesinde&lt;/a&gt; programın 11 gün sonra yayından kalkacağı yazıyor; o yüzden kaybolmasın diye kaydedip Rapidshare'a yükledim. Şuradan indirebilirsiniz:&lt;br /&gt;  &lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://rapidshare.com/files/161899713/BBC_4_Radio__-__The_Morricone_Affair.mp3"&gt;BBC 4 Radio: The Morricone Affair - a tribute to Ennio Morricone.mp3&lt;/a&gt; (yaklaşık 30dk. ve 25mb)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj'da dendiği gibi: &lt;i&gt;The guy is a priceless piece of humanity&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda muhteşem &lt;i&gt;Arena Concerto&lt;/i&gt; DVD'sinden alınma &lt;i&gt;Ecstasy of Gold&lt;/i&gt; var. &lt;i&gt;İyi, Kötü ve Çirkin&lt;/i&gt; filminin soundtrack'inden gelen bu parça ayrıca, &lt;i&gt;Ride the Lightning&lt;/i&gt; zamanlarından beri ('84) Metallica'nın tüm konserlerinin de açılış müziği:&lt;br /&gt;&lt;object width="569" height="427"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=677104&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1"&gt;&lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=677104&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="569" height="427"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://vimeo.com/677104"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3692583767846495564?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/3692583767846495564/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/hugo-mulder-ennio-morricone-sergio.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3692583767846495564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3692583767846495564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/hugo-mulder-ennio-morricone-sergio.html' title='il maestro'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8030917712665536021</id><published>2008-11-07T13:20:00.003+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.586+02:00</updated><title type='text'>barışa doğru savaşmak</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3220/3010351908_a536f40bc0_m.jpg" /&gt; &lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3165/3009520307_b5af5e5081_m.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birikim çevresi yazarlarından şair ve yazar Roni Margulies'in dün akşamki &lt;a href="http://www.yuzlesmedernegi.org/"&gt;Yüzleşme Sohbeti&lt;/a&gt;'nden aklımda kalanlar (sözler birebir değil, anımsadığım kadarıyla aktarıyorum) :&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kürtler istedikleri şeyi &lt;i&gt;barış içinde birlikte yaşamak&lt;/i&gt; olarak gösteriyor gibi. Durum bu olmasaydı, bir sosyalist olarak savunacağım şey Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı olurdu, devletse devlet, özerklikse özerklik, ne istiyorlarsa; ama madem istedikleri bu, ben de barış içinde birlikteliği savunuyorum &lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;İki tarafın da savaşı kazanamayacağını hissetmeye başladığı anlarda çatışmalar hız kesmez, aksine kızışır. Son olayları biraz da buna bağlayabiliriz. Kürt Sorunu'nda hiç olmadığımız kadar çözüme yaklaştığımızı düşünüyorum.&lt;/blockquote&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;blockquote&gt;Kürt meselesini CHP veya benzeri bir devlet partisinin çözme ihtimali asla olmaz. AKP bu soruna çözüm getirmeye tek aday; çünkü AKP egemen sınıfın partisidir ve kültürel farklardan dolayı zaman zaman ortaya çıkar gibi görünen arızî sürtüşmeler dışında TÜSİAD'ın sözünden dışarı çıkmasına imkan yoktur. TÜSİAD da, hem de uzun zamandır, bu meselenin çözülmesini istiyor. Neden? Basit. Van'a gidin meselâ, muhteşem bir doğası, belki büyük bir turizm potansiyeli var, ama tek bir yatırım yapılmamış -bu tüm doğu illeri için geçerli. Burjuvazi için böyle kaynakların kullanılamıyor oluşu katlanılır şey değildir.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye burjuvazisi, bizim solcularımızın genellikle iddia ettiği gibi kıro, komprador falan değildir. Sabancı, büyük yabancı şirketlerle ortak iş kurduğunda eşit şartlarda, %50-%50'ye kuruyor. Peki öyleyse TÜSİAD şimdiye dek neden bu işi çözemedi? Temelde iki neden var: Birincisi, klasik Marksist teoriyi altüst eden, buranın özgünlüğünden kaynaklanan, askerin kendi başına bir egemen bir sınıf olması, ordunun zengin egemen sınıfın emrinde olmaması. İkincisi, yıllardır TÜSİAD'ın dediklerini yerine getirecek güce sahip bir iktidar partisinin başa gelememesi, hep zayıf koalisyon hükümetlerince yönetilmemiz. Erdoğan, egemenlerin yıllardır arayıp da bulamadığı adamdır. Türkiyede Kemalizm'in oynadığı belirleyici rol aktörleri devamlı garip kıvırmalar yapmak, ertelemek, saf değiştirmek zorunda bırakıyor; ama eninde sonunda TÜSİAD'ın dediği olacaktır.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye'de askeriyenin bu denli başat olabilmesinin nedenlerinden biri de Türk ordusunun savaşan bir ordu olmasıdır. Kürt meselesinin çözülmesinin kilit taşı, dolayısıyla, sivilleşmedir. Ordu da, giderek prestij ve kuvvet kaybediyor. Son yıllarda her olayda rezil olduklarını, insanların artık onları dinlememeye başladıklarını görüyoruz.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Bu tür durumlarda &lt;i&gt;silahlarını bırakmadan onlarla masaya oturmayız&lt;/i&gt; çok saçma, anlamsız bir laftır. Kimse barış gerçekleşmeden elindeki kozları bırakmaz. Ayrıca PKK'ya silah bırakma çağrısı yapmak Türk entelektüellerinin işi değildir; herkesin görevi önce kendi devletine baskı yapmak, ona söz söylemek.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Aslına bakarsanız Türk devletinin zaten PKK ile masada olduğunu söyleyebiliriz. Öcalan yaklaşık 8 yıldır İmralı'da hapis; ve devlet ve özellikle askerî erkandan kimselerle görüşmediğini düşünmek saflık olur.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye'de milliyetçiliğin denildiği gibi yükseldiğini düşünmüyorum. Evlere bayraklar Beşiktaş'ta, Kadıköy'de, Nişantaşı'nda asılıyor; Yenibosna'ya gidin, bayrak filan göremezsiniz. Bütün bu ölümlere, saldırılara rağmen, ülkücülerin organize ettiği ufak şiddet organizasyonlarını ve ordunun, Ergenekon'un organize ettiği Cumhuriyet Mitingleri'ni saymazsak, Türkiye'de hâlâ kitlesel Kürt karşıtı olayların, çatışmaların çıkmadığını görüyoruz; elbette CHP, MHP ve diğer faşizan gruplar da var bu ülkede, ama genel olarak Türkiye halkının sağduyusuna ben güveniyorum. Artık bir şehit cenazesinde acılı anne çıkıp "devlet sağolsun demiyorum" diyebiliyor. Bunu on yıl önce hayal bile edebilir miydik?&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Çok güzel bir şey oldu: bugün hiç olmadığı kadar açık seçik saflaşmaların olduğu bir dönemdeyiz. O kadar çok turnusol kağıdı serildi ki önümüze, artık şunları rahatça söyleyebiliyoruz: Türban yasağına karşı olmayan solcu olamaz. Genelkurmay'a karşı çıkmayan solcu olamaz. Seçilmiş oldukları için -sevmesek bile- askere ve yargıya karşı AKP'yi savunmayan solcu olamaz.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;MHP başarısız bir faşist parti. Faşizm, aslen muhalif bir harekettir; çünkü fakir insanların içgüdülerine hitap etmeye uğraşır. Bankalara, büyük şirketlere saldırdıklarını, kapitalizm karşıtı eylemlere giriştiklerini görürsünüz; ama MHP her zaman devleti savunan bir parti oldu, başarısızlığı da bundan, halka hitap edememesindendir.&lt;/blockquote&gt;Bir katılımcı (sanıyorum üniversite yahut lise hocasıydı) söz alıp, AKP'nin Kürt meselesinde yaptığı bir iki olumlu çıkış olsa da, Ermeni soykırımı, 6-7 Eylül olayları gibi "hatıralar"la hesaplaşma, bunlarla yüzleşme yönünde hiçbir adım atmadığı, özellikle son olaylarda Erdoğan'ın çok devletçi çıkışlarda bulunduğu vs.. itirazında bulundu. Burada ben söz alıp şunları söyledim kabaca :&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Haklısınız, ama bence fazla ilkesel düşünüyorsunuz. İnsanlar konular hakkındaki fikirlerini genelde ilkelere göre değil pratik nedenlere göre belirler. Ermeni meselesi gibi "lüks" sayılabilecek konularda hiçbir şey yapmasa bile, AKP Kürt meselesi hakkında adım atabilir; ilkesel olarak bunun yandaşı olduğundan değil, mecbur olduğundan. &lt;i&gt;Devlet'in kutsallığı&lt;/i&gt;, Osmanlı İmparatorluğu'na beslenen mitik sevgiyi de düşünürsek, "İslamcı" kesimde zaten popüler bir tema. Kuvvetle sanıyorum ki onlarda hakim olan his, devletin kötü olduğu değil, yanlış ellerde bulunduğu. Kemalistler olmasa Kürtlerle hiçbir sorunun kalmayacağını, her şeyin Ordu'nun başının altından çıktığını çok dinledim onlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişisel bir hikaye anlatayım: Bizim köyümüz Samsun'da, eski bir Rum köyüdür. Orada oturduğumuz ev eski bir Rum evi, her şey Rumlardan kalma. Annem babam bizim bir şeyi anlamamamızı istediklerinde aralarında Rumca konuşurlardı. Geçen yaz oraya giderken arabada annemler ve akrabalarım Ermeniler ve Rumlar hakkında olumsuz laflar ettiler. Onlara dedim ki: &lt;i&gt;"Rumların evinde oturuyorsunuz, onların dillerini konuşuyor, onlardan öğrendiğiniz yemekleri yapıp tarlayı onlardan öğrendiğiniz şekilde sürüyorsunuz, sonra da bunları söylüyorsunuz. Dağdan gelmiş bağdakini kovmuşsunuz, bir de konuşuyorsunuz"&lt;/i&gt;. Tepkileri "Haklısın aslında" gibi bir şey oldu. Bir CHP'liyi buna ikna edemezsiniz, ama Anadolu'daki insanlar durumun zaten farkında. Ortaokulda, lisede öğrendikleri uyduruk resmî tarihin ve propagandanın etkisiyle milliyetçi laflar edebiliyorlar ama ikna edilmeleri çok zor değil, doğru dili kullandığınız zaman. Zaten CHP'lileri ve Kürtleri saymadık mı geriye kalan şey AKP! Biz "Türk halkı" derken aslında mecburen AKP'liler hakkında konuşuyoruz.&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8030917712665536021?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/8030917712665536021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/bara-doru-savamak.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8030917712665536021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8030917712665536021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/bara-doru-savamak.html' title='barışa doğru savaşmak'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm4.static.flickr.com/3220/3010351908_a536f40bc0_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3362858733828626690</id><published>2008-11-05T14:21:00.003+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.587+02:00</updated><title type='text'>they don't call it the white house because of the paint job</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3016/2546673450_288d8cf8d0.jpg?v=0" rel="lightbox[obama]" title="Obama / Abraham Lincoln"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3270/3004538083_0e2ee973da_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;&amp;gt; &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/deliciousblur/2828310048/"&gt;Flickr&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Obama kazandı. Çok köklü değişiklikler bekleyecek kadar saf değilim, ama &lt;a href="http://www.housemd-guide.com/season1/117rolemodel.php"&gt;House&lt;/a&gt;'un bir bölümde sarf ettiği -başlıkta görünen- cümleyi ve &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Bradley_effect"&gt;Bradley etkisi&lt;/a&gt;ni boşa çıkarabilen, babası müslüman, derisi kara, adı Hüseyin olan bu çelimsiz adamı başkan seçebilen Amerika halkına ve demokrasisine, her şeye rağmen, hayranlık besliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama'nın kuvvetli bir hatip olduğunu duyuyordum; ama &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/world/video/2008/nov/05/uselections2008-johnmccain"&gt;McCain&lt;/a&gt;'in seçim sonrası konuşması &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/world/video/2008/nov/05/speech-full"&gt;Obama&lt;/a&gt;'nınkinden çok daha beliğ ve samimi geldi kulağıma... tabi bunun pek önemi yok, her şeyin bir tiyatro olduğunu görmek kolay; yine de üslûba ve demokratik teamüllere gösterilen bu özeni önemsemeden edemiyorum. Obama 'kurucu babalar'ın yolunu takip etmekten, onların rüyalarını gerçekleştirmekten bahsetti. Yukarıya astığım Obama/Abraham Lincoln posterlerine &lt;a href="http://www.obamaartreport.com/"&gt;ve benzerlerine&lt;/a&gt; de çok rastlanıyor, demek ki seçim propagandasının sacayaklarından biriydi bu kurucu liberal değerlere yapılan vurgu. İki aday arasındaki en belirgin ayrım olan bu vurgunun ne kadar fark yaratacağını hep beraber göreceğiz. Gençlerin ve sanatçıların Obama'ya destekleri de muazzamdı bu seçimde; o kadar ki, konuşmasında internet ahalisinin çabalarına değinmedi diye Silikon Vadisi'nin dedikodu gazetesi &lt;a href="http://valleywag.com/5076752/obama-gives-no-shout+out-to-webhead-supporters"&gt;&lt;i&gt;Valleywag&lt;/i&gt; sitem bile etti&lt;/a&gt;. Obama'yı &lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3292/3002577336_b31918d3cc.jpg?v=0" rel="lightbox[obama]" title="Obamaman"&gt;Superman&lt;/a&gt; olarak resmetmeye kadar varan bu ümit dolu beklentilerin korkulduğu kadar naif çıkmayacağını umalım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3362858733828626690?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/3362858733828626690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/they-dont-call-it-white-house-because.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3362858733828626690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3362858733828626690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/11/they-dont-call-it-white-house-because.html' title='they don&apos;t call it the white house because of the paint job'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-786860844003130880</id><published>2008-11-03T17:31:00.004+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:17.483+02:00</updated><title type='text'>tattarrattat *</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3152/3006708318_dffdbde9b0_o.jpg" rel="lightbox[daktilo]" title="Silverette II"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3142/2999794520_bc90dc4afc_o_d.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk, Dostoyevski'nin opus magnum'u &lt;a href="http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=UQKVEKQFWK0KTX7BU08L"&gt;Karamazov Kardeşler&lt;/a&gt; için şöyle yazmış: "[bu kitabı okuyunca...]&lt;i&gt; insan, okumanın verebileceği en büyük armağanı alır: Kendi hayat deneyimimizin de insanoğlunun deneyiminin bir parçası olduğunu derinden hissetmek&lt;/i&gt;". Dostoyevski bu işte tabii, diğer herkesten her zaman daha başarılı oldu; bana kalsa, Bertrand Russell'ın hocası &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Alfred_North_Whitehead"&gt;Whitehead&lt;/a&gt;'in Eflatun hakkında söyledikleri ("Tüm Batı felsefe tarihi Eflatun'a düşülen notlardan ibarettir"), edebiyat alanında da onun için geçerlidir. Ama Fyodor bir yana, tüm edebiyatın tılsımı da, herhalde en çok burada yatar: birini okursunuz, ve anlattığı hakikat sizin de hakikatinizdir; parçaların yerine oturup mânâ kazandığına, zihninizin birden aydınlığa kavuştuğuna yemin edebilirsiniz sanki. Belki içiniz yeni bir kavrayışla dolar, belki de [u]mutlandırıcı bir insan sevgisi keşfediverirsiniz bir köşenizde. Geçer. Bu hislerle başbaşa yalnızlığınız size bir müşfiklik, mistik bir müşfiklik bahşediyor; ama gerçek hayattaki gerçek insanların ka[la]balığı suratınızı betona çalar. Nedir bu? Umutsuzluk? Eski bir arkadaşıma şöyle yazmışım zamanında:&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;" Bir şey anlatırsın. Karanlık, kasvetli bir betimlemedir; ama duruma bakıp, cümlelerin solgunluğuna, karamsarlığa da düşebilirsin, bunları düzeltmenin heyecanına kapılıp iyimserlikle de dolabilirsin. Deriz ki: 'her zaman umut vardır'. Bu gülümseyen bir cümle gibi yankılanabilir kulağında; halbuki daima bir umudun var olması, kötücül durumların her daim var olmasındandır aynı zamanda. Durum fena olmasa 'umut var' demezdik. 'Durum iyi', derdik. Ama buna rağmen 'umut var' demek bir yaşam istencidir ve iyidir işte. Hem buna mecburuz; çünkü &lt;i&gt;bir ihtimal daha var...&lt;/i&gt; "&lt;/blockquote&gt;Yine de bu i&lt;span style="font-family:inherit;"&gt;ş... insanlarla cenkleşmek, onlarla mesafeni ayarlamak, öyle bir kere kararına varılıp yolundan şaşılmayan bir düzene sahip,&lt;/span&gt; kolay bir iş değil. Gelgitlerle süren, seni mütemadiyen tutarsız olmağa mecbur bırakan lanetli bir iş. Şu ünlü, sonradan &lt;a href="http://aynasilgisi.blogspot.com/2008/06/freudun-kirpisi.html"&gt;Freud&lt;/a&gt;'un da kullandığı, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Hedgehog%27s_dilemma"&gt;Schopenhauer'ın kirpi hikayesi&lt;/a&gt; :&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”&lt;/blockquote&gt;Yukarıdaki fotoğrafta görünen daktilo, bana babamdan kalan, tüm ortaokul ve lise hayatımın yadigârı bir alet. Ailemin yanındaki son birkaç yılı bana ait, kimsenin gelip gitmediği bir çatı katında geçirdim. Kimseyle birarada durmaktan fazla hazla hazzetmeyen biri olduğum için (hele o zamanlar), bir nimetti o ev bana. Okumak ve boş duvarlarda hayal kurmaktan ayırabildiğim tüm vaktimi bu makineyle harcadım. Bir tür bağımlılıktı benim için; kimseyi yanımda istemiyor ama sessizlikten de ürküyordum. Daktilo sesi bunu gideriyordu bir nebze. Ailemi son ziyarete gidişimde tozlu bir dolapta arayıp buldum tekrar, evime getirdim. Aslında tüm anlatacağım da bu 'haber'di, bu kadardı ya, nerelere daldık... O zamanlar o sese olan bu bağımlılığın (sonraları, uyurken bile müzik ya da televizyonu açık bırakma ihtiyacına da dönüşmüştü) ne anlama geldiğinin, dahası, bir anlamı olup olmadığının farkında değildim elbet. Bir zaman önce, Ulus Baker'i kaybedişimizin ardından onun yazılarını aralarında paylaşan &lt;a href="http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,253,0,0,1,0"&gt;Körotonomedya&lt;/a&gt; grubunda alttaki yazıya denk gelmiştim. En başta bahsettiğim o aydınlanma, mutluluk anlarından birini daha yaşatmıştı bana. Bu anlar gittikçe (utanmasam "yaşlandıkça" diyeceğim) azalıyor insanın hayatında, o yüzden daha da değerli oluyor gün geçtikçe:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;"Meşgul etmek için kullanılan söze antropolog Bronislav Malinowski'nin taktığı bir ad var: "conative speech"... Kimi meşgul etmek? İşin o tarafı biraz muamma... İki ihtiyar düşünün... karanlıkta evlerine doğru yürümek zorundalar... herbiri diğerinin yanında olduğunu her an hissetmek istiyor... o halde, "konuşuyorlar"... içeriği hiç de önemli olmayan mesajlar bunlar... sadece diğerinin orada olup olmadığını teyit etmek üzere... "conative speech" bence bugünkü medyanın esasıdır, yani özüdür... öyle bir ortamda sessizlik herhalde en katlanılmaz, en korkutucu durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hallerde akuzmatik ses herhalde en kurtarıcı durum, yani dünyanın ve doğanın "normal" varlığını hatırlattığı en uç hal olmalı, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkel topluluklardaki, masum ve hissetmeye dayalı bu söz medyada, diğerinin varlığını teyit eder, özünü korur dersek biraz fazla masum kaçmıyor mu? tvkolikler, tv ışığı ya da sesi olmadan yapamayanlar teyit etmekten tayin etmeye kaymıyor mu? Bana ne (birinin, kişisel derdi sandığı şeye herkesin sahip olması) tv'de 'diğeri'nin orada olup olmadığını teyit etmekten. Bu durum olsa olsa ekran karşısındakinin orada olup olamadığını tayin etmek olur. Bilinçli tv izleyicileri var mı? ya da bilinçli gazete okuyucuları? Biri "ben varım" der diye hayır diyemiyorum. Bilinçsiz bir şeyin karşısında, bilinçsizliğini bu kadar dayatan ve yidiren (?) bu 17 inch karşısında ne bilinci? Herhaldesi fazla, sessizlik en katlanıl(a)maz, en korkutucu durumun ta kendisi. Sessizliği sorgulamaksa daha vahim; sebebi dışarının sessizliği mi, yoksa kişinin sessizliği mi? ya da kişinin kendi sesini bile duymasına izin vermeyen uğultu mu? Hepsinin bir anda olduğunu hissetmeye çalışın. Hepsinin bir anda olduğunu kabul edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman şu tuşların a_ritmik sesleri, gözünüz ekrandayken bile kurtarıcı mı olur? Elleri, tuşlara vurur. Gözleri ekrandadır. Ses(ini) duyar. Varlığının hatırlatıldığını hisseder. En uç'tadır. ve bu ona batar.."&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-size:small;"&gt;&lt;b&gt;*&lt;/b&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:x-small;"&gt;Tattarrattat, Oxford İngilizce sözlüğündeki en uzun palindromik kelime. James Joyce, Ulysses romanında kapı çalınması sesi için uydurmuş bunu. Uyduran Joyce olunca, Oxford da sözlüğe almakta bir beis görmemiş olacak.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-786860844003130880?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/786860844003130880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/tattarrattat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/786860844003130880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/786860844003130880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/tattarrattat.html' title='tattarrattat *'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-9146375115639214266</id><published>2008-10-31T23:29:00.008+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:17.484+02:00</updated><title type='text'>bir yıl daha geçti</title><content type='html'>Wittgenstein, &lt;a href="http://www.sadikyalsizucanlar.net/denemeler/bir-imkan-olarak-yalnizlik.html" target="_blank"&gt;&lt;i&gt;"kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür"&lt;/i&gt;&lt;/a&gt; dermiş. Cesetlerimiz farklı kıyılarına vuruyor olabilir, ama hepimiz aynı bok ummânında yüzerken ne özgünlüğü, Ludwig? Daha faydasızını, ama daha doğrusunu &lt;a href="http://incil.info/kitap/Vaiz/1" target="_blank"&gt;Davud oğlu Vaiz&lt;/a&gt; zikretmişti Zebur'da: &lt;i&gt;"Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok"&lt;/i&gt; demişti. &lt;i&gt;Nihil novum sub sole&lt;/i&gt;, diye ikrâr etmişti &lt;a href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=nihil+novum+sub+sole" target="_blank"&gt;Rosenmüller&lt;/a&gt;. Buradayım ve yalan söylediğim yok; ama her dillendirdiğimi söylenmiş buluyorum önceden, ve gittiğim her yer çoktan başkalarının ayaklarınca çiğnenmiş, gördüğüm her şeye bir diğerince nazar edilmiş... sen hangi özgünlükten bahsediyordun, Ludwig? Bu kadim çürümüşlükten kaçmaktır diye, yalnızlık ve karanlığa sığınıyor insan, ama:&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön, insanda onlara karşı bir ihtiyaç yaratıyor. Fakat insan başkalarını bırakıp gidiyorsa sırf kendi kendine de katlanabileceğinden değil bu; hayır, hayır! Bunun mistik tarafı şu: her şey insana uzaklardan uğuldar, oysa yakınındadır çok. İnsan bir sonsuzluğun içindedir. Herhalde Tanrı bu işte! Kendi kendisi olmak, bir bütünün parçası olarak.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:x-small;"&gt;[&lt;b&gt; Knut Hamsun,&lt;/b&gt; Son Mutluluk ]&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Consolatio&lt;/i&gt;'sunda diyor ki Boethius: &lt;i&gt;“...içine düştüğüm bu felâketi kat kat artıran neden, birçoklarının meselenin özüne göre değil de, onun rastlantısal sonucuna göre yargıda bulunmaları ve sadece şansın onayını alan şeylerin iyi olacağını düşünmeleri oldu.”&lt;/i&gt; İşte hislerimin bir kısmını açıklayan bir söz. Gözlerini yuvarlarından fırlatacak kadar sıkı gerilmiş bir sicim alnında, kalın bir sopa mütemadiyen karnında, ölene değin dövülmeden önce, beklediği hücresinde Boethius'u teselli eden şey Stoacılar ve Epikürcülerce elbisesi yırtılmış olsa da kendine içkin asalet ve azâmetini hâlâ koruyan o kadın, Felsefe olmuştu; benim tek dostum da uzaklardan uğuldayan &lt;a href="http://passiveapathetic.blogspot.com/2008/10/horror-of-void.html" target="_blank"&gt;bu sonsuzluk hissi&lt;/a&gt; işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl daha geçti. Hiçbir şey eskisi gibi değil; lâkin, hiçbir şey de değişmedi. Bir sonsuzluk içindeyiz, ki neyi değiştirsek, neyi bıraksak aynı, geriye kalanların sayısı yine, hep, daimâ, sonsuz. Sanki sonsuzluk, sayılamayacak kadar çok devinim sayesinde halkedilen bir boşluk; bir yüce Atâlet: sayılamayacak kadar çok devinim yüzünden kaçınılmaz hale gelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle yüce ki, Küfr'e düşmemek elde değil.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-9146375115639214266?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/9146375115639214266/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/bir-yl-daha-geti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/9146375115639214266'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/9146375115639214266'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/bir-yl-daha-geti.html' title='bir yıl daha geçti'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-6959046095241165834</id><published>2008-10-24T21:48:00.006+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.013+02:00</updated><title type='text'>müjde: blogger da yasak</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.sansuresansur.com/poster/1/b/3.jpg" rel="lightbox[sansur]" title="©Ahmet Onur Söğütlüoğlu, sansuresansur.com"&gt;&lt;center&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3225/2970127438_2f9f1c6b02_o.jpg" /&gt;&lt;/center&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Resim: &lt;a href="http://www.sansuresansur.com/" target="_blank"&gt;Sansür'e Sansür&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yalnızca benim sitenin yasaklandığını zannedip anlık bir gurur yaşadım ama meğer Blogger tümden kapatılmış. Bu sefer, Adnan Abi'nin bizi alıştırdığı gibi Fatih bilmemkaçıncı Ceza Mahkemesi'nce değil, Diyarbakır bilmemkaçıncı Ceza Mahkemesi'nce verilmiş karar; o yüzden Adnan mı kapattırdı, başka biri mi, niye, bunlar belli değil henüz. Yazacak kelâm, yapılacak yorum da kalmadı bu konuda ya, sırf RSS beslemesi çalışıyor mu, blogları Google Reader'dan takip etmeye devam edebilecek miyiz diye kontrol etmek için yayınlıyorum bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ecevit'e yazarkasa fırlatan zât-ı muhterem gibi, gidip Tayyip'e CRT monitör filan mı atsak?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-6959046095241165834?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/6959046095241165834/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/mjde-blogger-da-yasak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6959046095241165834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6959046095241165834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/mjde-blogger-da-yasak.html' title='müjde: blogger da yasak'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8301386655567167477</id><published>2008-10-21T02:28:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.593+02:00</updated><title type='text'>aptallar için kapitalizm</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3052/2960238054_047107ee48_o.jpg" title="Capitalism rocks, man" rel="lightbox[capitalism01]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3066/2959398135_2dc113e6d8_o.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Malum ekonomik kriz sonunda kendini iyice gösterince, aklıma bu yılın başlarında &lt;a href="http://www.rethinkingmarxism.org/"&gt;ReThinking Marxism&lt;/a&gt;'de rastladığım bir &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rick Wolff&lt;/span&gt; yazısı geldi, onu bulup bir daha okudum. Wolff, Massachusetts Üniversitesi'nde ekonomi profesörü ve &lt;a href="http://rethinkingmarxism.org/cms/node/1115"&gt;yazısında&lt;/a&gt;, en bilineni 1929'daki &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Büyük Bunalım&lt;/span&gt; olmak üzere nadiren denemeyecek kadar sıklıkla çeşitli krizlere giren Kapitalizm'e karşı yalnızca Refah Devleti önerileri getirebilen solculara çatıyor. Batmaktan kurtarmak ve piyasalara biraz güven aşılamak amacıyla tehlike içindeki bankaların irice parçalarını devlet zimmetine geçirerek bu şirketlerin kefilliğine soyunan (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bail-out&lt;/span&gt;) Amerikan hükümetini "sosyalizm yapmak"la suçlamak ve hâlâ, asıl sorunun devletin piyasaya olan müdahaleleri olduğunu, tek yolun "tamamen bağımsız sermaye piyasası" olduğunu (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;neo-liberalizm&lt;/span&gt;) savunmak gibi küstah gariplikleri her gazetede boy boy okuduğumuz (&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&amp;amp;ArticleID=901100&amp;amp;Date=30.09.2008"&gt;meselâ...&lt;/a&gt;) bu günler için yararlı bir yazı sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Vimeo'da aşağıdaki videoyu buldum.&lt;span id="fullpost"&gt; Bağrı açık gömleğinin sivri uçlarına ve zaman zaman fazla Amerikalılaşan vurgulu anlatım tarzına takılmazsanız güzel bir &lt;span style="font-style: italic;"&gt;capitalism-for-dummies &lt;/span&gt;monologu:&lt;br /&gt;&lt;object width="569" height="427"&gt; &lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt; &lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt; &lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=1962208&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1"&gt; &lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=1962208&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="569" height="427"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&gt; &lt;a href="http://vimeo.com/?pg=embed&amp;amp;sec=1962208"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&gt; Rick Wolff: &lt;a href="http://rethinkingmarxism.org/cms/node/1115"&gt;"Neoliberal Globalization is not the Problem"&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&gt; Alper Akalın: &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&amp;amp;ArticleID=901100&amp;amp;Date=30.09.2008"&gt;"Marx yine haklı mı çıktı?"&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8301386655567167477?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/8301386655567167477/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/aptallar-iin-kapitalizm.html#comment-form' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8301386655567167477'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8301386655567167477'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/aptallar-iin-kapitalizm.html' title='aptallar için kapitalizm'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-2700518709467146043</id><published>2008-10-20T01:20:00.003+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.594+02:00</updated><title type='text'>pek yakında</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3165/2955435597_f8f3010d15_b.jpg" title="Qualia... work in progress" rel="lightbox[qualia]"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3199/2955512909_eaedce4f14_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&gt; &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/2955436039/" target="_blank"&gt;Flickr&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-2700518709467146043?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/2700518709467146043/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/pek-yaknda.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2700518709467146043'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/2700518709467146043'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/10/pek-yaknda.html' title='pek yakında'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4493224360784713793</id><published>2008-09-26T01:53:00.008+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:58.096+02:00</updated><title type='text'>abie nathan</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3023/2888877368_8bb994be1a_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:80%;"&gt;Resim: &lt;a href="http://banksy.co.uk/"&gt;Banksy&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Üzerinden tam bir ay geçmiş ama ben ancak biraz önce &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;amp;ArticleID=899560&amp;amp;Yazar=AY%DEE%20KARABAT&amp;amp;Date=26.09.2008&amp;amp;CategoryID=100"&gt;Ayşe Karabat'ın yazı arşivi&lt;/a&gt;ne göz atarken haberdar oldum ve ne hissedeceğimi bilemedim: Efsanevî barış aktivisti &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Abie_Nathan"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: italic;"&gt;Abie Nathan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; 81 yaşında Tel Aviv'de vefat etmiş. &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Nathan&lt;/span&gt; eşine az rastlanacak derecede diğerkam, cesur ve renkli bir adamdı; bir kez Filistin tarafında, bir kez de İsrail tarafında tutuklanmasına neden olan tek kişilik uçuşundan, Hollandalılardan bulduğu bir gemiyi &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;John Lennon&lt;/span&gt;'ın da yardımıyla koca bir kaçak radyo istasyonuna çevirmesine kadar anlatılacak çok hikayesi olan harikulâde bir herif. Ayşe Karabat'ın bunların küçük bir özetini sunduğu yazısını aşağıya alıyorum, ondan iyi anlatabilecek değilim ne olsa. '93'te Oslo süreci başlamış, Nathan da bir yandan durmaksızın Beatles şarkıları çalan gemiyi uluslararası sularda batırmıştı: Görüşmelerin barışçıl bir çözümün başlangıcı olduğu gibi, o zamanlar çoğu kişinin kapıldığı bir naif düşüncenin esrikliğindeydi. &lt;span class="Apple-style-span" style="font-style: italic;"&gt;"Nobel Barış Ödülü verilmeliydi bu adama"&lt;/span&gt; derdim ama, görüşmelerden bir yıl sonra koftiden barışçı &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Şimon Peres&lt;/span&gt;-&lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;İzhak Rabin&lt;/span&gt; ikilisi ile müsterih ve yoz &lt;span class="Apple-style-span" style="font-weight: bold;"&gt;Yaser Arafat&lt;/span&gt; arasında bölüştürülen bir ödül onu ne denli hakederdi, emin değilim.&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Göz, en çok laciverdi görüyorsa; burun, baharat kokularının arasından sıyrılabilen yasemini ayırt ediyorsa; gönül de her türlü belaya ve derde rağmen neşeli, küstah ama yine de cana yakın olabilen başka gönüllerle tokuşup duruyorsa; ruhlar da biraz korsansa hiç şüphesiz insan ‘Akdeniz’de bir yerlerdedir’.&lt;br /&gt;Kimileri zamanla Akdeniz’in önemini yitirdiğini öne sürse de, insanlık tarihinde ‘dönüşüm’ denilebilecek ne varsa büyük çoğunluğu Akdeniz’den çıkmıştır. Günün birinde iletişim olanaklarının gelişmesinin de katkısıyla insanlığın ceberut devletleri alt edebileceğinin ve barışın illa ki, kendi yolunu bulanacağının ilk belirtileri de burada yaşanmıştır. Düşünsenize, Doğu Akdeniz’deki devletlerin birbirinin gırtlağına çöktüğü, hiçbir iktidarın diğerine güvenmediği, savaş ve işgallerin sürdüğü bir dönemde, 1973’te barıştan söz etmenin hainlik sayıldığı günlerde bir gemicik, Akdeniz’in uluslararası sularında yıllar sürecek İbranice, Arapça ve İngilizce korsan yayınına John Lenon’un ‘Give peace a chance’ (barışa bir şans verin) şarkısını çalarak başlayıverdi. Zaten sponsorlardan biri de Lennon’du. Bu korsan radyo 30 milyon dinleyiciye ulaşmayı başardı. 1973’deki Yom Kipur savaşında Akdeniz’deki savaş gemilerine mümkün olduğu kadar çok yaklaşıp, askerlere ‘barış’ mesajları veren gemicik bu hafta ölen tam bir Akdeniz korsanı Abie Natan tarafından idare ediliyordu.&lt;br /&gt;Natan’ın korsan barış radyosunu Akdeniz’in dalgalarına bırakabilmesi çok kolay olmamıştı. Gemiyi Hollandalı barışseverler bağışlamıştı ama radyo yayınları için ekipmanı sağlamak epey bir uğraştı.&lt;br /&gt;Ama Natan zaten kolay bir hayatı değil korsanlığı seçeli çok olmuştu. 1927’de İran’da Yahudi bir ailede doğup, Cizvit papazlarınca Hindistan’da eğitilen Natan, Britanya Hava Kuvvetleri’nde pilotluk yaptı. İsrail kurulurken de pilotluk yapan ama gördüklerinden çok memnun olmayıp bir lokanta açmayı seçen Natan’ın böylesi bir geçmişle Akdeniz’de korsanlık dışında bir iş tutması şaşırtıcı olurdu zaten.&lt;br /&gt;Bazı İsrailliler onu delilikle, işe yaramazlıkla ve hatta ihanetle suçluyor. İsrail’in en çok ihtiyaç duyduğu işlerden birini, savaş pilotluğunu yapabilecekken, barış gibi ‘lüzumsuz’ bir işle uğraşmasına kızıyorlar. Henüz Mısır ile İsrail arasındaki son savaş ve ‘soğuk barış’ imzalanmadan önce, ‘Barış 1’ adlı tek motorlu uçağıyla Mısır’a uçması, Natan’ın delili-&lt;br /&gt;ğini ispatlayan önemli bulgulardan biri. Mısır’a inince tutuklanan, ülkesine yollanınca yine tutuklanan Natan ise korsanlığı hiç bırakmadı. Mısırlı çocuklar içi topladığı oyuncak ve çikolatalarla dolu gemisiyle Süveyş Kanalı’nı geçti, FKÖ üyeleriyle görüştü ve bunun için cezalar aldı, açlık grevleri yaptı.  Yalnızca Ortadoğu’nun değil, dünyanın da dertleriyle ilgilendi.&lt;br /&gt;Barış radyosu, Ortadoğu’da ‘erken sevinç’ yaratan birinci Oslo anlaşmasından sonra miadını doldurduğu sanıldığından reklam alamaz oldu. Lacivert sulara, yasemin kokusuna ve korsan ruhlara barış geldiği zannedildiği için ‘Akdeniz’de bir yerlerden yayın yapan’ sloganını kullanan korsan radyo, Natan tarafından yine Akdeniz’de bir yerlerde batırıldı.&lt;br /&gt;Şimdi bütün umutsuzluğa rağmen gemi fikri yine gündemde. Akdeniz’de değişim, öyle göz açıp kapayıncaya dek olmuyor ne yazık ki! Akdeniz’in laciverdini görmek istemeyen kalbi körler, yasemin kokusunun alamayan burnu büyükler, gönüllerin tokuşmasından haz etmeyen camdan beyinler yönetiyor çünkü bu diyarı. Yine de korsan ruhlar şarkı söylemeye devam ettikçe barış bir gün gelecek.&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ayşe Karabat&lt;/b&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4493224360784713793?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4493224360784713793/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/abie-nathan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4493224360784713793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4493224360784713793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/abie-nathan.html' title='abie nathan'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-6467301534899794609</id><published>2008-09-12T12:51:00.004+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.598+02:00</updated><title type='text'>on iki eylül</title><content type='html'>&lt;div style="background:black;text-align:justify;padding:50px;"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3068/2850798354_161db8e9fd_o.jpg"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Anlatılanlara göre, Bodrum'daki bir eğlence mekanında gazeteciler merhum &lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Zeki Müren&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;'in etrafını sarmışlar günün birinde ve sormuşlar: "Efendim, size &lt;/span&gt;&lt;i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Bodrum'un Paşası&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt; diyorlar, ne diyorsunuz?". Zeki Müren arkasına hafifçe dönerek birkaç masa geride oturan &lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;Kenan Evren&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-size: small;"&gt;'e baktıktan sonra "Bizim halkımız ibne diyemediğine paşa der" deyivermiş. Kendisini ayıplıyor, Türkiye'yi çok karanlık günlerden çekip kurtarmaktan başka, bize ölümsüz yağlıboya tablolar da bahşetmiş bulunan Kenan Paşa'mızın önünde saygıyla eğiliyorum. Allah ömrünü uzun kılsın, fırçasına bereket versin netekim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-6467301534899794609?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/6467301534899794609/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/on-iki-eyll.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6467301534899794609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6467301534899794609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/09/on-iki-eyll.html' title='on iki eylül'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-6177830545321356505</id><published>2008-08-04T14:45:00.005+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:22.258+02:00</updated><title type='text'>wherever i may roam</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3261/2731892908_0fb2f5c335_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Evliyâ Çelebi, kendisi anlatıyor, bir gün rüyada Ah-ı Çelebi Camisi'nde görür kendini ve derhal içeri nur yüzlü insanlar doluşur. Topluluğu hayranlıkla seyreden Evliyâ, yanındaki zâta bunların kim olduğunu sorduğunda ön taraftakilerin bütün peygamberlerin ruhları, hemen onların arkasındakilerin evliyalar olduğunu, mihrabın sağında Ebubekir ve Ömer'in, solunda da Osman ve Ali'nin durduğunu... öğrenir &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(herkesin oraya nasıl sığdığını söylemiyor)&lt;/span&gt;. Bütün bu İslamî kırmızı halı geçişinden sonra nihayet kapıdan içeri Muhammed de girer ve cemaat hep beraber namaz kılar. Namazdan sonra kendisine takdim edilen Çelebi, peygamberin "heybetinden şaşırarak" &lt;span style="font-style: italic;"&gt;şefaat yâ Resulallah&lt;/span&gt; diyecek yerde &lt;span style="font-style: italic;"&gt;seyahat yâ Resulallah&lt;/span&gt; deyiverir. Dediğine göre Evliyâ'nın gezginlik serüveni bu dil sürçmesiyle başlar; gerisi malumunuz.&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalarıma pek peygamber girmez, &lt;a href="http://www.biyolokum.com/2008/07/18/ovropasyon-cokomastique/"&gt;birileri gibi&lt;/a&gt; "Ver elini İspanya &lt;span style="font-style: italic;"&gt;-ve dahi komşusu Avrupa ülkeleri-&lt;/span&gt;" diyecek şansım da yok, ama biz de naçizane bir geziye çıkıyoruz yarın itibariyle. İlk menzil, yukarıda bir tanesinin fotoğrafını gördüğünüz Artvin köyleri. Ardından, İzmir'den başlayıp Konya düzlükleri üzerinden Hatay'a varan, sonra da daha yavaş bir hızla Akdeniz kıyı şeridini takip ederek geri dönen bir araba gezimiz olacak C. ve Y. ile beraber. Onun ardından da &lt;a href="http://tarihokuma.blogspot.com/"&gt;tarih grubumuzla&lt;/a&gt; birlikte yine Hatay üzerinden Şam ve Halep'e uzanan bir Suriye ziyaretimiz olacak &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(-miz,-muz diye yazıyorum ki zengin görünsün)&lt;/span&gt;. Böyle olunca bir iki ay yokum, blog mlog yazamayacağım. Dönüşte değerli gözlemlerimi paylaşır mıyım onu da bilmiyorum. Bunları da zaten laf olsun, blog biraz dolu görünsün diye yazdım. Siz o arada ağır konulardan uzak durun, şirinlik muskası &lt;a href="http://brigittedale.blip.tv/"&gt;Brigitte&lt;/a&gt;'i seyredin &lt;span style="color: rgb(192, 192, 192);"&gt;(ama güzel olduğu için değil tabi, "içinde iyi yazılar olduğu için" seyredeceksiniz, başka türlüsü siyaseten yanlış olur)&lt;/span&gt;, &lt;a href="http://korkunccc.blogspot.com/"&gt;Hüdai&lt;/a&gt;'nin maceralarını okuyun ya da &lt;a href="http://www.bunalti.com/?p=11037"&gt;Metallica'nın Istanbul konseri&lt;/a&gt; kayıtlarını indirip dinleyin... yapın bir şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar pek moda. Ben de eksik kalmayayım, tatilde yanıma alacaklarımı listeleyeyim, yazı da bitsin:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kitap:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ağrı'nın Derinliği, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ece Temelkuran&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İki Yakın Halk, İki Uzak Komşu, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hrant Dink&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;My Soul is a Woman, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Annemarie Schimmel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mystery of Numbers, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Annemarie Schimmel&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzünün Lanetlileri, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Frantz Fanon&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Müzik:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Metallica Istanbul Konseri&lt;br /&gt;Daughter Darling - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sweet Shadows&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Oceansize - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Frames&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eluvium - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Copia&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Beth Orton - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Central Reservation&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Guapo - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Elixirs&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Low - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Drums and Guns&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mono - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;You Are There&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Motorpsycho - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Let Them Eat Cake&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Black Hole / Black Canvas&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Susanna and the Magical Orchestra - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;hepsi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Shining - &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Grindstone&lt;/span&gt; vs..&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-6177830545321356505?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/6177830545321356505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/08/wherever-i-may-roam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6177830545321356505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6177830545321356505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/08/wherever-i-may-roam.html' title='wherever i may roam'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7345179095851174512</id><published>2008-07-30T13:45:00.007+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.015+02:00</updated><title type='text'>laik ateist agnostik aczmendi müsveddeleri</title><content type='html'>Yorum yazacaktım ama hiç gerek yok, vazgeçtim:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Güngören'de gerçekleştirilen terör eyleminde 17 insan hayatını kaybetti, 150 kişi yaralandı. 70 milyon insanın yüreğine ateş düştü, inanıyorum ki Türkiye'nin her tarafında insanlar bu dehşet verici olay karşısında kahroldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"70 milyon" diyoruz, 70 milyonun hepsi değil; bunun istisnaları var. İstisnalar tabii ki azdır. Belki yedi bin, belki 70 bin. İsterseniz bunları sıralayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaları da var! İstanbul'un göbeğinde, Ali Sami Yen'de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye'nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören'de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar. Ve elbette sorumsuz gazete ve televizyonların boy boy yayınladığı kanlı ceset görüntüleri. Bu, kan tutmasının insana vahşeti teşhir ettirmesidir!&lt;br /&gt;Burası sözün bittiği yerdir. Bu ülkede hiç kimse, hiçbir merci, sözü bitiren bu saygısız, bu umursamaz, bu artık hissizleşmiş insanlara bir şey diyemiyor. Hepimize yazıklar olsun!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-Ali Bulaç, Zaman&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7345179095851174512?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/7345179095851174512/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/laik-ateist-agnostik-aczmendi.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7345179095851174512'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7345179095851174512'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/laik-ateist-agnostik-aczmendi.html' title='laik ateist agnostik aczmendi müsveddeleri'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-6809552524254328076</id><published>2008-07-23T22:05:00.010+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:32.426+02:00</updated><title type='text'>mecburî romantizm</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3098/2696666952_b88ef370ff_o.jpg" rel="lightbox[mum]" title="Cif, temizler parlatır"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3164/2696666790_540639c946_o.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Birer birer intihar eden banyo aydınlatma spotlarımızın sonuncusu da geçen hafta civarı bir supernova ihtişamıyla patlayarak ruhunu teslim etti. Y., banyodan taşıp koridora da uzanmaya başlayan rutubetin hallettiğini düşünüyor lambayı. Şimdi oraya buraya yerleştirdiğimiz mumların ışığında duş alıyoruz (ayrı zamanlarda!); bir tür mecburî romantizm yani. Aksi gibi duş perdesi de kırmızı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-6809552524254328076?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/6809552524254328076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/mecbur-romantizm.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6809552524254328076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/6809552524254328076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/mecbur-romantizm.html' title='mecburî romantizm'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4882022500345942814</id><published>2008-07-13T14:51:00.017+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.016+02:00</updated><title type='text'>ergenekon'dan bi bok anlamadık mı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3290/2664261616_58234da946.jpg?v=0" rel="lightbox[bibok]" title="Uykusuz"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3049/2726249422_08a63d4829_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3257/2663435657_a3e963b911.jpg?v=0" rel="lightbox[bibok]" title="Penguen"&gt;Penguen&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;a href="http://farm4.static.flickr.com/3290/2664261616_58234da946.jpg?v=0" rel="lightbox[bibok]" title="Uykusuz"&gt;Uykusuz&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; dergilerinin bu haftaki kapakları benzer iki espriyle döşeli. Kısaca, kendileri de dahil olmak üzere halkın son Ergenekon tutuklamalarından bir bok anlamadığını söylüyorlar: akılları karışmış. Kendileri anlamadı diye "halkın" da anlamadığını sanmalarını ve o arada dünyanın en basit işi olan AKP'yi ve daha çok da RTE'yi düşük seviye komikliklerle eleştirip durmaktan dolayı herhalde kendilerini cesur birer "muhalif" ve kimbilir belki de "solcu" addediyor olmalarını bir kenara bırakalım &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(CHP ve Baykal hakkında bazı bazı dokundurmaları vakîdir de, hiç askerle dalga geçen bir esprilerini gördünüz mü siz bunların? Ne muhalefet! Belki de dalga geçilecek bir şeylerini göremiyorlardır --o zaman diyecek bir şeyim de kalmaz zaten)&lt;/span&gt;... gerçekten bu işten bir bok anlamadık mı?&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu davanın cumhuriyet tarihimizin en önemli merhalelerinden birinin başlangıcı olduğunu söyleyen "liboş"larla, davaya dair her şeyi küçümseyerek olayı geçiştirmeye uğraşan ulusalcılar iki büyük kamp olarak duruyorlar karşımızda ve bir de ortayolcular var, sayıları daha az olsa da. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nuray Mert&lt;/span&gt; de her zamanki, kavganın dışında durup sakin eleştiriler yapan siyaset komutanı edasına uygun &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&amp;amp;ArticleID=886454&amp;amp;Yazar=%20&amp;amp;VersionID=&amp;amp;Date=13.07.2008&amp;amp;PAGE="&gt;bir iki yazı&lt;/a&gt; yazdı köşesinde. İki tarafın da "ya bizdensin ya ondan" tavrında olmalarını eleştiriyor ve davanın gerçek bir demokrasi savaşı değil, çıkarlar çatışmasında bir hesaplaşma hamlesi olduğunu söylüyor. Nuray Mert'e daima hayran oldum; siyasete dair üç şey biliyorsam ikisini de ondan öğrendim. Ama bu son tavrı beni biraz hayalkırıklığına uğratıyor açıkçası. Olgularda yanıldığından değil, bunları yorumlarken kendi metodolojisine de ihanet ettiğinden. Nuray Mert hiçbir zaman genel kanılara ve pompalanan heyecanlara kendini kaptıran biri olmadı. Son seçimlerden sonra televizyonda CHP'nin politikasını &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(onunla en ufak fikrî ortaklığı olmamasına rağmen)&lt;/span&gt; bile "böyle bir kanıları varsa &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(şeriat geliyor! vs... -F.)&lt;/span&gt; bunu dillendirmeye ve politikasını yapmaya hakları vardır" diye savunan bir o vardı, "bu taraftakiler"den. Demokrasi'nin özellikle Avrupa'dakiler gibi "medenî" ülkelerin toplumlarının bir tür doğuştan özelliği olduğunu sanan &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(ve niye bizde yok diye guya dövünen)&lt;/span&gt; aptal pozitivistlere oraya nasıl gelindiğini, bu işin her zaman çıkar çatışmalarıyla ilerlediğini ve hiç de kolay ve "steril" bir yol olmadığını bir bir anlatan da oydu. AKP'nin hiçbir zaman bizim anladığımız mânâda demokrat bir parti olamayacağını, Ergenekon soruşturmalarının da pîr-ü pâk bir demokrasi ve özgürlük cihadı olmadığını hepimiz biliyoruz. Bu bir çıkar çatışması, evet. Peki başka bir yolu var mı ki bunun? Bir ilke olarak tam demokrasiyi özümsemiş ve kimin bundan faydalanacağını hesaplamadan &lt;span style="color: rgb(187, 187, 187);"&gt;(mesela "şimdi bu yasa çıkarsa sadece türbanlılara özgürlük gelecek, hani diğer özgürlükler, onlar olmadan bunu destekleyemeyiz" diye kös kös homurdanmadan)&lt;/span&gt; onu isteyen, nasırına basıldığından değil doğrusu öyle olduğundan askerî vesayet sisteminin üstüne gidecek olanlar ancak gerçek bir özgürlükçü soldan çıkabilir, o da bu ülkede yok gibi bir şey. Hal böyleyken ne yapacağız? Başının üstünde hâle taşıyan bir sol siyaset peygamberini mi bekleyeceğiz, yoksa elimizi kirletip erişebileceğimiz tüm kazanımlar için taraf mı tutacağız? &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Halil Berktay&lt;/span&gt;'a&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;¹&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Murat Belge&lt;/span&gt;'ye&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;²&lt;/span&gt; sonuna kadar katılıyorum: Sol'un Liberalizm'den öğrenecek çok şeyi var; ve Liberalizm'le yapması gereken sentezi yapamayan bir Sol işte böyle olanlara bakar bakar ve Uykusuz'un kapağındaki adam gibi "Bi bok anlamadım" der ancak. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ertuğrul Kürkçü, Radikal İki&lt;/span&gt;'deki&lt;span style="font-style: italic;"&gt; "AKP'nin demokrasisi nereye kadar?"&lt;/span&gt; başlıklı &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&amp;amp;ArticleID=886992&amp;amp;Date=13.07.2008&amp;amp;CategoryID=42"&gt;yazısında&lt;/a&gt; Nuray Mert'le benzer şeyler söyleyip şu sonuca varıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bu tablo herhangi bir spekülasyona gerek bırakmıyor. “Dolmabahçe Mutabakatı” yürüyor. Bu mutabakat, Silahlı Kuvvetlerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni sevdiği ve benimsediği anlamına gelmiyor: Sivil işlerin sivillere, güvenliğin askerlere bırakıldığı ve kimsenin ötekinin meşruiyetini sorgulamayacağı konusunda bir mutabakata vardığı anlamına geliyor sadece.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sadece?&lt;/span&gt; Başka ne bekliyor, ne istiyorduk ki? Ergenekon soruşturmasından, emekçilerin haklarının iyileştirilmesini mi bekliyorduk? Eşcinsel haklarının tanınmasını mı ummuştuk? Mert ve Kürkçü bir yana, ordu şakşakçılarına ve arsız çarpıtmalarına diyecek çok az şey var zaten: "Demokrasi ve özgürlük istiyorum" diyorlar bir de. Hayır, sizin istediğiniz, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sizin özgürlüğünüz&lt;/span&gt;dür ancak. Gerçek özgürlüğün, çevrenize baktığınızda gözünüzü rahatsız edecek şeylerin ve kişilerin olmadığı, kulak kabarttığınızda hoşunuza gitmeyecek seslerin duyulmadığı, "gerçek" ve "çağdaş" addettiğiniz şeylere itirazın olmadığı bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yollarınızın temiz, kıyafetlerinizin albenili olması bir şey değiştirmez; arzuladığınız faşizmdir sizin, estetik yüklü olması durumu kurtarır mı sanıyorsunuz? 1 Mart'ta ABD'nin istediği tezkereyi  reddeden TBMM vekillerine methiyeler düzen Nuray Mert o zaman da bunun "gerçek bir demokrasi duygusu" ile alınmış bir karar olmadığını, daha çok dinî hassasiyetleri nedeniyle buna yöneldiklerini bilmiyor muydu? Buna rağmen ağzının kulaklarına varmasında haklıydı. Peki şimdi gösterdiği (zamanında Murat Belge'yi, konu müslümanlık olduğunda içine düşmekle suçladığı) bu 'metodolojik kayma'nın nedeni nedir? Görevdeki komutanlardan hiçbirine ellenmemiş olmasını eleştiriyorlar bir de. Hangi ülkede yaşıyorsunuz ki siz? Muvazzaf ya da değil, bu ülkenin tüm tarihinde ilk defa böyle üst düzey komutanlara elleniyor; nedir sanki bir Avrupa ülkesindeymişiz gibi bunu yetersiz bulmalar filan? Dalga mı geçiyorsunuz? Türkiye'nin dertleri ve eksikleri saymakla bitmez; "Asker ne der?" diye düşünmeden bunları tartışabileceğimiz bir ortam için ilk adımın atılmış olduğunu düşünüyorum. Ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bu da bana fena halde uyuyor. Çünkü ben vatanını satan neo-liberal bir o.... çocuğuyum. Ananızı babanızı bilemem, ama aynı şeyi size, şiddetle tavsiye ederim."&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;³&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;---------------&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;1&lt;/span&gt; Halil Berktay, &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1118"&gt;"Voltaire ve Mill'den Özgürlük Dersleri"&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2&lt;/span&gt; Murat Belge, &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=942"&gt;"Eski Solcu"&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;3&lt;/span&gt; Gökhan Özgün, &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1132"&gt;"Ilımlı Marksizm ve Ilımlı İslam"&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4882022500345942814?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4882022500345942814/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/ergenekondan-bi-bok-anlamadk-m.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4882022500345942814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4882022500345942814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/07/ergenekondan-bi-bok-anlamadk-m.html' title='ergenekon&apos;dan bi bok anlamadık mı?'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1098306594484995457</id><published>2008-06-29T15:04:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:36.017+02:00</updated><title type='text'>anternazyonâle</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3282/2620282857_8c9d67324b_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Taraf&lt;/span&gt;'tan:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"CHP lideri Deniz Baykal, partisinin politikalarına karşı oluşan, "Sosyal demokrat değil" tepkileri nedeniyle başkan yardımcısı olduğu Sosyalist Enternasyonal'in Atina'daki ... toplantısına gidememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı."&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Onur Öymen&lt;/span&gt; beyefendi bundan AKP'yi sorumlu tutuyormuş çünkü AKP mebusu (eski CHP'li) &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Haluk Özdalga&lt;/span&gt;, Sosyalist Enternasyonal'e CHP'yi eleştiren bir mektup göndermiş. Onur Öymen sonra bombayı patlatıyor:&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"AKP'nin Sosyalist Enternasyonal'le aramızı açma girişimleri var. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bizim bir devlet geleneğimiz vardır.&lt;/span&gt; CHP öteden beri buna özen gösterir. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yurt dışında milli konuları savunuruz, iç kavgaları dışarı taşımayız. &lt;/span&gt;Yurt dışında CHP'ye yönelik bir tezvirat &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(karalama --F.)&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;kampanyası yürütülüyor...&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;CHP'yi yabancılara şikayet ederek,&lt;/span&gt; bizim Türkiye'deki etkinliğimizi zayıflatacağını düşünenler varsa yanılıyorlar. Bizim sosyal demokrat kimliğimizi kanıtlamak için kimsenin onayına ihtiyacımız yoktur"&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(kalınlar benim --F.)&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Burada iki güzel şey var. İlki, Onur Öymen'in "enternasyonal"in sözlük anlamını bile bilmemesi; hem uluslararası (hemi de sosyal demokrat!) bir kuruluş  içinde yer almaya çalışıp hem de "kendi vatanımda yaptığım faşistliklerden size ne canım"cılık yapmaya çalışması. İkincisi de, sağolsun, hiç öyle gizlemeye filan çalışmayıp Devlet ile CHP'nin bir ve aynı olduğunu baştan kabul ederek "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bizim&lt;/span&gt; bir devlet geleneğimiz vardır" demesi.  Hem Öymen yanlış biliyor, Özdalga'nın mektubundan çok daha önceye giden bir mesele bu. Malum &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"yabancılar"&lt;/span&gt; -artık ne hadlerineyse- CHP'yi ne yapacaklarını düşünüp duruyorlar kaç yıldır. Merakla bekliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3210/2620282855_0506d5a853_o.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1098306594484995457?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1098306594484995457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/06/anternazyonle.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1098306594484995457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1098306594484995457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/06/anternazyonle.html' title='anternazyonâle'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-5161471570007669011</id><published>2008-06-05T23:56:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:27.056+02:00</updated><title type='text'>din - bilim - evrim</title><content type='html'>&lt;a href="http://flickr.com/photos/babaghan/166756766/" target="_blank"&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3276/2553923841_d7d854b5ef_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);font-size:78%;" &gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.biyolokum.com/" target="_blank"&gt;Düygü hanım&lt;/a&gt; uzun zamandır takip ettiğim harikulâde bir blogun sahibidir. Biyolog kendisi. Tam bir hafta önce, arkadaşlarıyla beraber Türkçe'ye kazandırmaya uğraştıkları bir "Evrim nedir ne değildir" temalı &lt;a href="http://evolution.berkeley.edu/" target="_blank"&gt;siteyi&lt;/a&gt; bahane ederek Din-Bilim karşıtlığı\benzerliği\ilişkisi (artık her neyse) hakkında uzunca bir yazı asmıştı köşesine. Aslında yazı daha çok bu uğraşlarının yoruculuğu, zorluğu, bu tür işlerin nasıl bir tür 'dava'ya dönüşebildiği ve nasıl da &lt;span style="font-style: italic;"&gt;'yaptıklarım bir işe yarıyor mu yoksa boşa mı kürek çekiyoruz?' &lt;/span&gt;gibi hisleri ortaya çıkarabildiği üzerineydi ama yazıya yapılan yorumlarda iş oraya sürüklendi. "Sürükledim" demeliyim ya da: Uzun zamandır değinmek istediğim ama çok boyutlu, geniş ve hakkında ahkâm keserken nüanslara azamî dikkat gösterilmesi gereken bir alan olduğundan üşenip (ve korkup) bir türlü kıçımı kaldırıp da başlayamadığım bir konuydu ve Düygü hanımın yazısına uzun ve sıkıcı yorumlar döşenerek başarabildim bunu ancak. Ben kendime gelip bir şeyler karalayıncaya yahut Düygü hanım söz verdiği Din-Bilim-Evrim yazısını yazana -ve ben o yazıya daha da uzun ve daha da sıkıcı yorumlar döşenene- dek bununla yetinelim, sonrasına bakarız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;&gt; Malum yazı:&lt;/span&gt; &lt;a href="http://www.biyolokum.com/2008/05/28/dunyayi-kurtarmak-isteyen-kadin-ile-gohramon%e2%80%99un-sohbetleri/" target="_blank"&gt;Dünya'yı kurtarmak isteyen kadın ile Göhramon'un sohbetleri&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-5161471570007669011?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/5161471570007669011/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/06/din-bilim-evrim.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5161471570007669011'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/5161471570007669011'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/06/din-bilim-evrim.html' title='din - bilim - evrim'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4526748511493776218</id><published>2008-05-28T12:39:00.012+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:12.322+02:00</updated><title type='text'>hell is other people</title><content type='html'>Dedi ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her şey daha bir karanlık görünüyor sanki. Ancak semâya dağılan ışığından varlığını bildiğimiz güneş de katman katman yığılan bulutlarca örtüldü artık. Mutlak birliğin devingen atâletine ulaşmış gibi sahte bir bilgelik ve huzurla dolu geçen birkaç zamanın ardından yine, hep, daima bu boşlukta çırpınmalara geri dönmek; bu dönüşün kolaylığı, her nasılsa yaşadığını hissettirmesinden aldığın haz... Bütün bunlar öyle yorucu, öyle bıktırıcı ki, bir arkadaşımın dediği gibi "hiçbir iz bırakmadan, birdenbire yok oluverme"ye cüret etmemi engelleyen bu sıkıcı ahlâktan nefret eder oluyorum.&lt;br /&gt;Nasıl yaşanır, nasıl başarılır bu iş? Nasıl uyur, nasıl kalkarsın yataktan? Ne yapar da tekrar dönersin oraya? Hamsun'un ihtiyarı gibi hissediyorum kendimi:&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Ellerini kımıldatarak günyüzüne çıktıkça, sanki tekrar bir ana karnından kopup geliyor, yeni bir alemle karşılaşıyor. Aa, bu nasıl şey, çiftlikte binalar var, diye düşünüyor sanki: binalara bakıyor. Samanlık kapısı açıksa kapıya da bakıyor ve düşünüyor:&lt;br /&gt;Aa, bu nasıl şey, aralık bir kapıya benziyor, ne acaba? Tıpkı aralık bir kapı...&lt;br /&gt;Ve duruyor, gözlerini kapıya dikiyor.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bana lâzım olan şey, yokluğunu hissettiğim şeyler arasında değil, biliyorum artık bunu. Tek arzum rahat bırakılmak, okumak ve dinlemek. Böylece on yıl sonra kuvvetli bir entelektüel olarak aranıza geri dönebilir ve kaldığım yerden devam etmeyi başarabilirim. Bu halimle ne ilerleyebiliyor, ne de vazgeçebiliyorum çünkü."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle dedim ona:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Shut up,&lt;br /&gt;be happy,&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.darklyrics.com/lyrics/porcupinetree/fearofablankplanet.html#3" target="_blank"&gt;Stop Whining Please&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="570" height="40"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt;&lt;/param&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt;&lt;/param&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;widgetID=14612&amp;style=metal"&gt;&lt;/param&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" width="570" height="40" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;widgetID=14612&amp;style=metal" allowScriptAccess="always" wmode="window"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4526748511493776218?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4526748511493776218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/hell-is-other-people.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4526748511493776218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4526748511493776218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/hell-is-other-people.html' title='hell is other people'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-7001038843771860941</id><published>2008-05-08T16:04:00.019+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.608+02:00</updated><title type='text'>paradoks II</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Prof. Dr. Fuat Keyman&lt;/span&gt;, Radikal'de yazdığı yazıların derlemesini yayınlamış, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Türkiye'nin İyi Yönetimi: Demokratikleşme ve Özgürlükçü Sol Alternatif"&lt;/span&gt; adı altında. Radikal Kitap'ta da bir&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberDetay&amp;amp;ArticleID=852933&amp;amp;Date=08.05.2008&amp;amp;ver=4493"&gt; söyleşisi&lt;/a&gt; var. Diyor ki: &lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;‘CHP’yi dönüştürme mekanizması hayatta tutulmalı’&lt;/span&gt;. CeHaPe'yi, isimlendirme zahmetine bile girmek istemediğim şimdiki (ve aslında, her zamanki) halinden özgürlükçü bir sol parti haline dönüştürme "mekanizması" herhalde &lt;a href="http://ucanbalik.wordpress.com/2007/10/19/newton-akilli-olsun-akilli-kicindan-enerji-ureten-%E2%80%9Derke-donergeci%E2%80%9D-geliyor-2/" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Erke Dönergeci&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; gibi bir şey. Başarılar diliyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-7001038843771860941?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/7001038843771860941/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/paradoks-ii.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7001038843771860941'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/7001038843771860941'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/paradoks-ii.html' title='paradoks II'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4521970320807300889</id><published>2008-05-07T11:48:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:32.428+02:00</updated><title type='text'>paradoks</title><content type='html'>Bir mesaj geldi cep telefonuma biraz önce:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2189/2473372302_f355afe431_o.jpg" rel="lightbox[cep]" title="..."&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3171/2552944915_7c5be6c641_o.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Öyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4521970320807300889?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4521970320807300889/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/paradoks.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4521970320807300889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4521970320807300889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/05/paradoks.html' title='paradoks'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4718129594745023684</id><published>2008-04-17T22:52:00.012+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.611+02:00</updated><title type='text'>cosa nostra: rapimento in campo aperto</title><content type='html'>&lt;i style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Pippa Bacca'nın tecavüze uğrayıp &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/442607.asp" target="_blank"&gt;öldürülmesi&lt;/a&gt;, ve bunun üzerine "Türk erkeği" ve "milleti"nin yontulmamışlığına, cinsel açlık ve saldırganlığına ve daha genel olarak kadına yönelik -hafif tabirle- hoyratlığına yönelik bildik eleştiriler ve birçok gazetenin olayı duyuran manşetlerini İtalyanca atmaları üzerine...&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Normalde neredeyse refleksif olarak karşı çıktığım bu tür genellemelere bu örnekte çıkamıyorum: kabaca bile olsa doğruyla örtüşüyor çünkü, ne yazık ki. Elbette başka yerde de olabilirdi --hatta okuduğum zamandan beri bir türlü zihnimden atamadığım bir gazete haberi var: Fransa'da, metro vagonunun içinde, 3 erkek, diğer bütün yolcuların gözleri önünde 18'lik bir kıza tecavüz etmiş, kimse de gıkını çıkarmamıştı. Bir türlü içime sindiremiyorum yıllardır: peki o kız ne alemdedir, ne hissetmiş, nasıl iyileşmiştir, hiç iyileşebildiyse... Bizde, kadın söz konusu olunca -hele bir de "hafifmeşrep"liklerini bir önkabul olarak aldığımız ecnebilerden biriyse- en mazbutunun bile davranış sapması göstermesine yol açan garip bir açlık, hayvanîlik hasıl oluyor. Ş. haklı; ne din, ne fakirlik ne de başka sosyolojik etmenler tek başına kafi gelmiyor açıklamaya bunu; herhalde hepsinin bir şekilde "doğru" oranlarda karışmasıyla bu hale gelindi. Bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;N. gibi düşünebilmek isterdim, ama bunu engelleyen çok fazla örnek geçiyor gözlerimin önünden. En büyük kanıtı da kendi içimde buluyorum: bu tür her haberde, odaya yayılan hafif bir koku gibi herkesin az çok hissettiği, ama dillendirmediği ortak bir hissin (en karikatürleştirilmiş haliyle "o da mini etek giymeseydi" fikri) çok derinlerde de olsa canlı olduğunu hissediyorum. Bu fikri paylaşmıyorum elbet, ama &lt;span style="font-style: italic;"&gt;anlıyorum&lt;/span&gt;. Halbuki bu anlaşıl(a)maması gereken, karşılaşıldığında insanı şaşkınlıktan dehşete düşürmesi gereken fikirlerden biri. Şaşılası olana olan bu bağışıklık, sahip olmamam gereken bu fikre sahip olmam, büyük bir ahlaki çöküntü; ki bunu bize bahşeden de sevgili ülkemiz değil mi? Ailesi son derece itidalli ve hoşgörülü şeyler söylüyor kadının, "Türkler aslında iyidir ama..." gibi. Halkın onlara nasıl yakın davrandığından, yardımcı olduğundan, samimi olarak üzüldüğünden bahsediyorlar. Bundan da hiç şüphem yok. Peki çelişkinin bu kadarı nasıl oluyor da yaşayabiliyor bu insanların içinde? Aynı insanlar nasıl hem "dünyanın en açık kalpli ve yardımsever" insanları, hem de bu denli büyük bir ahlaksızlığın yandaşları olabiliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası normal bir ülke olsa, ahlaksızlığımız yalnızca dünya ortalamalarında gezinse (ki o da hiç iç açıcı sayılmaz) bütün bu gazete manşetlerini takdir edebilirdim belki. Bu manşetleri atanların daha az uç durumlarda hemen her gün aldıkları tavırları biliyoruz, tecavüze uğrayan bir Avrupalı olduğu için nasıl &lt;span style="font-style: italic;"&gt;daha da&lt;/span&gt; utandıklarını biliyoruz. Ahlak kendini büyük sınavlarda değil, gündelik olanın ısrarlı aşındırıcılığı karşısındaki tutarlılığında gösterebilir ancak. İsterse Latince atsınlar manşetlerini, midemin bulantısına en ufak deva değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Kendimi toparlayıp blog girdisi yazamıyorum ne zamandır. Bu da arkadaşlarımla yazışmalarımdan alınma --isim kısaltmaları da ondan dolayı. Bir -ikinci- ilk adım olsun diye utanmadan buraya geçiriyorum.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4718129594745023684?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4718129594745023684/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/04/cosa-nostra-rapimento-in-campo-aperto.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4718129594745023684'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4718129594745023684'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2008/04/cosa-nostra-rapimento-in-campo-aperto.html' title='cosa nostra: rapimento in campo aperto'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1443588507890575225</id><published>2007-12-17T02:48:00.011+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:41.298+02:00</updated><title type='text'>çevresel ve kıtasal tecavüzler</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3113/2553956941_23206920ae_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.flickr.com/photos/nationalmemorialforthemountains/tags/removal/" target="_blank"&gt;&gt; Flickr foto set&lt;/a&gt; (Appalachia dağları)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Amerika'da tünel açmamak ve dolayısıyla işçi çalıştırmamak vb nedenlerle maden şirketleri dağları patlayıcılar kullanarak dümdüz ediyorlar, çıkan molozu da yanlardaki vadilere dolduruyorlarmış. Kesilen  ("patlatılan" daha doğrusu) ağaçların yanısıra akması engellenen ırmaklar, kaçan hayvanlar, gri kanyonlara dönüşen Apalachia dağları... "Environmental rape" diyor aşağıdaki videoda bir adam bu iş için. Bir sürü manyaklık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;object height="300" width="400"&gt; &lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt; &lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt; &lt;param name="movie" value="http://www.vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=1101962&amp;amp;server=www.vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=1&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=&amp;amp;fullscreen=1"&gt; &lt;embed src="http://www.vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=1101962&amp;amp;server=www.vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=1&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" height="300" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&gt; &lt;a href="http://www.ilovemountains.org/" target="_blank"&gt;I Love Mountains.org&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa'nınsa &lt;a href="http://www.guardian.co.uk/environment/2007/dec/02/renewableenergy.solarpower" target="_blank"&gt;başka planları&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;[: the Guardian]&lt;/span&gt; var. Özellikle Kuzey Afrika'daki Arap ülkelerinin çöllerinde dev güneş paneli merkezleri kurup elektrik üretmeyi düşünüyorlarmış. Üretilecek enerji Avrupa'nın enerji ihtiyacının 6'da 1'ini karşılayabilecekmiş. Bu sayede karbon emisyonunun düşmesi, "nâ-stabil" ülkelerin stabilleştirilmesinin yolunun açılması, efendim sömürgecilik-sonrası etkilerin giderilmesi, Çin'in bölgedeki jeopolitik nüfûzunun önüne geçilmesi filan bekleniyormuş. İlginç olan şu: Bu bilgiyi aldığım blog yazısında benim fesat zihnime hemen hücum eden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"sömürecek bir şey daha buldular"&lt;/span&gt; benzeri düşüncelerin esamîsi okunmuyor. Blog bir "Landscape Architecture" blogu; yazı da daha çok &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Google Earth'ten baktığımızda nasıl şeyler göreceğiz?"&lt;/span&gt; gibi sorularla ilgileniyor. Meslekî uzmanlaşma mutlaka bu tür körlükleri getirir mi yanında, yoksa bu arkadaşa özgü bir saftiriklik durumu mu var tam emin olamıyorum. Yazının başlığı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"What if Africa was Europe's Powerplant?"&lt;/span&gt;. Bir okur, yazının yorum kısmına &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"better yet, what if Africa was Africa's power plant?"&lt;/span&gt; demiş, blog yazarıysa cevabında şaşkın: "Isn't it already?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki gerçekten ben fesatım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1443588507890575225?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1443588507890575225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/12/evresel-ve-ktasal-tecavzler.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1443588507890575225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1443588507890575225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/12/evresel-ve-ktasal-tecavzler.html' title='çevresel ve kıtasal tecavüzler'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-3180708215536347047</id><published>2007-12-04T18:48:00.020+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.614+02:00</updated><title type='text'>yaşamın kıyısında</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2341/2086311229_2d2dd73c7d_o.jpg" rel="lightbox[sin1]" title="Yaşamın Kıyısında, aka The Edge of Heaven"&gt;&lt;img src="http://farukahmet.googlepages.com/edgeofheaven.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Puan:&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;b&gt;6.2&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fatih Akın&lt;/span&gt;'ın son filmi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşamın Kıyısında&lt;/span&gt;'yı izledim nihayet. Bittiğinde kafamda söyleyecek bir şeyler birikmişti, ama önce &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fatih Özgüven&lt;/span&gt;'in &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=237480" target="_blank"&gt; eleştiri yazısını&lt;/a&gt; bir daha okuyayım dedim: uzun zaman olmuştu, unutmuşum ne yazdığını. Onu bir daha okuyunca da benim bir şey yazmam gereksizleşti aslında: Çoğu filmde olduğu gibi, harfi harfine katılıyorum yazdıklarına. Beni en rahatsız eden şey Fatih Özgüven'in bahsettiği, Akın'ın şu  "buralı" olma arzusu, arzusundan da ziyade bunu dışavuruşundaki kör gözüm parmağına ve didaktik tavrı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;li&gt; Almanya'da "yoldaşların" birarada kaldığı odayı görüyoruz, sonra kapı kapanıyor, ama anlamadıysak diye kamera sola kayıp Nazım'ın resmini göstermek zorunda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Almanya'da Almanca öğreten Türk, Türkiyede Almanca kitap satan Alman'ı buluyor, ama anlamadıysak diye Alman bunu bir de dillendirmek zorunda!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Benzincide duruyoruz ve Kazım Koyuncu çalmakta; ama bir de bakkal amca bize Kazım'ı anlatmak, Çernobil'den bahsetmek zorunda! Bunu yaparken öyle ilkokul öğretmeni tavrıyla konuşmalıdır ki hem de, arkadaşa borcunu "130 &lt;i&gt;(Ye-Te-Le değil)&lt;/i&gt; Yeni Türk Lirası"  diye bildirecektir. Bu sahnenin Kazım Koyuncu'dan bahsetmek dışında hiçbir amacı yok, Nejat karakterine de en ufak bir şey katmıyor. Kazım'ı hepimiz seviyorduk (ben seviyordum en azından), sevgili kişilere saygı duruşunda bulunmak da güzel, ama bunun daha usturuplu yolları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Mükemmel terbiyeye sahip Nejat Aksu -ne de olsa Avrupa'da profesör-, yakışıklı Türk polisi Nejat İşler tarafından sorgulanırken "niye arıyorsun bu kızı?" sorusunu normal normal cevaplamak yerine "Eğitim bir insan hakkıdır" demek zorunda, Nejat İşler de ona verdiği cevap aracılığıyla sosyolojik mesaj vermek zorunda! Nejat İşler'in karakteri de hem yakışıklı, hem genç, hem bu genç yaşında komiser olmuş (ee Alamancı çocuk ancak doçent olabileceği yaşta profesör olursa..), hem de yasadışı işlere karışmış Kürtlerden bahsederken hakkaniyetli konuşuyor, "toplumsal nedenlerden dolayı hırsız, katil olmak zorunda kalıyorlar" diyor! "Burası Türkiye!" klişe cevabını zavallı Alman kıza burnunu havaya kaldırıp müstehzi bir gülüş fırlatarak söyleyen (ki bu klişe laf tüm filmlerde bu klişe tavırla söylenmiştir daima) baro avukatının yanında son derece modern bir komiser Allah için (karakol penceresinde sigara içerek verdiği "cool" poza da dikkat!). Zaten filmdeki başka hiçbir polisin de bir "yamukluğunu" görmüyoruz; sözü geçen baskıcı tavır uzaklarda, kamera görüşünün dışında, bize çaktığı söylenen ama ışığını görmediğimiz bir şimşek, sağanak olduğu söylenen ama kimseyi ıslatmayan bir yağmur. Duvara Karşı'nın gerçek sertliğiyle karşılaştırınca, pamuk gibi bir film bu; bizi ikna etmeye çalıştığının aksine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt; Mükemmel terbiyeye sahip Nejat Aksu &lt;i&gt;-ne de olsa Avrupa'da profesör-&lt;/i&gt;, o denli ilkelidir ki "bir insanı öldüren kişi benim babam olamaz" der. Pek güzel. Aynı Nejat babasını özlediğini de, Alman kadının "bu hikaye bizde de var!" diyerek karşıladığı &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;(böylece bu kadın sayesinde, Avrupa ve müslümanların, aslında ne kadar da ortak değerlere, geçmişe sahip olduğu ortaya çıkıveriyor -zaten aynı kadın Ayten'e devamlı "AB'ye girdiğinizde bu işler düzelir belki" demekteydi, uygundur-) &lt;/i&gt;&lt;/span&gt;İbrahim-İsmail-kurban hikayesini anlatmasının sonunda keşfeder. O kurban hikayesi bu filmde düşürüldüğü halinden (babası Nejat'a &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"seni korumak için Allah'ı bile düşman edinirim"&lt;/span&gt; demiş. Etkileyici, ama o hikayenin anlamından da zerre nasiplenmemiş) çok daha hüzünlü, derin ve karmaşık bir hikayedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt; "Örgütün geleceği"nin o kıçıkırık beylik tabancaya bağlı olduğunu öğrendiğimiz sahneden bahsetmiyorum bile. Ayten'in temsil ettiği siyasi "şey" de son derece yüzeysel; sırf daha da anlam yüklemek, "Türkiye'nin bir de bu yüzü var" demek için siyasi bir figür olmuş Ayten. Halbuki bence filmin duygusu hiç de böyle bir karakteri gerektirmiyor. Ama işte hayır, kızımız siyasi olmak zorunda, lezbiyen olmak zorunda (öpüşme sahnesi güzeldi gerçi), Alman sevgilisi de gidip o kıçıkırık tabanca uğruna, o tabancayla vurulmak zorunda. Film bu tür aşırı anlam yüklemeleri yüzünden bir tür semboller geçidi çorbası olmuş. Her şey anlamlı, herkes bir sembol, her replik bir atıf, her şarkı bir ağıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vs&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, filmi izlerken sıkılmadım ve güzel de birçok sahneye ve ayrıntıya sahip, &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Synchronicity" target="_blank"&gt;Synchronicity&lt;/a&gt; ile de çok büyük bir derdim yok; ama barındırdığı şok ölümlerin ve kara yazgılı karakterlerinin normalde yaratacağını varsayabileceğimiz o hüzünlü atmosferi ben hiç hissedemedim. Aksine, tüm bu "derinliği", "çokkültürlülüğü", "yerliliği" vs gösteriyor olmaktan, herkesin hikayesinin gelip bir noktada çakıştığı Yeşilçam klişesinin farkında olup da bilinçli olarak onu teğet geçiyor olmaktan (bunu da, Özgüven'in dediği gibi, karakterleri hikayenin uzamında buluşturmayıp, fikriyatında buluşturarak yapıyor) duyduğu garip bir keyif hali, kendinden memnunluk sezinledim devamlı. Fatih Özgüven'in de dediği gibi bu filmin "niyet ettiği duyguyla derdim yok", ama "iyi niyetler bir filme yetmiyor".&lt;/li&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-3180708215536347047?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/3180708215536347047/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/12/yaamn-kysnda.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3180708215536347047'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/3180708215536347047'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/12/yaamn-kysnda.html' title='yaşamın kıyısında'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1755639511062949599</id><published>2007-10-29T20:40:00.011+02:00</published><updated>2010-02-28T23:12:50.206+02:00</updated><title type='text'>habersiz buluşma</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;font-size:78%;" &gt;&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/sets/72157602784110544/" target="_blank"&gt;Flickr&lt;/a&gt; set&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3159/2551594613_55208120b6_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu pazar günü de, geçen hafta olduğu gibi &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2295/1799112231_a800c8b3a1.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Sakıp Ağa. Pek benzemiyor ama.."&gt;Sakıp Sabancı Müzesi&lt;/a&gt;'ndeki &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;"Habersiz Buluşma / Blind Date"&lt;/span&gt; sergisindeydim. Yine sadece ecnebi turistler vardı etrafta; bir arkadaşım "adamlar sanata düşkün" diye açıkladı ama ben bedava tekne ulaşımına bağlama taraftarıyım. Kanıtım da hazır: Orta yaşlılarından bir tanesi (ki hepsi öyle) &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2008/1800008258_9e4133d753.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Atlı Köşk. At buradan görünmüyor"&gt;Atlı Köşk&lt;/a&gt;'e çıkan kıvrımlı yolla, aynı yere kestirmeden çıkan merdivenlerin birleştiği yerde bana dönüp şöyle dedi: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Sergiye bunlardan hangisi ulaştırıyor?"&lt;/span&gt;. Ben de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"İkisi de, ama merdivenler dik ve yorucu, yol ise biraz daha uzun, ama daha konforlu çıkarsınız"&lt;/span&gt; dedim. San'atperver amca merdivenlere, karısına, kıvrımlı yola, bana ve tekrar merdivenlere baktıktan sonra karısına dönüp &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Yan tarafta açık hava lokantaları gördüm, istersen oraya gidelim"&lt;/span&gt; dedi. Geri döndüler. Saat 16:30'da teknede hazır bulunuyorlardı ama, ve üstümden sarkan çanta, poşet ve fotoğraf makinesi gibi bilimum aksesuarla boğuşarak yorgun argın dönen bendenizin aksine gayet canlı ve tok görünüyorlardı. Sanat iyi güzel ama, karın doyurmuyor gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2148/1800013460_d0471b9ed8.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Hana Handkerchief, Zaha Hadid 2006"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2148/1800013460_d0471b9ed8_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2376/1689088496_2e4a0976f1.jpg?v=1193347296" rel="lightbox[ssm]" title="Hana Handkerchief, Zaha Hadid 2006"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2376/1689088496_2e4a0976f1_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2331/1689082746_08a19eab1a.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Ptolemäus, Hans Arp 1961"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2331/1689082746_08a19eab1a_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2218/1800018458_c044ddfc8c.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Eşşek"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2218/1800018458_c044ddfc8c_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2194/1799980592_823969bab3.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Toynaklar"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2194/1799980592_823969bab3_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2363/1799170381_2311f85aa0.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Keçi"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2363/1799170381_2311f85aa0_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta vakit yetmediği için gerekli sükûnetle gezemediğim üst katı dolaşırken saygıdan kırılacak gibi iki büklüm yanında yürüyen bir güvenlik görevlisi eşliğinde pahalı, kırmızı bir kürk giymiş, yaşlı bir kadın geçti yanımdan. Fazla &lt;a href="http://thesartorialist.blogspot.com/" target="_blank"&gt;Sartorialist&lt;/a&gt; takip etmenin bir yan etkisi herhalde, kıyafetini inceledim bir süre; söyleyeyim, kırmızı kürke açık yeşil bluz: hiç iyi bir fikir değil. Mütemadiyen sözlerini onaylayan görevliye içiçe geçen odalardan birini işaret etti sonra ve "Ben şu odada otururdum, tabi çok değişti şimdi" dedi. Duvarlarına anlaşılmaz karalamalar asılmış, ortasında koca bir camekan içinde Kuran ruloları bulunan odaya baktım ve "Eminim değişmiştir" diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2219/1799184029_185f407d92.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Hommage an Gustav Mahler, Martin Matschinsky 1982"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2219/1799184029_185f407d92_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2210/1799171251_95b829dd17.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Entalfung, Martin Matschinsky 1959"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2210/1799171251_95b829dd17_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2364/1689076274_b6631f3e34.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Secretions, Tony Cragg 1998"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2364/1689076274_b6631f3e34_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2283/1799116763_e0f46befeb.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Secretions, Tony Cragg 1998"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2283/1799116763_e0f46befeb_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2403/1799134915_cb733bd4df.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Secretions, Tony Cragg 1998"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2403/1799134915_cb733bd4df_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;  &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2394/1799963400_f521a16ad3.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Secretions, Tony Cragg 1998"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2394/1799963400_f521a16ad3_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2100/1799945044_ad4bf31bfa.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Hühnerei (Pişmemiş, Cilalı Yumurta), Karin Sander 1994"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2100/1799945044_ad4bf31bfa_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Bu &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2261/1799961044_a873c4a291.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title=" 1 oda, 2 oda, 3 oda"&gt;içiçe geçen üç oda&lt;/a&gt;nın ilkinin duvarında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Simon Periton&lt;/span&gt;'ın başarılı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Mint Poisoner 2"&lt;/span&gt;si asılı, önündeki camekanda da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kadıasker Mustafa İzzet&lt;/span&gt;'in bir murakka'sı duruyor. Üçüncü odada da bunların simetriği olarak duvarda yine Simon Periton'dan başarısız &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Mistletoe 2"&lt;/span&gt;, önünde de bu sefer &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Hafız Osman&lt;/span&gt;'ın bir murakka'sı var. Müzenin sitesinde görmediyseniz, bunlardan ilkinin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Kaside-i Bürde"&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;(uzunluğuna bakılırsa Kab bin Züheyr'inki değil, İmam-ı Subutî'ninki olmalı)&lt;/span&gt; olduğunu bilmenize imkan yok. Hiçbir hat yazısının bilgi kartında o levhada ne yazdığı, hangi hat tarzıyla yazılmış olduğu filan yazmıyor. Hiçbir tablonun isminin Türkçe çevirisi de yok.&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2165/1799169303_7a8f0948b8.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Solda James Lee Byars'tan Godpuff, arkada da Nasih Efendi'den bir murakka"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2165/1799169303_7a8f0948b8_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2298/1799941156_f115eb7e56.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="II. Abdulhamid tuğralı menşur, Nasih Efendi 7 Şubat 1883"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2298/1799941156_f115eb7e56_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2317/1799978772_58f380e186.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Die Größe Diagonale oder Hommage á Beckmann, Ottmar Hörl 1983"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2317/1799978772_58f380e186_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2172/1799114999_339213f708.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Önde Kadıasker İzzet Efendi'den Kaside-i Bürde, arkada Simon Periton'dan Mint Poisoner 2 (2003)"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2172/1799114999_339213f708_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2395/1799101985_12e476c865.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="Önde Hafız Osman'dan bir murakka', arkada Simon Periton'dan Mistletoe 2 (2003)"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2395/1799101985_12e476c865_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;Tekneye yetişmek için aceleyle çıkışa yürürken bir grup çocuğa rastladım. "Dünyanın en büyük mimarı" &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Zaha Hadid&lt;/span&gt;'in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Hana Handkerchief"&lt;/span&gt;leri önünde yere oturmuş müze rehberini dinliyorlardı. Rehber çocuklara Zaha Hadid'in yaptığı bu şeylerin neden hiçbir şeye benzemediğini anlatmaya çalışıyordu. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Sanatçılar eserlerini yaparken bir şeye benzetme ihtiyacı duymazlar, bu ihtiyacı hisseden kimlerdir? Biz. Yani seyredenler, ona bakanlar"&lt;/span&gt; gibilerinden bir şey dediğini anımsıyorum. Sonra anlaması zor birtakım cümleler daha kurdu; benim kafam karıştı ama çocuklar çok kavrayışlı bakıyorlardı. Önemli olan da bu; dünyanın en büyük mimarının bir şeye benzetme ihtiyacı duymadan yaptığı eserlerin karşısında oturan geleceğin bankacı ve müşteri temsilcileri. Büyüyecek ve boşluk bulabildikleri haftasonlarından birinde bedava teknelerden biriyle bir müzeye gidecekler; ama merdivenler çok dik görünecek gözlerine ve akıllıca bir seçim yapıp yandaki lokantada pastırmalı yumurta yemeye gidecekler. Hadid'in de zerre üzüleceğini sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2233/1799175831_591176a83c.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="SSM"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2233/1799175831_591176a83c_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2001/1799176595_8e997dcbd0.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="SSM"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2001/1799176595_8e997dcbd0_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2142/1799974560_1c882b9514.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="SSM"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2142/1799974560_1c882b9514_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2344/1799967114_1594f31bd7.jpg?v=0" rel="lightbox[ssm]" title="SSM"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2344/1799967114_1594f31bd7_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1755639511062949599?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1755639511062949599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/habersiz-buluma.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1755639511062949599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1755639511062949599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/habersiz-buluma.html' title='habersiz buluşma'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm3.static.flickr.com/2148/1800013460_d0471b9ed8_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-122901754088942057</id><published>2007-10-23T20:22:00.014+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.617+02:00</updated><title type='text'>Žižek ve okuyucuları</title><content type='html'>&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3090/2552401670_8729c02cf9_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;The Guardian&lt;/span&gt;'da bugün, gözde "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ortodoks Lacancı Stalinist&lt;/span&gt;"imiz &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Slavoj Žižek&lt;/span&gt;'in bir yazısı yayınlandı. Yazı "Türkiye, Batı'nın konforlu mutabakatında bir diken" başlıklı ve pek de derinlere inmeden, özellikle yakınlarda Sarkozy tarafından sürpriz şekilde&lt;span style="font-weight: bold;color:white;" &gt;¹&lt;/span&gt; Quai d'Orsay'in (Fransız Dışişleri) başına atanan &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bernard Kouchner&lt;/span&gt;'in "insancıl askerî müdahale" yandaşlığını&lt;span style="font-weight: bold;color:white;" &gt;²&lt;/span&gt; bir başlangıç noktası kılarak, nedenleri ve sonuçları imparatorluklar zamanındakinden aslen hemen hiç farklı olmasa da kıtalararası seferlerine artık cihanşümullüğü kendinden menkul bir insan hakları zırhını kuşanmış olarak çıkan Batı'nın bu çelişki içinde çırpınışını anlatıyor. Kullandığı örnek de, ABD'nin Irak'a ve meselâ İsrail'in Lübnan'a girerken kullandığı rasyonelleştirme tezinin (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"bu yabancı topraklar bize namertçe saldıran teröristlerin yetiştiği zehirli bir tarla ve insaniyet namına temizlenmeli"&lt;/span&gt;) bir benzerini Türkiye Kuzey Irak'a yapacağı sınırötesi operasyon için kullandığında aynı Avrupa'dan gelen farklı tepkiler. Bu durumu iyice tatsız yapanın da "Türkiye'nin ötekiliğinden ziyade, [bizimle] aynı olduğuna dair iddiası" olduğunu söylüyor ve AB'nin Türkiye hakkındaki kafa karışıklığının, asıl sorunun Türkiye'nin değil, Avrupa'nın neliğine dair bir şaşkınlık olduğuna işaret ettiğini iddia ediyor. Bunlar zaten uzun zamandır dillendirilen şeyler ve Žižek'in getirdiği yeni bir açılım da yok; yazının son paragrafının cüretkârlığı dışında:&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;In his Notes Towards the Definition of Culture, the great conservative TS Eliot remarked there are moments when the only choice is the one between sectarianism and non-belief, when the only way to keep a religion alive is to perform a sectarian split from its main corpse. This is our only chance today: only by means of a "sectarian split" from the standard European legacy, by cutting ourselves off the decaying corpse of old Europe, can we keep the renewed European legacy alive. The task is difficult, it compels us to take a great risk of stepping into the unknown, yet its only alternative is slow decay, the transformation of Europe into what Greece was for the mature Roman empire, a destination for nostalgic cultural tourism with no effective relevance.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Cüretkârlığı ve birilerini kızdırmaya yönelik büyük potansiyeliyle parıldayan bu son cümleye rağmen yazının asıl ilgi çekici tarafı yazının kendisi değil, Guardian okuyucularının yorumları. Yorumlarda Žižek'i ırkçı ilân etmekten Huntington'la aynı kefeye koymaya kadar son derece eğlenceli şeyler var. Tabi, ne yapılması gerektiğine dair hazırlanıp paketlenmiş formülleri metin içinde bulamadıkça bir şey anlayamayanlar yepyeni bir insan türü değil ve bu bakımdan ancak anlık bir ilgi kaynağı olabilirler ama Žižek'in söylediklerini, anlatmak istediğinin tam tersi şeylere kaynak yapanları okumak her zaman öğretici. Tüm bu yorumları okuyup aklı karışanların imdadına ise, "&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sosyalist John&lt;/span&gt;" adlı okuyucu şu mükemmel öneri ile yetişiyor: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Zizek, why don't you post a comment and tell us which interpretation of your last paragraph is correct?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.guardian.co.uk/commentisfree/story/0,,2197161,00.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Turkey is a thorn in the side of a cosy western consensus, Slavoj Žižek, the Guardian&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;1&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Kouchner, bakanlık teklifini kabul ettiği için Sosyalist Parti'den &lt;/span&gt;&lt;a style="color: rgb(153, 153, 153);" href="http://www.economist.com/world/europe/displaystory.cfm?story_id=9226982"&gt;ihraç edilmişti&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Kouchner, buna ilişkin eleştirileri, söylemek istediğinin askerî müdahale yandaşlığı olmadığı, çözüm yolunun diplomasi, diplomasi ve daha çok diplomasiden geçtiğine inandığını savunarak karşılamıştı. Ama nükleer programıyla hiçbir uluslararası anlaşma ve yasayı çiğnemekte olmayan (en azından bu "diplomasi" isteği ve tehdidi bir iki yıl önce başladığında böyleydi) İran'a  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(153, 153, 153);"&gt;"ama biz sana güvenmiyor ve inanmıyoruz, sen bizim gibi bu güzel insan haklarını icad etmiş muhteşem bir medeniyetten gelmiyorsun ve bize hesap vermek zorundasın"&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt; demenin Žižek'in metninde nereye oturduğunu da Sosyalist John'a sormaya gerek yok herhalde.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-122901754088942057?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/122901754088942057/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/iek-ve-okuyucular.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/122901754088942057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/122901754088942057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/iek-ve-okuyucular.html' title='Žižek ve okuyucuları'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-4907977473949485271</id><published>2007-10-12T22:23:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:01.622+02:00</updated><title type='text'>dink ve seropyan</title><content type='html'>&lt;center&gt;&lt;a href="http://farm2.static.flickr.com/1204/1402190856_3dab0a3030_b.jpg" rel="lightbox[dink]" title="Fethiye Çetin basın açıklaması yapıyor"&gt;&lt;img src="http://farm2.static.flickr.com/1204/1402190856_3dab0a3030.jpg?v=0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/1402190856/in/set-72157602339097024/" target="_blank"&gt;&gt; Flickr&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;İlki 18 Temmuz'da yapılmıştı, dünkü duruşmada da karara varıldı: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Arat Dink&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sarkis Seropyan&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hrant Dink'in 1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelemesi nedeniyle ceza aldığını -Agos gazetesi olarak- haber yaptıkları için &lt;/span&gt;1 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkeme çıkışında &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Fethiye Çetin&lt;/span&gt; bunun altını, haklı olarak, ısrarla çizdi: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bir şeyin haberini verdikleri için&lt;/span&gt; ceza aldı bu insanlar! Temyize gidiliyor tabii, ama Türkiye vatandaşı Ermenileri ve diğer azınlıkları "yabancılar" olarak adlandıran bir Yargıtay'a sahibiz biz; cezayı belki de ancak "az buldukları" için bozarlar. Ecnebiler buna &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"a travesty of justice"&lt;/span&gt; diyor, Türkçesini de siz bulun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-4907977473949485271?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/4907977473949485271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/dink-ve-seropyan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4907977473949485271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/4907977473949485271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/dink-ve-seropyan.html' title='dink ve seropyan'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-8654971971911889741</id><published>2007-10-07T12:00:00.009+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:50.207+02:00</updated><title type='text'>yükselen küresel ırkçı hareketlerin bir uzantısı olarak Hrant Dink cinayetinin yeniden değerlendirilmesi</title><content type='html'>&lt;div&gt;&gt; &lt;a href="http://www.flickr.com/photos/farukahmet/sets/72157602301828815/" target="_blank"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; Flickr&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; set&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="padding-top: 4px;"&gt;&lt;center&gt;&lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2176/1499363680_50cb00296e.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="Amanoel"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2176/1499363680_50cb00296e_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2092/1498502951_d450390b40.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="F.a © Nükhet Amanoel"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2092/1498502951_d450390b40_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2213/1499354700_5f93a54c09.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="N ve İ"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2213/1499354700_5f93a54c09_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2186/1498473247_f072b99365.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="Zeynep"&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2186/1498473247_f072b99365_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm1.static.flickr.com/221/1498443121_88944a96bf.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="İmge"&gt;&lt;img src="http://farm1.static.flickr.com/221/1498443121_88944a96bf_s.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;a href="http://farm1.static.flickr.com/213/1499314444_a0971d43a1.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="Döviz"&gt;&lt;img src="http://farm1.static.flickr.com/213/1499314444_a0971d43a1_s.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;/center&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;6 Ekim / İletişim Yayınları'nda &lt;/span&gt;&lt;i style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;"Yükselen Küresel Irkçı Hareketlerin Bir Uzantısı Olarak &lt;b&gt;Hrant Dink Cinayeti&lt;/b&gt;nin Yeniden Değerlendirilmesi"&lt;/i&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;  paneli öncesi ve sonrasından portreler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarımda başlayacaktı &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2047/1534440894_7e95d08f24.jpg?v=0" rel="lightbox" title="Panel Afişi"&gt;panel&lt;/a&gt;, ama gösterilecek belgesel ya yolda kaybolmuş, ya yönetmeni izin vermemiş yahut kimbilir başka ne olmuştu; düzenleyenler de bilmiyordu ne olduğunu ve böylece herhalde 1 saat geç başladık. Agos yazarı &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Markar Esayan&lt;/span&gt; konuştu ilkin; temel olarak "vatan sevgisinin" ve dolayısıyla milliyetçiliğin nasıl icad edilmiş bir şey olduğundan&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;¹&lt;/span&gt;, milliyetçiliğin hiçbir türevinden hazzedilmemesi gerektiğinden ve Boğaz kıyılarının hiç de dünyanın en güzel yerleri olduğunu düşünmediğinden bahsetti: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Dünyanın her yeri güzeldir, Peru da güzeldir eminim, orada da yaşayabilirim"&lt;/span&gt;. Çok sıkıntılı görünüyordu &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2222/1499328562_795b2a5d83.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="Ömer Laçiner ve Markar Esayan"&gt;Esayan&lt;/a&gt;; Hrant'ın katlinden sonra hepimizin olması gerektiği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span id="fullpost"&gt;Sırasını karıştırdım şimdi: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Ömer Laçiner &lt;/span&gt;mi konuştu önce, &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2396/1499320158_7ad23d9818.jpg?v=0" rel="lightbox[mak20]" title="Turgut Tarhanlı"&gt;Turgut Tarhanlı&lt;/a&gt; mı? Turgut Tarhanlı yazıları gibiydi ama: Teknik. Bilhassa internet üzerinde iyice palazlanan milliyetçi eşekarısı yuvalarından ve bunlarla nasıl baş edilebileceğinden konuştu ve AİHM ile ilgili soruları cevapladı daha çok. O konuşurken ve mütemadiyen "aslında bir şeyler yapılabileceğinden, bunun o kadar da zor olmadığından" bahsederken aklımda belirip duran şeyi sonlara doğru &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Perihan Mağden&lt;/span&gt; dillendirdi: &lt;i&gt;"Siz de yapabilirsiniz bunları meselâ, hem know-how'ınız da var"&lt;/i&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ömer Laçiner&lt;/b&gt;, Ömer Laçiner gibi konuştu. Temel olarak içinde sürüklendiğimiz bu akışa biraz yukarıdan bakmayı önerdi: Birkaç on yıldır süren, biraz da fazlaca uzayan bir milliyetçi kabarma içindeydik. Bu da geçecekti, önemli olan onun sonrasını düşünmek ve ona hazırlanmaktı ve hesap vermesi gereken bizler değil, "onlar"dı --milliyetçiler. Bir yerde de bizim entelektüellerimiz arasında Nietzsche ve meselâ Heidegger'den alıntılar yaparak konuşmanın nasıl moda olduğunu, halbuki bu gibi insanların zamanında hangi faşist fikriyat ve oluşumlarla elele kolkola olduğunu bilmemiz, unutmamamız gerektiğini söyleyiverdi. Panel çıkışında İmge -kabaca-, en azından bu iki filozof özelinde konuşursak, onların yüksek felsefe düzeyinde tartıştıkları ve söyledikleriyle, bu söylenenlerin avamdaki yansımalarının -ki bu yansıma bir tür düşünsel "yozlaşma" demekti- sonuçları arasında bu denli doğrudan bir ilişki kurulmasının yanlış olduğunu söyledi. Bir örnek olarak, Darwin'in evrim teorisinin sosyolojik alanda önünü açtığı, &lt;i&gt;"Güçlü olan yaşamayı hak eder"&lt;/i&gt; düsturlu faşist hareketle, salt bilimsel bir teori olarak Evrim fikrinin birebir bağdaştırılmasının abartılı olduğunun savunulabileceğini gösterdim ben de. Ancak, böyle bir savununun yapılabileceğini söyledim yalnızca ben; yoksa bundan gittikçe daha fazla şüphe duyuyorum&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;²&lt;/span&gt; --ama başka bir yazının konusu bu.&lt;br /&gt;---------------&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;1&lt;/span&gt; "...önce milliyetçilik fikrini ve onun serada büyütülmüş hali olan milliyetçiliği tartışmak istiyorum" ,&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Edward Said&lt;/span&gt;, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Entelektüel &lt;/span&gt;s41&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;2&lt;/span&gt; bkz. bazı vurgularına tamamen katılmasam da &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nuray Mert&lt;/span&gt;'in &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=235240&amp;amp;tarih=09/10/2007" target="_blank"&gt;haklı yazısı&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-8654971971911889741?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/8654971971911889741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/makara-20-iletiim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8654971971911889741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/8654971971911889741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/makara-20-iletiim.html' title='yükselen küresel ırkçı hareketlerin bir uzantısı olarak Hrant Dink cinayetinin yeniden değerlendirilmesi'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm3.static.flickr.com/2176/1499363680_50cb00296e_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22949217.post-1204718374729809109</id><published>2007-10-06T01:29:00.023+03:00</published><updated>2010-02-28T23:12:58.098+02:00</updated><title type='text'>iran</title><content type='html'>Lisedeki bir tarih dersini hatırlıyorum. Sıkı Kemalist hocamız bize şöyle bir soru sormuştu: "&lt;i&gt;İhtilâl&lt;/i&gt; ile &lt;i&gt;Devrim&lt;/i&gt; arasındaki fark nedir?". Ben kalkıp "Bir fark yok, ikisi de aynı şey" demiştim; yanlışmış halbuki. Dediğine göre ikisi de bir ülkenin rejimini değiştirmeye yönelik hareketler olsa da çok büyük bir fark vardı aralarında: &lt;i&gt;İhtilâl&lt;/i&gt; o ülkeyi ileri götürürdü, &lt;i&gt;Devrim&lt;/i&gt; ise irticâydı, yani istikâmeti ters çevirirdi. O zamanlar şimdikinden bile cahil olduğumdan kafam karışmış, "Ama kime, neye göre geri? Buna nasıl karar verilir?" diye sormuştum sıra arkadaşım Ş.'ye. Hocamız bu iddiasını Rus Bolşevik &lt;i&gt;Devrim&lt;/i&gt;ini ve İran İslâm &lt;i&gt;Devrim&lt;/i&gt;ini örnek göstererek destekliyordu; bu iki bahtsız ülke, herhalde Tanrı onları Yüce Önder Atatürk gibi biriyle ödüllendirmemiş bulunduğundan, Türk &lt;i&gt;İhtilâl&lt;/i&gt;i gibi ilerici bir hareket yerine ancak böyle irticaî hareketlere sahip olabilmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm4.static.flickr.com/3275/2551615613_b470f4baf1_o.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi oturmuş, &lt;a href="http://tarihokuma.blogspot.com/" target="_blank"&gt;GTO&lt;/a&gt;'da yapacağımız İran Devrimi sunumu için hazırlık olsun diye yıllardır kitaplığımdan bana bakan ama bir türlü okuyamadığım &lt;a href="http://loosavor.org/2006/05/ryszard_kapuciskis_shah_of_sha_1.html" target="_blank"&gt;&lt;i&gt;Şahların Şahı&lt;/i&gt;&lt;/a&gt; kitabını okurken bu anıyı düşünüyorum. Pek çok diğer şey gibi İran da, onun &lt;i&gt;Devrim&lt;/i&gt;'i de, bizler için tarih olarak çok yakın, mekân olarak çok yakın, ama zihin olarak çok uzak, muğlak ve kötücül kılındı her zaman. "Zihnî uzaklık" deyince bir &lt;a href="http://www.darklyrics.com/lyrics/queensryche/tribe.html#8" target="_blank"&gt;şarkıyı&lt;/a&gt; anımsıyorum hemen:&lt;span id="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;&lt;object width="570" height="40"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=6899&amp;amp;style=metal"&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=6899&amp;amp;style=metal" allowscriptaccess="always" wmode="window" width="570" height="40"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-left: 0px dashed gray; padding-left: 40px;"&gt;orada uzanır gördük onları,&lt;br /&gt;kolları birbirine sarılı,&lt;br /&gt;korkularının ve&lt;br /&gt;zihinlerimiz arasındaki uzaklığın&lt;br /&gt;arasından bakıyorlardı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu şarkı &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Abu_Ghraib_torture_and_prisoner_abuse" target="_blank"&gt;Ebu Garib&lt;/a&gt; hakkında, ama zihinler arası uzaklık baki kaldıkça sözlerin nesnesini istediğiniz kişilere ve ülkelere kaydırabilirsiniz. Hocamın İran'ı ve onu simgeleyen her şeyi müstehzî bir kolaycılıkla yaftalayıvermesi de aslen bu açıdan korkutucudur; istedikten sonra her türlü edime ve fikre mantıksal bir kılıf uydurabiliriz, ama asıl sorunun bu olmadığını anladığımızda -hiç anlarsak eğer- genelde çok geçtir. Kubrick şöyle diyor bir röportajında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;I think we tend to be a bit hypocritical about ourselves. We find it very easy not to see our own faults, and I don't just mean minor faults. I suspect there have been very few people who have done serious wrong who have not rationalized away what they've done, shifting the blame to those they have injured. We are capable of the greatest good and the greatest evil, and the problem is that we often can't distinguish between them when it suits our purpose.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kitaba gelince... &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Kapuscinski" target="_blank"&gt;Ryszard Kapuscinski&lt;/a&gt;'yi tanımıyordum. Dili, anlatışı ve her satıra sinmiş hüznünün imâ ettiği diğerkâmlığı beni etkileyince biraz araştırma yaptım. Kapuscinski tamı tamına 27 (yirmi yedi!) devrim ve darbeye tanık olmuş ve bu tanıklıklarını aktardığı yazılarıyla öyle ünlenmiş ki ölümünü takiben "Dünyanın tercümanı", "Çağımızın Herodot'u" ya da "Dünyanın en büyük muhabiri" gibi sıfatlarla anılmış. Kitapta asıl olarak Devrim öncesi ve sonrasında çekilmiş bazı fotoğraflardan yola çıkarak, yarı-kurmaca bir dille, ansiklopedik metinlerde kolayca kaybolan ama olayların vuku bulmasında tek tek kişi ve olgulardan belki daha derin etkileri bulunan ruhî iklimi anlatıyor. 2500 yıldır süregiden kesintisiz bir monarşiden malum molla devrimine giden yolda olanları okudukça insanın Fars ülkesi halkına acımaması, sempati duymaması ve nihayet niye böyle olduğunu daha iyi anlamaması imkansız. Uzunca bir alıntı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Son iki hanedan tahta çıkmak, tahtı elde etmek uğruna pek çok masum insanın kanını akıttı. &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Kerman#History" target="_blank"&gt;Kerman&lt;/a&gt; şehrinin istisnasız- tüm halkının öldürülmesini, gözlerinin oyulmasını emreden Ağa Muhammed Han'ı düşünün. Pretorlar gayretle işe girişmişlerdi. Şehrin sakinlerini sıraya dizmiş, büyüklerin başlarını kesmiş ve çocukların gözlerini oymuşlardı. Sonunda pretorlar düzenli aralıklarla mola vermelerine rağmen, kılıçlarını ya da bıçaklarını kullanamayacak kadar yorgun düşmüşlerdi. Halkın geri kalan kısmı hayatlarının ve gözlerinin kurtulmasını yalnızca bu yorgunluğa borçludurlar. Gözleri oyulmuş çocuklar daha sonra geçit töreniyle şehri terk ettiler. Bazıları kırlarda dolaşırken yollarını kaybettiler, çöle dalıp susuzluktan öldüler. Bazıları ise, insan bulunan bölgelere ulaşıp Kermanlılar'ın katli hakkında şarkılar söyleyerek yiyecek dilenmeye başladılar. O günlerde haberlerin yayılması zaman aldığından, onlarla karşılaşan halk çınlayan kılıçlar ve kesilip düşen başlar üstüne ağıtlar söyleyen çıplak ayaklı, kör edilmiş çocukların korosunu duyunca şok geçirdiler. Böyle gaddarca bir cezayı hakketmek için Kerman'ın ne suç işlediğini sordular. Çocuklar bu soruya cevap olarak işlenen suç hakkında ağıtlarında şunları söylediler: Babalarımız sabık Şah'ı barındırmış olduğundan yeni Şah onları affedemezdi. Gözleri oyulmuş çocukların geçit töreninin manzarası büyük merhamet uyandırır, halk onlara yiyecek verir; ancak serserilere dikkatle, hatta gizlice yemek verilmelidir, çünkü Şah tarafından cezalandırılıp gözleri oyulmuş küçük çocuklar son derece aktif türden bir muhalefet oluşturur ve muhalefeti destekleyen herkes de en yüksek cezaya çarptırılır. Görebilen çocuklar körlere kılavuzluk etmek için bu geçit törenine katılırlar. Sonra birlikte dolaşır, yiyecek arar ve soğuktan korunmaya çalışırlar, ayrıca Kerman'ın yok edilmesiyle ilgili rivayeti en uzak köylere kadar taşırlar.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra bunu bir kenara bırakıp daha 32 yaşındayken, çocuk dolu bir okul otobüsüne çarpmamak için direksiyonu kıran, arabasının ön camından fırlayan ve boynu kırılarak ölen güzelim &lt;a href="http://farm3.static.flickr.com/2408/1514260174_7b85a52ea3.jpg?v=0" rel="lightbox[iran]" title="Füruğ-i Ferruhzâd"&gt;Füruğ&lt;/a&gt;'u düşünüyorum. Ülkesinin hüznüyle onunki arasında var mıydı bir alâka? Şah döneminde yaşadı ve bir askerdi babası. 17 yaşındayken mi evlendirilmişti? Biricik oğlunu bir daha görememe pahasına da olsa boşandı kocasından sonunda ve "Ali'ye Bir Gün Annesi Dedi ki:" şiirinde şunları yazdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="border-left: 0px dashed gray; padding-left: 40px;"&gt;Bir dünya&lt;br /&gt;göbek atılan, dalkavukluk yapılan&lt;br /&gt;evcilik oynanan, namus davası güdülen&lt;br /&gt;ve sokaklarda avare avare dolaşılan&lt;br /&gt;kara çadırlı birinin arapça okumasından zevk almak&lt;br /&gt;seher vakitlerinin dünyası&lt;br /&gt;Tophâne'de&lt;br /&gt;idam seyretmek&lt;br /&gt;geceyarıları&lt;br /&gt;Ağa Bâlâ Hân'ın hikayesini hatırlayıp ağlamak&lt;br /&gt;ağaların sokaklarda dolaştığı her zaman&lt;br /&gt;ve hanımlarının da peşinden geldiği [...]&lt;br /&gt;bu hastalık, pislik, kurtlarla dolu torbadan&lt;br /&gt;götürüyor, alıp götürüyor&lt;br /&gt;göğün temiz, saf sularına götürüyor&lt;br /&gt;götürüyor Samanyolu'na&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir de aşağıdaki video var. Zerdüşt'ten Ali'ye, Hayyam'dan Hafız'a ve oradan Ferruhzâd'a, oradan &lt;a href="http://burkinafasafiso.com/2005/12/03/dunyanin-en-devrimci-baligi/" target="_blank"&gt;Behrengi&lt;/a&gt;'ye, oradan Şeriati'ye ve &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Behzad" target="_blank"&gt;Behzad&lt;/a&gt;'a, İran son bir yıldır beni gittikçe daha da büyüleyen bir şey oldu çıktı. Vaciplikten geçti artık, Isfahan'ı görmek farz oldu.&lt;br /&gt;&lt;object width="569" height="320"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=814808&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1"&gt;&lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=814808&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=0&amp;amp;show_portrait=0&amp;amp;color=ffffff&amp;amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="569" height="320"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&gt; &lt;a href="http://vimeo.com/814808"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22949217-1204718374729809109?l=farukahmet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://farukahmet.blogspot.com/feeds/1204718374729809109/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/iran.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1204718374729809109'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22949217/posts/default/1204718374729809109'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://farukahmet.blogspot.com/2007/10/iran.html' title='iran'/><author><name>Faruk Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09511692206602369610</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_8eEYMwnjd0w/S94YeKMCm8I/AAAAAAAABZw/nHqpiLIZ_eU/S220/swp_blok_bigger.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
