B. için
Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz yoktunuz.
Asaf
Ne dersin? diyorum Ş’ye: O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım! Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi! Diğerlerinin içinde çözünecek ve artık tanınmaz olacaklar, artık ona ait olmayacaklar. Şimdi nasıl onun yüzünü anımsayamıyorsam artık, ona yazdıklarımı da ayırt edemeyeceğim bir zaman sonra; seslerden bir ses, anlardan bir an yalnızca. Sözlerimiz tükeniyor, zaman nasıl suyunu çekiyorsa, suratlarımızdaki etler nasıl toprağa karışıp kaynağına dönüyorsa, yazdıklarımla vücûd verdiğim bu yalanı da yazılar içre gömeceğim ki ait olmadığı gövdelere kanser olmaktansa, sağlıklıca çürüsün. Ne dersin?
Belli ki söyleyecekleri hazır [ söyleyecekleri hep hazırdır ], ama sinirinden dudaklarını ısırıyor ve birkaç saniye susuyor konuşmadan önce. Söylediklerimi arabesk bulduğunu biliyorum [ bu hep böyle ] ama bu kadarı da fazla: ipini koparmış bir it değil benimki, onu ben saldım; evet, ipini kendi ellerimle çözdüm onun.
Bir şey demem gerekip gerekmediğinden bile emin değilim aslında, diyor Ş, bir nefes alıyor. Aslında farkındasın zaten durumun. Raftan, yazılıp doldurulmuşlarından bir defteri alıyor ve açıp okumaya başlıyor:
Ne yaparsan yap, günün sonunda şu yatağa hep yalnız uzanacaksın; uykuya dalmak için akuzmatik seslere senin ihtiyacın olacak ve gün ışıyıp uyandığında da yanında birini bulacak değilsin. Yalnız kalkacaksın o yataktan hep ve yastıkta gördüğün bütün saçlar yalnız sana ait olacak. Evden yalnız çıkacak ve yalnız döneceksin o eve; yolda seninle kimse yürüyor olmayacak, kimse dönüşünü bekliyor olmayacak. Sen birilerini ne denli sevsen de, kendinle ne kadar mücadele etsen de, bu cenkden galip çıksan bile, sevgini dünyevîlikten ne kadar kurtarmış olsan, bir ufak vefâya karşılık her şeyi affetme isteğiyle yanıp tutuşsan bile; kimse bunları görmeyecek, duymayacak, bilmeyecek, bilmek istemeyecek ve sen ancak kendi kendine anlatacaksın bunları... çünkü yalnız olacak, ve öyle kalacaksın.
Hissetmiyor musun? Karanlık elle tutulur hale geliyor gittikçe, ama bu sana korku değil bir güç veriyor daha çok. “Yalnızlıkla karanlıktaki o yücelik, o mistik yön!” . Duymuyor musun?
Bu nedir Allahaşkına? diyor sinirli sinirli, bunları yazarken utandığını biliyorum: sen de nefret ediyorsun kendi arabeskliğinden. Bir de şimdi bunları ve daha fazlasını yazılara gömeceğim diyorsun! Ne gömmesi: yapacağın tek şey bunları çoğaltmak olacak, farkında değilsin. Benim saydığım Faruk bu değil!
- Saydığın değil ama sevdiğin Faruk tam da bu,
diyorum.
“Çelişki dolu olmasam, dengesizliklerimle seni şaşırtamasam, yine böyle sever miydin sanki beni?”
Duraksayıp,
- Belki.
diyor.
“Ama her şeyin de bir sınırı var! Nefret ettiğin her özelliği zorla kendine yükleyerek bir tür Dostoyevski kahramanına dönüştüğünü filan mı hayal ediyorsun? Kendini çirkin bir Prens Mişkin mi sanıyorsun? Ne bir azizsin sen, ne de bir budala. Hem, çirkin de sayılmazsın, neden bundaki ısrarın? Neden çirkinlikle bozdun kafayı?”
Senin için konuşmak kolay, Ş. hanım; senin omuzlarına kıvrılarak dökülen kuzgunî saçların, etkileyiciliklerini bildiğin için kapaklarını çok az kırparak hep daha fazla sergilediğin firûze gözlerin var. Seninkiler de yeşil, diyorsun bana ve onları aslında ah ne kadar da hoş bulduğunu anlatıyorsun uzun uzun. Senden önce bir başkası daha söylemişti bunları ve anısı acıtıyor beni; hoş, bilmiyor da değilsin ya: bahsin sonunu getirmemen de zaten bundan. Diyorum size: gaddarlığın bu kadarına çocuklarla kadınlarda rast gelinir ancak.
Senin için kolay, Ş. hanım! Sen güzelliğe prim vermezsin, gerçekten umursamazsın güzelliği; ama bu lâkaytlığının, ona zaten hep sahip olmuş olmaktan gelmediğine inandırabilir misin beni?
Ne dersen de! diyorum sana: O'na ait her kelâmı parçalayıp dağıtacağım! Limeler halinde farklı yazılara gömeceğim vaktiyle ona yazmış olduğum her şeyi. Ne dersen de.


0 yorum: